Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

İFADE ÖZGÜR(SÜZ)LÜĞÜ, YARGI(SIZLIK) VE HUKUK(SUZLUK)-1/TEMEL DEMİRER
Temel Demirer

NEWROZ



 

“Buradaki adaletsizlik

neredeyse kusursuz!

Yanlış insanlar açlık çekiyor,

yanlış insanlar seviliyor,

yanlış insanlar ölüyor!”[2]

“İfade Özgürlüğü, Yargı ve Hukuk” başlıklı oturumda, hiç istemesem de, “İfade Özgür(süz)lüğü, Yargı(sızlık) ve Hukuk(suzluk)”tan bahsetmek zorundayım.

Keşke böyle olmasaydı!

Ama böyle…

Böyle, çünkü hepimiz, görüşlerini, resmi ideolojiye aldırmadan, özgürce ve oto sansüre de kurban etmeyerek ifade ettiği için hukuksuzluğun her türlüsüne maruz kalmış bir İsmail Beşikçi örneğiyle yüz yüzeyiz…

Evet, evet abartmıyorum: Coğrafyamızda her ifade özgür(süz)lüğü, yargı(sızlık), hukuk(suzluk) meselesinde İsmail Beşikçi örneğinden türevler bulabilirsiniz…

Çünkü Beşikçi Hoca(mız) rejimin turnusol kâğıdıdır…

O, “Kanla, irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti/ Cehennemler kudursa ölmez nigahbanıyız!” diye haykıran inkârcı resmi ideoloji karşısında diz çökmeyen, teslim olmayan, “üç maymunlar”ı oynamayı reddeden, dik duran bir organik aydın olarak, rejimin ve hukuk(suzluk) söylencelerinin turnusol kâğıdıdır…

Onun öğrencilerinden -ve hemşehrisi olmaktan da-, müthiş onur duyan birisi olarak Türkiye’de formel burjuva hukukunu konuşmanın bile abes olduğunu düşünüyorum.

“Neden” mi?

Gayet basit: Hepimize Özdemir Asaf’ın, “İnsansız adalet olmaz/ Adaletsiz insan olur mu?/ Olur, olmaz olur mu!/ Ama, olmaz olsun!” dizelerini ya da Euripides’in, “Madem haksızlık hakseverliğe ağır basacak, o zaman inanmayalım tanrılara,” sözlerini anımsatan Türk(iye) hukuk(suzluğ)unun ne olduğunu, ‘İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) ‘2010 Türkiye İnsan Hakları İhlâlleri Raporu’ndaki verilerde görebilirsiniz.

Aslı sorulursa bu veriler bile, sözün bittiği yerde olduğumuzu, yani düşünmenin, konuşmanın yasaklanıp, hukuksuzluğun ayyuka çıktığı bir yerde olduğumuzun göstergeleridir…

Evet Dilek Kurban’ın ifadesiyle, “Türkiye temel hakların ihlâl edildiği bir ülke”dir.

Rejimin sahibi bir tekelci-kapitalistin, Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı’nın bile, “Daha hızlı hukuka ihtiyaç var,” demek zorunda kaldığı koordinatları, yüzlerce yıl öncesinden Ziya Paşa’nın, “Kadı ola davacı ve muhzır [mübaşir] dahi şahit/ Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet?” beyiti anlatmaktadır…

Özgürlükleri gasp eden Türk(iye) hukuk(suzluğ)u açısından, TSK damgalı “askeri vesayet” diye anılan evre ile yine AKP damgalı “polis devleti otoritaryanizmi” arasında yapısal hiçbir fark yoktur…

“Hukukun üstünlüğü” sadece soyut bir retorikken, üstünlerin (yani üsttekilerin) hukuk alttakilerin ensesinde boza pişirmeye devam etmektedir!

Gelen gideni aratırmış derler ya. Neredeyse “eskisini” arayacağız? Hani Şemdinli Savcısını avukatlık bile yapamayacak biçimde meslekten men ederek bombayı soruşturduğuna soruşturacağına pişman eden o “eskisini”... 12 Eylül’ün silme hukuksuzluğu ve idamlarını olmasa bile ‘90’ların faili meçhuller “hukukunu”.. JİTEM katliamlarına onay veren “duymadık, görmedik, bilmiyoruz”, “hukukunu”..

Şakası bir yana, HSYK’nın yapısını ve üyelerinin seçim formatını “üstünlerin hukuku”na son verip “hukukun üstünlüğünü tesis etmek için” değiştirmemiş miydik? Bir de “mezhep eli”ni hukukun içinden çekip almak için? Öyle dememiş miydi Başbakan?

Eee, şimdi bu ne hâl? Bırakalım balyozu malyozu, Ahmet’le Nedim’i de “yardımcılık”tan suçlayan soruşturmacılar için güllük gülistanlık her şey, belli. Ama Deniz Feneri’ni soruşturanlar neredeyse Şemdinli Savcısı’na döndürüleceklerdi! Tümü görevden alındılar. Oysa Balyoz vb. savcıları sabahın köründe gözaltılarla soruştururlarken, Ahmet’le Nedim’in savcısı daha yayımlanmamış kitabı bilgisayar ortamında bile silip yok ederken, Deniz Feneri savcıları zanlılara ne izzet ikramda bulunmuşlardı! Hayranlarla fotoğraf çektirmeler, uçaklarda eşleriyle birlikte seyahatler..

Sanki bu “yeni hukuk”ta bir tarafgirlik var gibi! Eskiden, kollanmak ne kelime, askerlerin yanlarına yaklaşılmazdı. Yanılıp Şemdinli Savcısı gibi yaklaşayım diyenler analarından doğduklarına pişman edilirlerdi. Şimdi beyefendiyle hocaefendiye yan bakanların vay hâline.. Ahmet’le Nedim gibi, laf eden haydi “içeri”ye! “Yakîni” olanları soruşturmaya kalkan olursa, yallah başka “göreve”!

Bu mu hak, bu mu hukuk!

Elbette değil!

Unutulmasın, halkın ekmeği olan adaleti sahiplenen hukuk ancak özgürlük vaat eder ve özgürlükleri güvence altına alırsa saygındır.

Çünkü “Halkın ekmeğidir adalet,” der Bertold Brecht bir şiirinde ve ekler:

“Bakarsınız bol olur bu ekmek/ Bakarsınız kıt./ Bakarsınız doyum olmaz tadına/ Bakarsınız berbat/ Azaldı mı ekmek, başlar açlık/ Bozuldu mu tadı, başlar hoşnutsuzluk boy atmaya.// “Ekmek her gün gerekliyse nasıl/ Adalet de gerekli her gün/ Hem o günde birçok kez gerekli/ Mademki adaletin ekmeği bu kadar önemli/ onu kim pişirmeli, dostlar söyleyin?/ Adaletin ekmeğini de/ Kendisi pişirmeli halkın/ Gündelik ekmek gibi/ Bol, pişkin, verimli.”

Adalet, yargı, hukuk!.. Bunların “hoş” ama “boş” sözler olmaması için, ister “ileri demokrasi” diye sunulsun veya başka bir niteleme ile, kapitalizmin sınıf hukuk(suzluğu)u ile, bununla hesaplaşmanın önüne dikilen resmi ideolojik zor (ve aygıtları) ile hesaplaşmak gerek…

Söz konusu hesaplaşma da düşünce ve ifade özgürlüğünün koşulsuz, vazgeçilemez gerekliliğini devreye sokar…

I) DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜR(SÜZ)LÜĞÜ

Düşünce ve ifade özgürlüğü deyince:

Tacitus’un, “Xweza, azadî daye hemû zindîyên bêziman jî/ Doğa, dilsiz bütün canlılara da özgürlük vermiştir”...

İtalyan Atasözünün, “La lingua non ha ossa ma fa ronpere il dosso/ Dilin kemiği yoktur ama insanın belini kırar”...

H. de Balzac’ın, “Düşünmek görmektir”...

Elbert Hubbart’ın, “Doğru düşünmek yaratmaktır”...

W. Goethe’nin, “Şüphesiz, düşünmek güç bir iştir.” “Önemli olanı ne kadar düşünsek azdır”... [3]

Victor Hugo’nun, “Düşünmek ışıktır”...

Demokritos’un, “Düşünmek insana üç üstünlük sağlar: iyi görmek, iyi konuşmak, iyi eylemde bulunmak”...

Thomas Carlyle’nin, “Düşünce bir kez uyandı mı, bir daha uyumaz”...

Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın, “Er geç çıkar duvarlardan,/ Düşünce içeride kalmaz”...

Oscar Wilde’ın, “Herkes benim düşünceme katılırsa, yanılmış olmaktan korkarım”...

Voltaire’in, “Düşüncelerinin karşısındayım, ama senin düşüncelerini savunma hakkını sonuna kadar destekleyeceğim”...

Rosa Luxemburg’un, “Özgürlük, ‘farklı’ düşünenler için özgürlüktür”...

John Mortimer’in, “Borsada servet yapma özgürlüğü, ifade özgürlüğünden daha çekici kılındı”...

Bertrand Russell’ın, “Düşünce özgürlüğü lehindeki temel sav, bütün inançlarımızın kuşku götürür olmasıdır.” “Düşünce özgürlüğü, ancak hükümet kendini güvende hissettiği zaman var olabilir”...

V. İ. Lenin’in, “Devlet varsa özgürlük yoktur. Özgürlük olduğunda devlet olmayacaktır”...

Hegel’in, “Özgürlük, zorunluluğun tanınmasıdır!” uyarılarının altı özenle çizilmelidir…

Çizilmelidir ki; düşünce ve ifade özgürlüğünün Türkiye’deki ihlâlleri konusundaki rezalet kavranabilsin…

Söz konusu rezalete dair, soyut sözler yerine, somut örnekleri hızla sıralamak daha yararlı olacaktır!

i) Sanatçı Pınar Sağ ile Mehmet Özcan’ın 10 ay ceza almalarının nedeni, “Tunceli’nin özgün yapısı nedeniyle suç oluşturacağı” iddiasıymış! Sağ’ın avukatı Taylan Tanay, mahkemenin gerekçesini, “Bu türkü başka bir ilde söylenseydi suç oluşturmayacaktı” sözleriyle açıkladı. Kırmızı Gül’ün İbrahim Kaypakkaya’ya, Mercan Dağları’nın da 2005’te öldürülen 17 MKP üyesine yazıldığını söyleyen Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi, bu türkülerin gençlerin örgüte katılma iradelerini güçlendireceğini savundu!

ii) Tunceli’de 2010 yılında ‘Laz Marks’ adlı oyunu sergileyen tiyatro oyuncusu Haldun Açıksözlü’ye, terör örgütü kurucuları Mazlum Doğan ve İbrahim Kaypakkaya’yı övdüğü gerekçesiyle 2 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı!

iii) Kırşehir Postası’nda çalışan gazeteci Havva Karakaya’nın Kırşehir Belediyesi’nde görevli çalışanlarla ilgili yazdığı bir haber dava konusu oldu. Karakaya’yı yazdığı haber nedeniyle 10 ay karşılığı 300 gün adli para cezasına çarptıran Kırşehir 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nden hâkim Kamuran Haydar Arslanoğlu, gazetecilik mesleğini “kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu” olarak değerlendirdi ve Karakaya’ya “375 gün gazetecilik mesleğini yapmaktan yasaklama” cezası verdi!

iv) Chuck Palahniuk’un “Ölüm Pornosu” kitabının çevirmeni Funda Uncu, Bodrum Emniyet Müdürlüğü’ne çağırılıyor, “Sen manken misin, ne diye böyle kitaplar yazıyorsun?” sorusuyla ifadesi alınıyor ve tacize uğruyor… Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan bu kitabın Türkiye PEN tarafından ayın kitabı seçildiğini anımsatayım!

v) Gülseren Aksu’nun ‘Anılarla Abdullah Öcalan- Güneşin Sofrasında’ adlı kitabına açılan davada, yazar ve kitabı yayımlayan Çetin Yayınları sahibi Abdülrezzak Güngör beraat etti. İstanbul Özel Yetkili 14. Ağır Ceza Mahkemesi kitabın basıldığı Berdan Matbaası’nın sahibi Sadık Daşdöğen’i “Terör örgütü propagandası yapmak” suçundan 1 yıl hapis cezasına çarptırdı!

vi) Ahmet Şık’ın basılmamış kitabının toplatıldığı Türkiye’de bir basılmamış kitap vakası da Ankara Sincan 1 No’lu F Tipi’nde yaşandı. TKP (ML)-TİKKO davasından hükümlü Halil Gündoğan’ın 200 sayfalık kitabının tamamı “sakıncalı” bulundu. 2005 yılında cezaevinde yazdığı “Metris’ten Munzur’a/ Bir Firarinin Öyküsü” başlıklı kitabı serbestçe okunan Gündoğan’ın kaleme aldığı kitabın ikinci cildine Cezaevi Disiplin Kurulu’nca “el konuldu”. 200 sayfalık kitabı hükümlünün mektubu olarak değerlendiren Disiplin Kurulu, İnfaz Tüzüğü’nün 123/2. maddesine göre “mektubun yok edilmesine” yönelik işlem yapılmasına karar verdi!

vii) Şık’ın basılmamış kitabına “imha”nın yankıları sürerken, garip bir kitap kararı da Sincan Cezaevi’nden çıktı. Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi Komünist Çin’in kurucusu Mao Zedung’un yazdığı 5 ciltlik ‘seçme eserler’in 1 ve 2. ciltlerini, aynı kampüsteki Kadın Kapalı Cezaevi de 2. ve 4. ciltlerini sakıncalı buldu!

İnternetin bile filtrelendiği Türkiye’de daha çok var ama somut örnekleri aktarmayı durdurup, bir parantez açalım:

Uluslararası PEN Hapisteki Yazarlar Komitesi Başkanı Marian Botsford Fraser’in, “İfade özgürlüğü bir insan hakkı sorunudur, böyle bakmak gerekir,” derken; Türkiye’de ifade özgürlüğü ve medya özgürlüğü ile ilgili durumun hâlâ kaygı verici olduğu saptamasını yapan ‘Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri’ Thomas Hammarberg’in, “Bu hakların savunulması ve eleştiriye ve karşıt görüşlere karşı hoşgörülü bir ortamın desteklenmesi için acil tedbirlere ihtiyaç vardır,” diye eklediği tabloda daha farklı düşünüp, davranmak gerek!

Örneğin İsmail Beşikçi gibi…

Evet, evet İsmail Beşikçi gibi “Düşünce ile eylem arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanmasının zamanı gelmiştir. Madem ki okumak, yazmak, düşünmek, fikir yürütmek, tümünün hayatla diyalektik ilişkisini kurma becerisini göstererek insanları etkilemek bir eylemdir, öyleyse düşünceye de artık bir suç, yazılana, çizilene, konuşulana da suç aleti olarak bakabiliriz.

Bu da yeni barbarlık çağımızın bir kazanımıdır.

Ne yapıyorsun? Düşünüyorum. Ne düşünüyorsun?

Memleketin hâllerini, yoksulların sömürülme katsayısının her gün biraz daha arttığını, heykellerin uzaya bile gidebilen teknoloji ile yıkılabileceğini, utanmanın rafa kalktığını, birilerine dokunanın yandığını, kitap yazmanın ne kadar tehlikeli bir iş hâline geldiğini, (…) Hrant’ı ölüme gönderenlerin peşine düşen Nedim’i, ‘Dokunan yanıyor arkadaşlar’ diye bağırarak, yazdığı kitabı bastıramadan Silivri’ye giden Ahmet’i, insanın yazmasa delireceğini, delirmenin de bir insanlık hâli olduğunu ve mutlaka insan olmak gerektiğini...”[4] anımsamalıyız yeniden; hukuk(suzluk)larına isyan ederek…

II) MEVCUT YARGI(SIZLIK)

Türkiye’deki mevcut hukuk(suzluk), kendini “kanun devleti” diye tanımlar.

Bu öyle bir “kanun(suzluk) devleti”dir ki, ancak ve ancak Can Yücel’in, “Kanun çalacağız diye çıkıp orta yere kanunu çaldılar yere”; F. Bacon’un, “İşkencelerin en kötüsü yasalarla işkence etmektir”; Edmund Burke’nin, “Kötü yasalar, zulmün en kötü çeşitleridirler,” sözlerindeki zihniyetle betimlenebilir!

Evet bu Türk(iye) hukuk(suzluk)uğunun yargısı(zlığı)na, yargının yürütmeye dört dörtlük bağımlılığı olarak yansır ki, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi’nin ‘Yargının Sorunları ve Çözüm Önerileri’ başlıklı raporunda, anayasanın 140/6. maddesinin, yargının idari görevlerini Adalet Bakanlığı’na bağladığına dikkat çekilerek, “Yargının bağımsızlığının ilk önce yürütme organına karşı korunması gerektiği düşünüldüğünde bu hükmün bulunduğu bir hukuk sisteminde yargının bağımsızlığından söz edilemeyeceği açıktır,” denilmesi de bundandır.

Yargının yürütmeye dört dörtlük bağımlılığının açık seçik ortada olduğu Türkiye’ye ilişkin olarak, “Yargı erkinin yargılama yaklaşımında kökten bir değişiklik olmadıkça...” diye başlıyor Avrupa Konseyi’nin İsveçli İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg, raporunun 39’uncu paragrafına...

Ve şöyle devam ediyor: “... Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu’nda şu ana kadar benimsenen yasal değişikliklerin, Türk hâkim ve savcıların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (ifade özgürlüğüyle ilgili) 10’uncu maddesine ilişkin yaptıkları benzer ihlâlleri önlemede tek başına yeterli olmadığı anlaşılmaktadır.”

Basın özgürlüğü alanındaki sorunları yerinde incelemek üzere 2011 nisan ayında Türkiye’yi ziyaret eden Hammarberg, bu sorunların önemli bir bölümünün doğrudan yargıdan kaynaklandığı görüşünde. Basın özgürlüğü raporu, bir noktadan sonra yargının zihniyetine, uygulamalarına ilişkin eleştirel bir metne dönüşüyor.

Hammarberg’ün temel eleştirilerinden biri, Türkiye’nin AİHM’in son 10 yılda verdiği ifade özgürlüğüyle ilgili kararlarına konu olan ihlâlleri durdurmak için önlem almamasıdır.

Zaten Komiser’e göre, gazetecilerin cezai takibata uğramaları ve tutuklanıp özgürlüklerinin kısıtlanması gibi tasarruflardaki artış, önemli ölçüde AİHM kararlarında tespit edilen ihlâllerin etkin bir biçimde ele alınmamış olmasından kaynaklanıyor. Bu durumdan “sistematik bir bozukluk” olarak söz ediyor Hammarberg. Bu noktada sorunun bir boyutunda yasal çerçevenin AİHM karşısındaki yetersizliği yer alıyor.

Gerçekten de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), Türkiye’yi “davaların süresinin haddinden uzun olduğu ve makul süre koşuluna uyulmadığı” gerekçesiyle bir kez daha mahkûm ettiği tabloda tutuklama yoluyla cezalandırma, Türkiye hukuk(suzluk) rejiminin ve adalet(sizlik) anlayışının özbeöz evladıdır.

Nature dergisinin 24 Şubat 2011 tarihli sayısında yer alan ‘Rights for All/ Herkes İçin Hak’ başlıklı yazısında, “Avrupa İnsan Hakları Antlaşması’na göre herkes makul bir süre içinde adil bir şekilde yargılanma hakkına sahiptir. Türk hükümetinin dünyanın gözünün bu davalarda olduğunun bilincinde olması gerekir,” denilirken; siz bakmayın Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK), “Keyfi gözaltı ve gıyabi tutuklama yapılıp mağduriyete yol açılmasın” genelgesi yayınlamasına…

Özgür Mumcu’nun ifadesiyle, “Bütün memleketi saran uzun tutukluluk dalgası, sonunda Meclis’e de vurdu. Sadece Ergenekon, Balyoz, KCK, Devrimci Karargâh davalarıyla sınırlı değil bu tutukluluk sorunu. Hüseyin Edemir’in sembolü olduğu daha birçok izahı zor tutukluluk hâli var” Türkiye’de…

Oysa... Geçerken anımsatalım: Milattan önce 454: Yeni yasaları yapmakla görevlendirilip, olağanüstü yetkilerle donatılan on kişilik heyet Atina’ya gidiyor. Solon Kanunları’nı inceliyor. Sonra ülkesi, Roma’ya dönüyor.

İzleri günümüze kadar gelen Roma Hukuku’nda 12 Levha Kanunları bundan iki bin beş yüz yıl önce Roma’da böyle hazırlanıyor. İki bin beş yüz yıl öncesinden gelen bu yasalar içinde, günümüz açısından dikkatimi çeken bir madde var.

“Mahkemeye düşmüş iki taraf, aralarında anlaşamazlarsa” şimdi dikkat, “yargıç hükmünü güneş batmadan önce verecek”. Yani kim haklı, kim haksız bir gün içinde belli olacaktır!

M.Ö 454 Roma’sında böyle olsa da XXI. Yüzyıl Türkiye’sinin AKP periyodunda durum farklıdır!

Kolay mı? Hükümet tarafından “büyük yargı reformunun başlangıcı” olarak sunulan 12 Eylül Referandumu sonrasında oluşturulan HSYK’nın icraatları ve yapılan yüksek yargı seçimleri, söylemin aksine yargının üzerindeki vesayetin kaldırılmadığını sadece vesayetin merkezinin hükümetin anlayışı lehine değiştiğini göstermektedir. Bu tartışma süreçlerinden öğrendiğimiz, iktidar içi güç odakları açısından sorunun ana halkasının vesayetin merkezinde kimin oturacağının belirlenmesi olduğudur. Yoksa anlaşıldığı kadarıyla kimsenin vesayetle bir sorunu bulunmamaktadır.

Hâkimlerin mesleğe alınmalarından, staj ve eğitimlerine kadar zaten etkili müdahale imkânlarına sahip bulunan Adalet Bakanlığı, HSYK ve Başsavcılık yetkilerini de “siyasi çevresinde” toplayınca yargı ve yürütmenin tam anlamıyla iç içe geçtiği bir tablo yaratılmıştır.

-devamedecek-

N O T L A R

[1] Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi’nin 17 Ekim 2011 tarihinde düzenlediği “Uluslararası İnsan Hakları Örgütleri ve Aydınlar İsmail Beşikçi için Ankara’da” başlıklı sempozyumun “İfade Özgürlüğü, Yargı ve Hukuk” başlıklı oturumda yapılan konuşma.

[2] John Osborne.

[3] W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.195-197.

[4] Güray Öz, “Dünyanın En Güzel Suçudur Düşünmek”, Cumhuriyet, 9 Mart 2011, s.6.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006