Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

ENTEL MAYMUN (SOYUT RESİM)/Ezeli Doğanay
Ezeli DOĞANAY

NEWROZ



 

Efendim, ben hayvanları çok severim. 90’ların başında Paris’e burslu öğrenci olarak gittim. Burslu öğrencinin eline geçen para ne olacak ki? Baktım param yetmiyor. Harçlığımı çıkarmak için başladım Paris sokaklarında kara kalem resim yapmaya, ancak bir türlü yaptığım resimler ilgi görmüyor satılmıyordu. Her geçen gün biraz daha fazla beni açlıkla tanıştırıyordu. Yine böyle açlığın bir fare gibi midemi kemirdiği günlerin birinde elimde kara kalemim, kâğıdım karşımda oturacak birisini bekliyordum. Ne gelen var ne giden. Nedense vakit de geçmek bilmiyordu. Öyle oturduğum sandalye de uyuklamaya başladım Kaba bir elin dürtmesiyle uyandım. Baktım ki otuz yaşın üzerinde hoş bir kadınla yanında yama gibi duran bir erkek. Kadın büyük bir olasılıkla İspanyol, sürekli gülümsüyor erkek ise daha çok Rus mujuklarına benziyor. Adam alçak bir şekilde;
“Resmimi yapar mısın?” Dedi.
Cümlesini bitirmesine fırsat vermeden tabii buyurun, buyurun bunun için buradayım dedim.
Adam işini garantiye almak istiyor.
“Eğer mümkünse biraz güzel olsun, seni memnun ederim” dedi.
Adama şöyle bir baktım Turhan Selçuk’un karikatürlerine benziyor. Bunun neresinden rötuş yapacağım diye düşünürken bir taraftan da açlığımı düşündüm. Tabi buyurun dedim adamı karşıma oturttum.
Başladım kalemimi kâğıt üzerinde oynatmaya. Kadın bir resme bakıyor bir adama bakıyor sonra başlıyor kıkır kıkır gülmeye. Kadın güldükçe adam kasılıyor. Açlık yorgunluk ve güneşin etkisi rahat çalışmamı engelliyor ve sanki ben kalemi değil kalem beni yönlendiriyordu. Beyaz kâğıdın üzerine attığım her çizgi kendiliğinden farklı bir şekil alıyordu. Önündeki engelleri yıkarak boş kanalların içine boşalan suların asiliği gibi kendi başına her kalem darbesi farklı bir çizgiyle buluşmak için çırpınıyordu. Resim bitti. Adam yerinden kalkarak resme baktı beyninden vurulmuşa döndü.
“Bu nedir ulan bu ne? Kimdir bu çizdiğin? Bu resmin neresi bana benziyor?”
Ne diyeceğimi şaşırdım. Resmi satmayı boş ver, açlığı yorgunluğu da unuttum. Adamın hiddetinden dayak yeme korkusu sardı ürkek yüreğimi, bir taraftan adamı sakinleştirmek bir taraftan da dayak yemekten kurtulmak için;
Üstadım lütfen kızmayın siz kaç yaşındasınız? Diye sordum.
Adam böyle bir soru beklemiyor olacak ki şaşırdı. Neden yaşını sorduğumu anlamaya çalıştı. Kaşlarını çatarak gözlerimin içine dik dik bakıp:
—Neden soruyorsun yaşımı?
—Hele siz bir söyleyin bakın sorun kendiliğinden çözülür.
Adam sinirli, sinirli:
—Elli yaşımdayım ne olacak!
—Ha işte tamam benim yaptığım bu resim sizin on yıl sonraki resminizdir.
Adam öyle bir kızdı ki üstünde oturduğum tabureye bir tekme attı. Kadının araya girmesiyle az buçuk sakinleşti sonra kadının bileğinden tuttuğu gibi sağa sola tükürükler yağdırarak paramı da vermeden gözden kayboldu. Yine eli boş ve aç bir şekilde eve geri döndüm.
Bir türlü yaptığım resimler satılmıyor dolayısıyla günlerce yarı aç yarı tok yattığımı hatırlarım. Kaldığım bina eski Fransız mimarisi ile yapılmış oldukça eski bir binaydı. Oturduğum dairenin karşısında Lümpen adını verdiği bir maymunu dışında kimi kimsesi olmayan yaşlı bir Fransız yaşardı.
Yaşı yetmişi aşkındı çok zor hareket edebiliyordu yürüyecek durumda değildi. Her sabah kapımı çalardı. Kendisine Le Monde gazetesini almamı isterdi. Bazen de kendisi için alış veriş yapardım. Bu hizmetimin karşılığında bana lafı bile olmaz biraz harçlık verirdi. Ona her gazete alışımda beni evine davet eder o yaşlı haliyle kahve yapmaya çalışırdı. Bırakmazdım. Kalkardım mutfağa geçerdim hem ona hem kendime kahve pişirirdim. Beni çok severdi çok iyi arkadaş olmuştuk. Lümpen ile dostluğumuz oldukça ilerlemişti. Luis Aragon’un şiirlerinin çoğunu ezbere biliyordu. Bana sürekli onun şiirlerini okurdu. Ne kadar da ince ruhluydu. Yaşadığım koşullardan dolayı üzerime serpilmiş ölü toprağını eşeleyerek bana şiiri sevdirdi. Benim Mezopotamyalı olduğumu bildiğinden. Bana okuduğu Aragon’un şiirleri arasında özellikle Mezopotamya adı geçtiği için “mobilyalı oda” adlı şiiri sindirerek okurdu.

mobilyalı oda

unıvers oteli ile averyon oteli
metro geçiyor pencereden
toprak gözlü kız orada kavuşacak belki de bana
kalbim
gördüğünüz vakit ne diyeceğiz ona
tatlım say çiçekleri duvarı çiçeklerle say
kalbim nadasa alınmış tarla
dikkat
pek sağlam değil merdiven
niçin bir çoban kızı değilsin sen?
aşıkları Mezopotamyaya götüren

Alman Nazilerine karşı partizan gruplar halinde nasıl karşı koyduğunu uzun uzun anlatırdı. Kaç sefer sorduysam bir türlü bana çoluk çocuğunu anlatmadı. Karısı, kızı, oğlu veya herhangi bir yakını var mıydı yok muydu bir türlü öğrenemedim. Jozef Stalin’i çok severdi. İkinci paylaşım savaşında Faşist Alman ordularını yenilgiye uğrattığı için dünyanın kurtarıcısı gözü ile ona bakardı. Bir ara bu resim çalışmalarım yoğunluğunda nasıl olduysa farkına vardım ki yaşlı Fransız dostum iki gündür kapımı çalmıyor. Ben gittim kapısını çaldım. Ses seda yok. Lümpenin yakarma sesleri var. Polise haber verdim. Gelip kapıyı kırarak açtılar. Kapının açılmasıyla ortalığa kötü bir koku yayıldı. Polislerin arkasından içeri girdim Lümpen hemen kucağıma atladı. Ambulans geldi Pier amcanın cesedini hastaneye kaldırdılar. Polisler komşusu olduğum için “Herhangi bir rahatsızlığının olup olmadığını” sordular, ben de vardı dedim. Yürüyemiyordu günlük gazetesini bazen de diğer alış verişini ben yapardım dedim. Ayrıca bu hayvanda benim öğrenci olduğum için genellikle evde bulunmuyorum çoğunlukla ona bırakırdım böylece oyalanırdı can sıkıntısını giderirdi bu hayvanla. Sizde görüyorsunuz ki maymun beni hemen tanıdı. Böyle küçük bir yalan uydurmuştum. Aslında neden bu yalanı söyleme gereği duydum o an pek anlayamadım ancak şu anda düşünüyorum da iyi ki öyle söylemişim. Eğer Lümpeni polislere bıraksaydım onu hayvanat bahçesine bırakırlardı. Dünyamız da Fransa’da ilk hayvan ressamdan yoksun ve habersiz kalacaktı. Böylesine yetenekli bir deha yitip gidecekti. Polisler ifademi aldıktan sonra teşekkür edip gittiler. Bir taraftan da bu davranışımdan dolayı utanmaya ve pişmanlık duymaya başladım.

Çünkü Onkel Pier Lümpene çok iyi bakıyordu. Lümpenin yediklerini değil yemem düşünemiyordum bile. Ona çeşit çeşit muzlar aldırırdı (onu çok iyi besliyordu.) Artık hayvancağız benimle birlikte açlığa talim edecekti. Böylesi aç kaldığımız günlerin birinde çok güzel bir Eiffel Kulesi resmi yaptım. Yaptığım tabloya kendim bin Fransız Frangına satarım diye değer biçiyordum. Tabloyu kulenin önüne koysan aslından daha güzel ve canlı duruyordu. Açlıktan olacak ki daha yağlı boyalar kurumadan tabloyu bisikletimin arkasına yerleştirdim. Lümpeni de arkama alarak ressamlar sokağına doğru bisikletimin pedalını hızlı bir şekilde çevirmeye başladım. Hemen gidip bin ya da bin beş yüz frangımı alıp geleyim diye sabırsızlanıyordum.

Aksilik bu ya tam ressamlar sokağına dönecektim ki sokak başında kaza yaptım. Bisikletimle birlikte duvara çarptım. Lümpen omuzlarımdan boyası henüz kurumamış tablonun üzerine düştü. Islak tablo Lümpenin fırça gibi tüyleri arasında karmakarışık oldu. Güzelim tablo mahvoldu. O kadar göz nuru o kadar emek bir çırpıda tuzla buz oldu gitti. Her şeyimiz bu tablonun satışına bağlıydı. Bütün sıkıntılarımız bitecekti. Ne diyeceğimi şaşırdım. Bir taraftan da şiddetli çarpmadan dolayı vücudum acılar içinde kıvranıyordu. Tabloyla birlikte yere sert çarpan hayvancağızda acı çektiği her halinden anlaşıyordu. Birden onu kendinden çok seven Onkıl Pier gözlerimin önünden geçti.

Geçirdiğim bütün sıkıntılar günler gözlerimin önünde tekrar canlandı. Etrafıma insanlar doluşmaya başladı. Yardım ettiler yerden kalktım. Biraz kendime gelince baktım kulağıma acayip sesler gelmeye başladı.

“Bu bir sanat harikası”
“Müthiş güzel,”
“Soyut resim dediğin budur işte.”
“Kim bilir hangi ustanın yanında yetişmiş”
“Büyük bir sanatçı”

İçtiği puro ile ortalığa mayıs kokusu yayan tek gözünde yuvarlak bir güzlük camı olan biri yarıya kadar tablonun üzerine eğilerek konuşmaya başladı:
“Sürrealizm 20. yy.ın başlarında Avrupa’da ortaya çıkan bir sanat akımıdır. Şair ve ressamlar I. Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkım karşısında, dehşete kapılmış, akılcı tutuma karşı tavır alarak, bilinç dışının düşsel dünyasına yönelmeye başlamışlardı. 1924’te yayımladıkları Gerçeküstücülük Bildirgesi’nde düşüncenin aklın denetimi olmadan ve ahlâk gibi engelleri hiçe sayarak, ortaya konmasını savundular.”
Adamın ne dediğini pek anlamıyordum ama benim tabloma bakarak konuştuğuna göre yaptığım işin öneminden söz ediyordu herhalde? Otomatik silahtan çıkan mermiler gibi kelimeler peş peşe sıralayarak anlatmasına devam ediyordu.
“Yapıtlarında nesneleri alışılmamış biçimlerde betimleyen gerçeküstücü sanatçılar, çoğunlukla düşlerin gizli dünyasını dile getirmeye çalıştılar. Bazen de nesneleri kendi doğal ortamlarından çıkartarak şaşırtıcı, düşsel bir ortama taşıdılar. Bakın ve şu çizgileri görün, usta bir sürrealist ressamla karşı karşıyayız. Sürrealizm’in en son sıçraması budur. Fırça darbeleri mükemmel. Tonlar yerli yerine oturmuş.”
Orta yaşlı bir kadın pahalı bir kuaförde tıraşı yapılmış küçük köpeğinin ipini sıkıca elinde tutarak kendiside bir şeyler söyleme gereği duydu her halde:
“Gerçeküstücülük Akımı’nın kurucusu olan Fransız Şairi André Breton hastalarına psikanaliz yöntemini uygulayan Sigmund Freud’dan büyük ölçüde etkilenerek, şiirlerinde alışılagelmişin dışında mantığa uygun bir sıra izlemeyen sözcükler ve düşsel imgeler kullandı. Gerçeküstücülük Akımı’nın gelişmesinde 1910’larda ortaya çıkan soyut ve tüm kuralları reddeden Dadacılık Akımı’nın yanı sıra Hieronymus Bosch ve Francisco Goya gibi daha eski dönemlerin ressamlarının da etkisi oldu. Gerçeküstücü ressamlar insanların ruhsal durumlarını ve davranışlarını akıl, mantık, töre, din ve toplumsal baskılardan özgür kılarak tuvale yansıttılar. Daha önce Almanya’da bir genel tuvalette açtığı Dada sergisiyle olay yaratan Max Ernst Pari’e yerleşti. Kolâj denilen yapıştırma tekniğiyle resimler yapıyordu. Paris’te Paul Eluard, Louis Aragon gibi yazarların bulunduğu gerçeküstücü gruba katıldı. Bu gruptaki arkadaşlarını “Dostların Buluşması” adlı tabloda Dostoyevsky ve Raffaello ile yan yana çizdi.”
Tabloya bakıp bunları anlatan kadın ara sırada da gözaltından bana bakarak konuşmasını sürdürüyordu.
“Gerçeküstücülük Akımı’nın Belçika’daki en önemli temsilcisi olan René Magritte akıl ile akıl dışı arasındaki çizgiyi yok eden resimler yaptı. Bacakları kadın, üstü balık bir denizkızı; kartal tepeli bir buzul, eğik Pizza Kulesi’ni destekleyen bir kuş tüyü çarpıcı tablolarında yer alan ilgi çekici görüntülerdendir. 1920’den başlayarak, gerçeküstücülerle ilişki kuran İspanyol ressamı Ruan Miro beklenmedik biçimler ve renkler kullandı. Resimlerinde yer alan kadın, kuş, yıldız gibi kendine özgü biçimlerdeki motiflerle düşsel görüntüler yarattı. Bu büyülü motiflerle çocuksu bir dünya kurdu. Gerçeküstücülük Akımı’yla neredeyse özdeşleşen, Salvador Dali’nin anılarından ve düşlerinden esinlenerek yaptığı resimlerinde eriyip akan saatler, gövdesinde çekmeceler taşıyan insanlar, boşlukta uçan eşyalar yer alır. Paul Klee, Yves Tanguy ve Giorgia De Chirico da Gerçeküstücülük Akımı’nın önde gelen ressamlarındandır. Bu akımın sinema alanındaki en önemli temsilcisi ise Luis Bunuel’dir. Gerçeküstücülük hiçbir ortak kuram ya da birlik olmaksızın, sanatçıların bireysel tavırları doğrultusunda kendi kendine gelişen bir sanat akımı olmuştur.”
Konuşmasını bitirince bana dönerek oradakilere parmağıyla beni işaret edip “Bence bu ressam bir insandan çok çağımızın sürrealist resim alanında ki birikimin bir patlamasıdır. Bir zirvedir Onu bütün ustalar adına selamlıyorum.”
Allah Allah bütün bunları ben mi yapıyorum. Bu ve buna benzer şeyler duymaya başladım. Kendi kendimle konuşarak ne oluyor yoksa tabloya bir şey olmadı da ben mi yanlış görüyorum. Bir de gözlerimi ovuşturarak baktım yok o güzelim tablo mahvolmuş. E, bu insanlar neyi beğeniyorlar. Baktım orta yaşlı geniş pantolonlu tişörtünün üzerinde Salvador Dali’nin resimlerinden birini taşıyan Fransız’ın biri yanıma yaklaşarak:

“Bu tabloya 20 bin frank veriyorum. Verir misin?” dedi.

Ne diyeceğimi şaşırdım artık evet diyemedim heyecandan emme basma tulumba gibi kafamı sallamaya başladım. Adam çıkarıp 20 bin Frankı verip tabloyu alarak uzaklaştı. Sevincimden bisikletimi de orada unutarak Lümpeni kucağıma alıp rast gele sokaklara girerek türküler söylemeye başladım. Sonradan nasıl olduysa bisikletimi anımsayıp geriye döndüm bisikletimi alıp eve döndüm. İlkin yüz frank verip bisikletimi onardım. Sonra üç yüz Frank’a her renk ve çeşitten boya alarak bir kaç tane de tablo yanıma alarak doğruca ressamlar sokağına geri döndüm. Lümpeni bir sandalyeye oturttum... İlkin resim yapmak için bütün hazırlıklarımı yaptım sonra düşündüm, bu davranışım yanlış anlaşılacaktı soyut resim sanatına ve ustalarına haksızlık olur. Bu kaygıdan dolayı tekrar pılımı pırtımı topladığım gibi geri döndüm.

Eve gelir gelmez aldığım malzemeleri bırakıp tekrar çarşıya döndüm bir aylık yetecek yiyecek aldım. Hem kendim hem de Lümpen için o gün kendi kendime izin verdim aldıklarımın tadına vararak doya doya yedim. İkinci gün işe başladım boyayı tablonun üzerine dökerek Lümpen’in sırtına bir kere sürtüyorum. Böylece tablonun üzerine dağılan boya çeşitli şekiller alıyordu. Ve beş altı tablomu böyle yaparak daha sonra ki gün ressamlar sokağına gittim. Tablolar beklediğimden fazla ilgi gördü. Tabi bu arada Lümpen’in tüyleri de tavus kuşu gibi envai türlü renklere girdi. O kadarda olacak üstadım bugüne bugün o artık büyük bir ressamdır. Ressam olanında işi gücü boya ile değil mi? Böylece ben Paris’te ki ressamlar sokağında ünlü bir soyut resim sanatçısı olarak ünlenmeye başlandım. Adımı mı sordunuz? Leonardo Veli de Liceli.

Pardon siz de mi gerçeküstü resim istediniz? Hemen efendim derhal.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006