Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Sürgün Meyveye Durdu-8/ Röportaj: Nihal Doğanay
NEWROZ



MAMO BARAN ile Söyleşi.

Sayın Baran, Koçgiri Kuzey Batı Dersim adlı çalışmanız üzerine konuşacağız ama öncelikle isminizden başlayalım; Mamo Mehmet’tin kısaltılmışı mıdır? İsminizle birlikte bize kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

Hayır, Mamo ne Mehmet`in kısaltılmışıdır ne Mahmut ne de Muhammet’in Kürtçe versiyonudur. Soranî`nin amca anlamına gelen “mam” kelimesinden türetilmiş bir isimdir. 1957’de Koçgiri`nin bir köyünde doğdum. Annemin ana dili Dimilkî, babamın Kurmancî`dir. Kendim Kurmancî konuşuyorum. 12 yaşıma kadar doğduğum köyde, 15 yaşıma kadar bir kasabada ve 23 yaşıma kadar İstanbul`da yaşadım. 1980`den bu yana da Almanya’da yaşıyorum. İlkokulu köyümde, ortaokulu Ulaş`ta, liseyi İstanbul`da, yüksekokulu da Hamburg’da okudum. Evliyim ve iki çocuğum var. Şu an serbest çalışıyorum.

Kitabınızın giriş bölümünde Millet ve Irk’ın aynı olmadığını ima eden bir cümleniz var. Bu cümlenizi de Afet İnan’ın kitabından yaptığınız alıntıyı düzeltmek anlamında kullanmışsınız. Şimdi sizce kavram olarak Millet neyi ifade ediyor? Bu kavramın dinsel bir kökeni var mıdır? Tevrat Milattan yüzlerce yıl önce yazıldı. Yahudilerin bu kutsal kitabında “Musa’nın milleti” diye başlayan kimi cümleler var. Tevrat’ta Millet kavramı taraftar anlamında kullanılıyor. Sol literatür ve sosyal bilimler ise Millet’i ulus anlamında açıklıyor. Nedir bu sözcüğün etimolojik kökeni ve doğru anlamı?

Başta belirteyim, kitabım ırk, millet ve ulusun bilimsel tanımını yapan, bu konuyu tartışan bir kitap değil. Buna rağmen Türk milliyetçiliğini anlamak için, Kemalistlerin Türk milletini nasıl oluşturduklarına, bugünkü Türkiye`nin sınırları içinde yaşayan etnisiteleri, özellikle de Kürtleri inkar etmek için; sözde bilimsel metotlarla nasıl bir Türk milleti (“Türk ırkı”) yarattıklarına değiniyorum.

Bilindiği gibi ırk, ilk önce bitkilerin, sonra da hayvanların sınıflandırılması için kullanılan bir terimdi. Buna göre aynı doğal özellikleri taşıyan bitkiler ve hayvanlar aynı ırktan sayıldılar. Bu evrede insanların aynı anadan ve babadan oldukları (Adem ile Hava) savunuluyordu. Bir dönem ırk terimi üst sınıflar için kullanıldı.

Bilim, dünyayı anlamaya ve anlaşılır kılmaya çalışıyor. Bundan dolayı örneğin coğrafya, redüksiyon (indirgeme) metoduyla büyüğünden küçüğüne kıtalara, ülkelere, şehirlere ve daha küçük birimlere bölündü. Ardından bu birimlerde yaşayan, birbirlerine yakın, benzeri ya da aynı ve doğal özellikleri taşıyan insanlar gruplara ayrıldı. Beyaz, siyah, sarı ve kızıl insan diye bütün insanlık deri rengine göre ayrıştırıldı. Bilimin tespitleri siyasetçiler tarafından kullanılmaya başlayınca sözde bilimcilerin de katkılarıyla daha sonraki evrelerde insan gruplarına bazı özellikler eklendi. Beyaz insanın zeki, siyah insanın kirli olduğu vs. gibi. Zamanla bu özelliklerin insan gruplarına tanrı tarafından verildiği ya da doğuştan gelen karakterler olduğu savunuldu. Başta dünyanın daha iyi anlaşılabilmesi için oluşturulan grupların değerlerle beslenmesiyle ırkçılık doğdu.

Ulus ya da milletler oluşurken, tarihleri için bu ırkçı teorilerden yararlandı. Bazı uluslar, beyaz, üstün ve doğuştan yönetici bir ırkın mensupları olduklarını savundu, ulusu aynı kökten insan topluluğu olarak tarif etti. Kimisi ulusu aynı dinden olan insan topluluğu için kullandı. Bazı uluslar da kendi ulusunu, hem aynı dinden hem de o dinin peygamberinden dolayı aynı kökten saydılar ve atalarının yaşadığı toprakları kendi öz toprakları saydılar. Kimisi de ulusunu bir anayasaya bağlı insan topluluğu için kullandı.

Neticede denebilir ki, dünyada ulus ya da millet tanımı bir değil, birden fazladır. Fakat genel kabul gören tanım, milleti aynı coğrafyada yaşayan, çoğu zaman aynı dili konuşan, tarih ve iktisadi birliği olan ve kendine özgü karaktere sahip insan topluluğu ya da topluluklarının oluşturduğu siyasi birlik olarak tarif edildi.

1789 Fransız burjuva devrimi ile gelişen Fransız milliyetçiliği ile ona karşı özellikle Napolyon’a karşı şekillenen bir Alman milliyetçiliği var. Bu iki farklı milliyetçi anlayıştan etkilenen Türk Milliyetçi anlayışına organik milliyetçilik diyebilir miyiz?

Evet, Alman milliyetçiliği organik milliyetçiliktir, çünkü ulusu, aynı kökten (kandan) insanların doğal ve mecburi birliği olarak kabul ediyor. Almanya`ya son yüzyılda gelen bizler, Alman vatandaşı olmakla Alman olmanın aynı şeyler olmadığını yaşayarak anlıyoruz. Geçenlerde işyerime yaşadığım şehrin eski valisi geldi. Almanya`dan memnun olup olmadığımı sordu. Genel olarak memnun olduğumu duyduktan sonra sorduğu soru, “evinize geri dönmeyi düşünüyor musunuz” (Denken Sie daran, nach Hause zurückzukehren?) oldu. Bu şu anlama geliyordu: Bu toplumun bir parçası olarak değil, hala geçici bir misafir gibi görüyordu beni. Oysa ben 31 yıldır Almanya`da yaşıyorum, Almanya vatandaşıyım ve vatandaşlık görevlerimi de yerine getiriyorum. Bir başka tecrübe, yolda, sokakta, fabrikada, üniversitede, kısaca hayatın her alanında alman vatandaşlığımızdan hareketle “Alman’ım” deseniz, gülünç duruma düşersiniz, çünkü Alman olmanın bilinçaltına yerleşen “uzun boylu, sarı saçlı, beyaz tenli” özelliklerini taşımıyorsunuz. Almanların ataları olarak kabul ettikleri Germenlerin, daha da ileriye gidersek Ari`lerin ahfadı (torunu) değilsiniz.

Türk milliyetçiliği ise, Fransız ve Alman milliyetçiliğinin karışımından oluştu. Ulusun bazı özelliklerini Fransız milliyetçiliğinden bazılarını da Alman milliyetçiliğinden aldı. Fransız milliyetçiliğinde önemli olan “Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik” şiarını işgal döneminde ulus olma aşamasında kullandı, merkeziyetçi anlayışını (her yolun Paris’ten geçmesi), idari anlamda benimsedi ve her yolu Ankara`dan geçirdi. Bu aşama tamamlandıktan, yani devlet oluştuktan sonra ise Alman milliyetçiliğinin ana faktörü olan aynı kökten gelme teorisini “Türk Tarih Tezi” üzerinden resmileştirdi. Bundan dolayı organikleşti denebilir.

Afet İnan’ın Türkiye Halkının Antropolojik Karakterleri ve Türkiye Tarihi adlı kitabından öğrendiğimize göre kafatası ölçerek ırk belirlemesini ilk Mustafa Kemal yaptırmış kimi etnograflara. 64 bin insanın kafatasını ölçerek “Türk ırkını” belirlemek istemiş. Bu uygulama daha sonra Adolf Hitler tarafından da uygulandı. Bu yöntemle “saf ırk” yaratıldı mı?

Afet İnan, Mustafa Kemal ve İsmet İnönü gibi öncü Kemalistlerin çaba ve görevlendirmesiyle daha önce Avrupa bilim kurumlarında uygulanan metodu kullanarak 64.000 insanın kafatasını ölçtü, göz ve deri rengini, burun ve boyun yapısını belirledi. Neticede Kürt, Laz, Çerkez vs. Türkiye`de yaşayan herkesin aynı ırktan olduğu tezini ispatlanmaya çalıştı. Irk ile millet ya da ulus da aynı olarak görüldüğü için örneğin Kürtler de bu “Türk ırkı” ya da “Türk milleti” içine alınmış oldu. Dil ve din gibi diğer unsurların birliği de yasalar ve yasaklarla sağlanmaya çalışıldı. Kürt dilinin ve Aleviliğin yasaklanması işte bu çerçevede yapıldı.

Hitler, Türk milliyetçilerinin metodunu kullanmadı. Tam tersine Almanlar tarafından Türk şovenistlerine örneğin Ermeni sorununda tatbik ettirilen ama Alman toplumunda çoktandır bilinen metotları uyguladı. Hitler, bilinçli olarak Yahudi soykırımını planlarken, “Türklerin Ermenilere yaptığı unutuldu, bizim Yahudilere yapacağımız da yarın unutulur” gibi bir ifade kullandı. (P.S. Tam alıntı değildir) O, Alman milleti için kendinden önce hem dini çevrelerce hem de bilimsel çevrelerce belirlenen sözde doğal karakterlere, Alman ırkını kirleten (Ör. Yahudiler ve Sintiler”) ya da “ırki” tehlike olarak tespit edilen (Ör. Eşcinseller) unsurlarını fiziki olarak imha etmesini de doğal bir hak olarak ekledi ve imha etti. Yani Yahudi düşmanlığı Hitler`le başlamadı. Hıristiyanlığın temsilcilerinin beyninde vardı. Bunlar, Hz. İsa`nın, ki onlara göre Allahın oğludur, Yahudiler tarafından öldürülmesinden hareketle, bütün Yahudilere hiçbir zaman değişmeyecek olan “Allahın oğlunun katili” sıfatını verdiler ve katlini de yer yer ve zaman zaman mubah gördüler. Dolayısıyla Hitler`in Yahudileri topyekun imha etmesi, daha önceki düşünce ve pratiğin devamı, belki de en son aşamasıydı.

“Saf ırk” yaratıldı mı, sorunuza, saf ırk teorisi zaten baştan beri bir konstruktu, gerçeklerle ilgisi yoktu, dolayısıyla saf ırk, katliamlara ve soykırımlara rağmen yaratılamadı cevabı verebiliriz.

Sosyal bilimler milliyetçiliği “milliyetine ait olan bütün değerlere sahip çıkma, onları koruma ve yüceltme, başka milletleri ve onlara ait değerleri küçük görme esasına dayanan ideoloji” olarak tanımlıyor. Bu perspektiften bakıldığı zaman ulusçuluk, nasyonalizm, ırkçılık ve şovenizm akla geliyor. Eğer milliyetçilik bu ise bu bağlamda egemen ulus milliyetçiliği ile ezilen ulus milliyetçiliğini nasıl tanımlayabiliriz?

Sosyal bilimin, milliyetçiliği geliştiği tarihi eksen içerisinde “milliyetine ait olan bütün değerlere sahip çıkma, onları koruma ve yüceltme” (Yurtseverlik ´Patriotismus`), başka milletleri ve onlara ait değerleri küçük görme (hor görme ´Diskriminierung`) esasına dayanan ideoloji” olarak belirlemesi, ulusçuluğun otomatikman nasyonalizme, ırkçılığa ve şovenizme götüreceği sonucu çıkmaz, en azından bilim o sonucu çıkartmaz. Böyle bir değerlendirme bilimsel değil, siyasidir. Sosyal Bilim, milliyetçiliği, kendi gelişim tarihi ekseninde değerlendirirken ayırıyor (Differenzierung). Oluşum döneminde öne çıkarılan değerlerle, oluştuktan sonra pekiştirilmek istenen değerler arasındaki farklılıkları, bu çerçevede onun historik nedenlerini ve ekonomik zorunluluklarını koyuyor.

Sosyal bilim, milliyetçiliğin tarihte birçok ülkede şovenizme, bazı ülkelerde de faşizme götürmüş olmasını tespit eder, fakat onun her zaman ve her yerde böyle olacağı, kısaca son aşamada, şovenizme hatta faşizme götüreceği sonucunu kesinlikle çıkartmaz. Çünkü gerçek sosyal bilim mutlak belirleme yapmaz, “şu veya bu şartlarda gelişirse, ya da şu veya bu değerler üzerinde şekillenir ve gelişirse, şuraya ya da buraya götürebilir” şeklinde bir değerlendirme yapabilir (Prognostizierung). Ayrıca, milliyetçiliğin, son aşamada şovenizme ve faşizme götüreceği tezi doğru olsaydı, hiçbir ülkede sosyal ve sosyalist sistemler doğmazdı. Çünkü sosyalizm de tıpkı şovenizm ve faşizm gibi kapitalizmin içinden, onun çelişkilerinden doğdu. Demek ki mekan, zaman, ortam ve gelişmeye damgasını vuran sınıf ve etmenlerin karakteri ve rolü, milli devrimlerin de gelişim seyrini değiştirebiliyor.

‘Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı’ diye bilinen hak, yani devlet kurma ve kendi kendini yönetme hakkı, özde kapitalizmin son aşamasının yani emperyalizmin ihtiyacına cevaben ortaya çıkan dönemin “yeni dünya düzeni” projesiydi. Halkların ya da ulusların başlattığı bir proje değildi. Bildiğimiz gibi Emperyalizm, hem kapital, hem de endüstri mamulleri ihracıyla yaşayan bir sistemdir. Her ikisi için, yani kredi kullanan, makine, silah vs. satın alan oluşumlara ihtiyacı vardı. Bu oluşumlar, imparatorlukların parçalanmasıyla ortaya çıkan yeni ulus devletleriydi. Nasıl ki emperyalizm bu gün Ortadoğu`da “yeni dünya düzeni” dediği düzeni kendi ihtiyacı olduğu için uygulamaya çalışıyor, bölgeyi kontrol altına alabilmek ve kendi ekonomik, siyasi ve askeri sistemine entegre edebilmek için, kendisi tarafından daha önce kurulmuş olan bölge devletlerinin (Irak, Mısır, Libya, Suriye, İran vb.) üst yapısını değiştiriyor, o zaman da emperyalistlerin bazıları, dünyanın paylaşılması savaşında sömürge ulusların “bağımsızlık” savaşlarını ya bizzat doğmasına yardımcı oldu ya da doğduktan sonra başarılı olması için destekledi. Örneğin, 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlılar Almanlarla beraber savaşa girince, İngilizler Arapların bağımsızlık savaşlarını destekledi, hatta bizzat devreye soktu.

Emperyalistlerin birbirleriyle dalaşma ortamlarında, bağımsızlığını alamamış, devletini kuramamış uluslar, bu hakkı elde etmiş uluslarla eşit olmak için harekete geçerler. Bunun için ulus birliğini sağlamış olması gerekir, yani yönetime tabii olan bir sınıfın ya da siyasi bir gücün ortaya çıkması ve halkın da bu gücü kabul etmesi lazım. Zira ulusal birlik, psikolojik olarak kolektif bilincin gelişmesiyle mümkün olur. Bu da ulusu meydana getiren birey, sınıf ve katmanların kolektif değerlerini yüceltmesi, o güne kadar onu hor gören, baskı altına alan güç veya ulusun ya da ulusların değerlerini de kendi ulusu için ret etmesiyle olur. Ne yazık ki başka türlü ulus olunamıyor ve baskıdan, sömürüden kurtulunamıyor. Evet, bu hareketin adı milliyetçiliktir, fakat bu milliyetçilik şoven ve faşizan değildir, tam tersine eşitlikçi ve kısmi de olsa özgürlükçüdür. “Diğer uluslara “senin sahip olduğun bütün haklara ben de sahip olmak istiyorum” der, buna devlet kurma hakkı da dahildir. Şoven ve faşizan milliyetçilik ise sizin bahsettiğiniz ezen ulus milliyetçiliğinde olur. Çünkü ezen ulus milliyetçiliği, özgür olmak ve kendisiyle eşit hakka sahip olmak isteyen ulusun önüne dikilir, onunla savaşır, hatta başarılı olmaması için gerekirse onu imha bile etmeye çalışır. Bilindiği gibi Türkiye`de “Ermeni Meselesi” böyle halledildi. Kürt meselesi de tarihte bölgesel olarak böyle halledildi, bugün de böyle halledelim önerisini yapan siyasetçiler oldu.

Kürt edebiyatına ve tarihine baktığınız zaman özgürlük için çok uzun bir süreci kapsayan mücadeleleri var. Hatta Osmanlı padişahı Sultan 3. Murat Kürtler için “her biri, dağ doruklarında ve vadi derinliklerinde tek başına ve özgür olarak yaşamayı tercih ederek, keyfince ve münferit yaşama bayrağını kaldırır” diyor. Kürdün başkaldırı psikolojisinde temelinde sizce de sadece bu bireysel anlayış mı var?

Kürtler ne yazık ki, tarihte hep başka ulusların hak ve istemleri doğrultusunda çalıştılar. Ya İslamiyet adına Araplara ya Perslere ya Osmanlılara ya da Türklere çalıştılar. Kral Selahattin`den tutun Eba Müslimi Horasani`ye, İdrisi Bitlis`e, Hamidiye Alaylarına ve günümüzde koruculuğa kadar hep başkalarının çıkarları için savaştılar. Bu savaşta binlerce Kürt’ü, yani kendi milletinin mensuplarını öldürdüler. 3. Murat`ın onlar için söylediği sözün ikinci bölümü de var: “Allahın birliğini ifade eden Müslümanlıktaki kelime-i şahadetten başka onları birbirine bağlayan bir bağ yoktur.” Birinci cümle, Kürtlerin bireysel olduklarını, ulusal bilinç ve birlikleri olmadığını ifade ederken, ikinci cümle, onları birleştiren çimentonun Sünnilik (din) olduğunu anlatıyor.

Kürt ulusunun milli birliğinin oluşmamasında ve gelişmemesinde gerek Osmanlı dönemimde gerekse günümüzde Sünni Kürtler nasıl bir rol oynadılar?

Kürt toplumu, çok dinli, çok dilli ve farklı sosyal sistemlerden oluşuyor. Bu faktörler Kürtlerin uluslaşamamasının da önemli nedenleridir. Tarihte sadece Sünniliğin değil, Aleviliğin de uluslaşma doğrultusunda oynadığı rol pozitif değildir. Fakat Sünnilik tarihte, gerek Osmanlı’da gerekse de Türkiye`de sosyal ve siyasal gelişmenin önüne devletin oluşturduğu silahlı engel olarak çıkıyor karşımıza. İdrisi Bitlis (Bitlisli İdris), Hamidiye Alayları, köy korucuları bunların en önemlileridir. Sünni Kürtlerin tarihte oynadığı rol yanlıştı ve bütün Kürtlerin zararınaydı tespitinden bazıları sanki Alevi ya da Kızılbaşların tavrı doğruydu sonucunu çıkartabilir. Bu da doğru değil, çünkü örneğin İdrisi Bitlis, Yavuz Sultan Süleyman`ın (Osmanlı) yanında yer alırken, Kızılbaşlar da Şah İsmail`in (Safavi) yanında yer aldılar, yani o savaşta (1512) her iki grup birleşip üçüncü bir güç olamadılar ve kendi çıkarlarına hizmet etmediler, yabancı güçlere hizmet ettiler.

Koçgiri isyanında, Sünni Kürt aşiretlerinden “Drejanlar” ve Atma aşiretinin Sünnileşmişleri, kendilerine Sarı Çiçekliler diyorlar” önce isyana katılacaklarını beyan ettiler, fakat isyan başladıktan sonra Kuvayi Milliyecileri destelediler, hatta silahlı adamları Nurettin Paşa adına bölgede isyancılara karşı operasyonlar yaptılar. Sosyalist harekette de (1970) Sünni Kürtler, genellikle devletin yanında, sağcı ve İslamcı partilerde yer aldılar. Dersimli olup Elazığ`da dolaşmak kolay değildi. Her an bir faşistin saldırısına uğrayabilirdin.

Kürt toplumunu anlamak için onun aşiretçilik boyutunu kavramak gerek. Siz kitabınızda bu konuya oldukça yer vermişsiniz. Bir toplumsal dizge ve örgütlenme biçimi olan Aşiretçilik, bugün Kürdistan’da hala aynı katılıkla varlığını sürdürüyor mu? Yoksa ulusallaşma süreci ile birlikte çözülüp dağıldı mı?

Koçgiri, Kuzeybatı Dersim adlı kitabımda Koçgiri diye bilinen bölgenin sosyo-kültürel yapısını irdeliyorum. Aşiret reislikleri ve dini ocaklar burada iki önemli kurum olarak karşımıza çıkıyor. Bu kurumlar, bir yandan halkı idare ediyor, öte yandan halktan vergiyi onlar topluyor, askere gençleri onlar gönderiyorlardı. Devlet onlara bu hizmetlerine karşılık, örneğin aşiret reislerine paşalık rütbesi veriyor, kaymakamlık, nahiye müdürlüğü gibi devlet kurumlarının başına getiriyordu. Kendisine tehlike gördüğü zamanlarda da bunlardan birini destekliyor diğerini boğazlatıyordu. Kısaca devlet desteğinin olduğu yerlerde bu kurumların yaşadığını, fonksiyonlarını oynadığını, desteklemediği yerlerde, ekonomik ve sosyal gelişmeler karşısında fonksiyonlarını yitirdiklerini görüyoruz.

Koçgiri isyanından dolayı aşiret reislikleri kurum olarak devletin desteğini kaybetti. Ekonomik yatırımların yapılmaması, bölge halkının düşünce tarzında ve yaşam biçiminde bölgeyi geliştirecek ve ilerletecek nüansların olmaması, gittikçe çoğalan nüfusu zaruri olarak yeni geçim kaynakları aramaya yöneltti. Çekim merkezleri de kapitalizmin yoğunlaştığı batı metropolleri olunca, ister istemez oraya göçmeye başladı. Günümüze dek devam eden göçler bölgenin hemen hemen boşalmasına, dolayısıyla aşiretçiliğin fonksiyonel olarak çözülmesine neden oldu. Bu çözülmeyi Kürdistan`ın diğer bölgeleri için söylemek mümkün müdür bir araştırma konusu. Fakat görebildiğimiz, hala aşiretler arası savaşların, hatta yer yer katliamların olduğu, devletin PKK`ye karşı yine aşiret yapısından yararlanarak köy koruculuğunu (ordusunu) yarattığı ve aşiretçiliğin çözüldüğü Dersim, Koçgiri vs. gibi yerlerde ise koruculuğu oluşturamadığıdır.

Genel olarak söylenebilir ki, 1984`ten bu yana sürdürülen savaş Kürt toplumunda aşiretçiliği çözülmeye doğru götürüyor. Taraflar, kendisi için çalışmayan Kürtlere karşı uyguladığı baskı ve devletin bilinçli köy boşaltması, urbanlaşmanın hızla gelişmesini beraberinden getiriyor. Kısaca savaş, istem dışı da olsa toplumun geri yapısını alt üst ediyor ve uzun vadede daha ileri bir toplumsal yapı çıkartıyor. Aşiretsel yapı tam yok olmuyor ama toplumsal fonksiyonunu yitiriyor. Kürt toplumunda çok gelişkin olan dincilik ise yine milli uyanışla gerileyebilir.

Kürt toplumunda feodalizm batı Avrupa’da olduğu gibi iç dinamikleri ile mi şekillenmiştir? Ve çözülüş iç dinamiklerle mi olmuştur? Feodalizmin çözülüşü için zorunlu olan dış faktörlerin iç faktörlerle birleşmesi Kürtler de nasıl bir durum ortaya çıkarmıştır?

Feodalizmin Kürt toplumunda iç dinamikleriyle mi yoksa sömürgecilerin etkisiyle şekillenip şekillenmediği konusu da başlı başına bir araştırma konusudur. İki cümle ile cevaplamak mümkün değil. Fakat her toplumda belirleyici olan faktörün iç çelişki olduğunu söylemek mümkün. Dolayısıyla dış güçlerin, özellikle de sömürgecilerin yasa ve dayatmalarının feodalizmin şekillenmesinde etkisi olsa da mayanın tutmasında belirleyici etkenin Kürt toplumunun içyapısı olduğunu kabul etmek lazım. Zira sömürgeciler de Kürt toplumunun bir gerçekliği olan aşiretçiliği göz ardı etmediler. Tam tersine onu çok iyi kullandılar. Kürt toplumundan kapitalist gelişmenin olmayışını ya da cılız oluşunu belki daha çok dış faktörlere bağlayabiliriz.

Tıpkı yumurtadan civciv oluşması gibi. Yumurtanın civcive dönüşmesinde ana çelişki, yumurtanın kendi iç çelişkisidir. Fakat dış faktör, yani ısı da o çelişkinin canlıya dönüşmesi ya da dönüşememesinde önemlidir. Yumurtaya dışardan verilen ısının derecesi ve süresi doğru olursa, civciv oluşuyor, yanlış olursa yumurta “cılk” oluyor ve civcive dönüşemiyor.

Kürdistan’da feodal egemen sınıf denince akla Ağa, Şeyh, Seyit ve Aşiret reisleri gelir. Kitabınızda Koçgiri halk hareketinde Seyitler mücadeleye katılıp omuz vermediler tam tersine Osmanlı ümmetçi anlayışına karşı çıkan Kemalistlerle dirsek temasına girdiler yönlü iddialarınız var. Bunu biraz açın. Neden Kürdistan’da ki ruhban kesimde ulusal bilinç gelişmedi ve onlar daha çok kendilerini inanç kimliği ile ifade ediyorlar. Ruhani boyutuyla tabi ki o kimliği vardır ancak ondanda öncelikli olarak bir etnisite kimliği yok mu bunların?

Kitabımdaki tespit Koçgiri için geçerli. Seyit Ezîz hariç, hiçbir seyit ya da pir ulusal uyanışa katılmadılar, tam tersine aşiret reislerinin başlattığı kısmi ulusal istemler temelindeki harekete karşı durdular, hatta kanlı biten sonucu bilerek ya da bilmeden desteklediler. Koçgîrî İsyanı, Divriği`ye bağlı Hüseyin Abdal tekkesinde, ruhban bir ailenin evinde alınırken, yenilgiye uğratılmasının ilk toplantısı da Kangal`a bağlı, bugünkü adı Minarekaya olan köyünde yine ruhban bir ailenin, “Koca Leşger” ocağında yapıldı. Kangal`lı Hacı Ağa, Ginnîli Muart Paşa`yla bu pirlerin evinde gizli bir toplantı gerçekleştirir ve isyandan vazgeçip, isyancılara karşı savaşması için ikna eder.

Ruhban sınıfının tutumu tüm Kürdistan`da böyle miydi ya da hala böyle midir, benim yöresel araştırmama dayanarak söylemek mümkün değil. Fakat Sünni İslamı da kendisine siyasi malzeme yapan AKP`nin Kürt bölgelerinde birinci parti olması, Gülen cemaatinin Kürtler içerisinde büyük taraftar bulması, Hizbullah örgütünün Kürt coğrafyasında hayat bulması ve PKK de dahil bütün Kürt partilerin dini çevrelerden fazla destek görmemesi, Sünni ruhban kesimde de milli duygunun gelişemediğini gösterir. Bunun birinci nedenini, dincilik ile milliyetçiliğin birbirine temelden karşı olmasına, ikinci önemli nedenini de devletin özellikle din üzerinden Kürt milli uyanışını engellemek için büyük para ve çaba harcamasına bağlayabiliriz.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006