Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

İFADE ÖZGÜR(SÜZ)LÜĞÜ, YARGI(SIZLIK) VE HUKUK(SUZLUK)-2/TEMEL DEMİRER
Temel Demirer

NEWROZ



“Buradaki adaletsizlik

neredeyse kusursuz!

Yanlış insanlar açlık çekiyor,

yanlış insanlar seviliyor,

yanlış insanlar ölüyor!”[2]

Ülkemizde İstiklal Mahkemeleri ile başlayan olağanüstü yargılama usulünü kurumsallaştıran Devlet Güvenlik Mahkemeleri 2004 yılında yürürlülüğe giren 5190 Sayılı Yasa ile kaldırılmış yerine Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri kurulmuştur. Daha sonra 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 250. Maddesi ile yetkilendirilen bu mahkemelerin bugüne kadarki pratiği adil yargılama açısından dehşet vericidir.

Tamamen Devlet Güvenlik Mahkemelerinin devamı olan, onlarla aynı mahkeme salonlarında, onların derdest dosyaları üzerinden aynı esasla, aynı hâkim ve savcılarla, aynı kolluk ve soruşturma usulü ile yargılamaya devam eden bu mahkeme gerçeği, Türkiye’de hâlen olağandışı -olağanüstü yargılamanın sürdüğünü göstermektedir. Terörle Mücadele Yasası’nda yapılan değişiklikle Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen suçların 1/3’ünü yargılama yetkisine kavuşan bu mahkemeler adil ve tarafsız yargılama önündeki en büyük engel olma durumunu sürdürmektedir. Bugün bu mahkemeler adeta muhaliflere yönelik devlet terörünün merkezi hâline gelmiştir. Halka karşı işlenmiş kimi suç ve suçlulara konu yargılamalar nedeniyle kamuoyunda meşrulaştırılmaya çalışılan özel yetkili mahkemelerin, asıl olarak devrimciler ve Kürt siyasal hareketi başta olmak üzere halkın her kesimine yönelik saldırıların hukuki ayağını oluşturduğu unutulmamalıdır.

Mesele artık ‘Adil Yargılanma Hakkı’nın soyut güvencesini talep etmeyi aşmış; KCK davaları ile somut olarak kamuoyuna taşınan “anadilde savunma hakkının ihlâli”, “mahkeme önüne getirilme hakkının ihlâli”, “hâkim önüne çıkarılmaksızın uzun tutukluluk”, “savunmanın tahdidi” gibi kişi güvenliğini ortadan kaldıran bir mahiyete bürünmüştür.

Ya da Çetin Aşçıoğlu’nun deyişiyle “Bağımsızlık ve yansızlık yargının özünü oluşturan olmazsa olmaz değerlerdir. Yasalarda ve yetkili ağızlarda ne denli onaylanırsa onaylansın; yargıç güvencelerine sahip bilgili, etik değerleri özümsemiş yargıçlar olmadan bu değerlerin korunması ve güncelleşmesi beklenmemelidir… Yargı bağımsızlığı ve yansızlığı için, en yakın tehlikeyi siyasal güç oluşturur. Yapılan yasal düzenlemelerle tehlike eylemli olarak gerçekleşmiştir.”

Bu böyle olunca da yargıda, seçim sonrası yapılan HSYK atamaları, özellikle de Doğu Karadeniz Bölgesi’nde verilen HES karşıtı mücadeleyi etkiledi. Kararname ile bölgede HES’lere karşı açılan en fazla “yürütmeyi durdurma ve iptal” davasının olduğu Rize İdare Mahkemesi’nde köklü değişiklikler yapıldı. Rize İdare Mahkemesi’nin başkan ve üyeleri başka bölgelere atandı. HES’lere karşı açılan davalarda bilimsel raporlarla manifesto gibi kararlara imza atan Rize İdare Mahkemesi’nde köklü değişiklikler yapıldı. Başkan ve üyelerin görev yerleri değişti…[5]

İşte AKP patentli “yargı bağımsızlığı” dedikleri tas tamına budur!

Ve birkaç örnek daha:

i) Özel yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği, tutuklu eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın ‘Haliç’te Yaşayan Simonlar, Dün Devlet Bugün Cemaat’ başlıklı kitabıyla ilgili, Fethullah Gülen Hocaefendi ve kitapta ismi geçen O. H. Ö. hakkında başlatılan soruşturma sonucunda “kovuşturmaya yer olmadığına” karar verdi… Kararda, “Kitapta belirtilen hususların soyut iddiadan ibaret olduğu ve somut herhangi bir delil ve belgenin sunulmadığı, iddiaların genel olarak yazarın kendi düşünce ve kanaatlerine dayandığı, kendisine geldiğini iddia ettiği bilgi ve belgelerin nereden, kimin tarafından gönderildiği konusunda da net bilgiler vermediği” ifade edildi!

ii) Hopa’daki protesto eylemlerine katılan ve gözaltına alınanların Erzurum’daki sorgu sırasında avukatların savcı ile görüşmesinin engellendiği bunun üzerine avukatların 155’yi arayarak yardım istediği ortaya çıktı!

iii) Ankara’daki Hopa protestolarına katılan 15 kişi 18 Haziran 2011 gecesi “terör örgütü yararına faaliyette bulunmak”tan tutuklandı. Mahkemede buna dair sorulan tek soru ise “eyleme kimin çağrısıyla gittin?” oldu!

iv) Ankara’da 2010 yılında PKK’nın kuruluş yıldönümü kutladıkları gerekçesiyle yargılanan 11’i tutuklu 18 öğrencinin davasında, jandarma, mahkeme heyeti önünde sanıkları dayaktan geçirdi. Ailelerin de izlediği duruşmada sanık öğrencilerin coplanmasını engellemek isteyen avukatları, mahkeme heyetinden “Bu arbedede bizi de dinlemezler” yanıtı aldı!

v) Ordu İdare Mahkemesi, 2011 Şubat ve Mart aylarında iki hidroelektrik santralı (HES) projesinin yürütmesini durdurarak çevrecileri sevindirdi. Ancak Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) kararıyla mahkemenin iki üyesi gidince, bu kez aynı projeler jet hızıyla onay aldı.

vi) “7. Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi, devlet kurumları tarafından resmen kabul edilen JİTEM’in var olmadığını öne sürerek, JİTEM cinayetleriyle ilgili dosya hakkında görevsizlik kararı verdi”![6]

Evet Türk(iye) yargıs(ızlığ)ı defalarca yaptığı vahim hatayı durmadan tekrarda ısrar ederken, mülkün temeli buysa yanmışız!

II.1) ÖZEL YETKİLİ MAHKEME

Buraya kadar değindiğim olumsuzlukların doruk noktası özel yetkili mahkemeler meselesidir!

Carl Schmitt’in, “Egemen, olağanüstü hâle karar verendir,” saptamasını doğrulayan özel yetkili mahkemeler, i) “Nullum crimen sine lege/ Yasasız suç olmaz,” ii) “Nullum crimen, nulla poena sine praevia lege poenali/ Önceden ceza yasasında belirtilmeyen suç ve ceza olmaz” ilkelerini yerle yeksan eden bir uygulamadır ki, bu da, tarihin ilk özel yetkili mahkemelerinin Engizisyon olduğunu ortaya koyar.

Avrupa tarihindeki ilk özel yetkili mahkeme, Roma Katolik Kilisesi tarafından IX. yüzyılda kurulan Engizisyon Mahkemesi’dir. Bu mahkemenin özelliği, son karar merciinin yargıçlar kurulu değil, Papa’nın atadığı ve “Birinci Enkizitör” diye anılan bir başsavcı oluşuydu. Bu başsavcı, ihtiyaca göre “taşınır” mahkemeler kurar, bir savcıya yetki verir, yargıçlar kurulu atar, yanlarına infazla sorumlu işkencecileri ve cellatları alet edevatlarıyla birlikte katar, bir nöbetçi mangası eşliğinde görev yerine gönderirdi. 1478’de İspanya’da, 1531’de Portekiz’de çok iş olduğu için kalıcı kurulan mahkemelerin tüm savcıları da yetkilerini Vatikan’daki Başsavcı’dan almış olup, tek merkezden yönetilen Engizisyon Mahkemesi’nin çoğul anılmasının nedeni bu alt yapılanmadır.

Engizisyon “hukuku”, egemenin hukuksuzluğu üzerine yükselir. Bu çarpık anlayışa göre halk günah işlemeye eğilimlidir. Kilise tarafından tam yetkiyle donatılan engizisyon mahkemeleri, halkın içindeki zayıf halkaları bulmakla ve toplumu günah çukuruna düşürecek zayıflıklarla mücadeleyle yükümlüdür. Bunun için sadece günah işleyenlerle değil, günah işleme potansiyeli taşıyanlarla da savaşmak gerekmektedir. Böylesine bir seferberlikse ancak ahlâki düşkünlükle mümkündür.

Engizisyonun ispiyonculuğu ve tövbe etmeyi teşvik etmesi bu yüzdendir. Bir bölgede engizisyon kurulduğunda ilk olarak bir duyuru yayımlanır. Buna göre bütün dindarlar etraflarındaki cadıları, dinsizleri ve günahkârları ihbar etmelidir. Tövbe eden günahkârların pişmanlıkları göz önünde tutulacaktır. İhbar samimiyetin, tövbeyse nedametin işareti kabul edilmektedir. “Cadı Avı”nın başlayacağını ilan eden bu duyuruya itibar etmeyenler, başlarına geleceklere hazır olmalıdır.

Bilinenin aksine yeniçağla bitmeyen ve yer yer, örneğin Almanya’da XVIII. yüzyıl başına kadar süren Engizisyon Mahkemeleri, yüzyıllar boyunca Avrupa’da bir dehşet iklimi yarattı. Güya Katolik dogmaları inkâr edenleri, ruhunu şeytana satan ya da şeytana tapanları ve büyücüleri yargılayan bu özel yetkili mahkemenin asli görevi, Katolik Kilisesi’nin hegemonyasına muhalefeti yok etmek ve muhalifleri “temizlemek”ten ibaretti!

Tarih boyunca ve tüm dünyada, hangi rejim altında ve hangi düzeni korumak adına kurulursa kurulsun, “özel yetkili mahkemeler”in istisnasız tümü, muhalefeti yok etmek amacına hizmet eder.

Bu, Türkiye’de de böyledir!

Kaldı ki özel yetkili hukukun, Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne bir zümrenin kendi iktidarını kurma ve muhafaza etme aracına dönüştüğünü söylemek de pekâlâ mümkündür. Ve özellikle de ceza yargısının seyri bu ideolojinin yansımalarıyla doludur!

Hatırlayalım: ‘Rejim düşmanları’nın yargılandığı İstiklal Mahkemeleri, Adalet Partililerin yargılandığı Yüce Adalet Divanı, “anarşişt/ komünist”lerin yargılandığı Sıkıyönetim Mahkemeleri, “bölücü/ terörist”lerin yargılandığı Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve neredeyse tüm “muhalifler”in yargılanabilme tehdidi ile karşı karşıya olduğu günümüz Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri…

Yine bu seyre paralel giden Hiyanet-i Vataniye Kanunu, Şeyh Sait Ayaklanması sonrası çıkarılan Şark Islah Planı, Dersim İsyanı’na katılanlar için çıkarılan Tunceli Kanunu, 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu da bunun parçalarıdır…

Cumhuriyet tarihinin neredeyse tamamı yukarıda belirttiğimiz mahkemelerle ve yasalarla doludur. Ve rejimin ilk kuruluşunda bugüne, yani 87 yıl boyunca söz konusu anlayışın düşman algısı kesintisiz devam etmektedir.

Bunun bugündeki tezahürleri ise, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nin aynı vatandaşlık statüsüne tabi kişiler farklı bir statüde ve usulde yargıladığı; KCK, Ergenekon, Devrimci Karargâh davaları ve benzerleridir…

Hatırlanacağı üzere Ataol Behramoğlu’nun ifadesiyle, “Cumhuriyet tarihinin tanıdığı ilk özel yargı kurumu İstiklal Mahkemeleri’dir.

Bu gün hiç kimse bu özel yetkili mahkemelerde yapılan yargılamaların, verilen hükümlerin adil olduğunu, hukukun evrensel kurallarına uygun nitelik taşıdığını düşünmüyor…

Gerekçe ve işlev ne olursa olsun, günümüzdeki özel yetkili ağır ceza mahkemelerinden hukukun evrensel ilkelerine uygun âdil kararlar beklemek boşunadır, havanda su dövmektir, kendini aldatmaktır.

Bu mahkemeleri her türlü muhalefete karşı bir tehdit silahı olarak kullanan ve uygulayan günümüz siyasal iktidarından demokratlık beklemek de aynı ölçüde boş bir hayaldir. Olması gereken, bu mahkemelerin ortadan kaldırılmasıdır.”

Eski Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı, CHP Denizli Milletvekili İlhan Cihaner de ekliyor: “[Özel yetkili mahkeme ile] düşman ceza hukuku yarattılar.

Düşman ceza hukuku adaleti sağlamak, maddi gerçeği ortaya çıkarmak yerine karşısında yok edilmesi gereken, insan yerine bile koymadığı şüpheliyi yaşamın dışına atılması gereken kişi olarak görür.

2005’te uygulamaya giren yasalar, daha demokratik bir ülkeyi oluşturmada araç olarak kullanılmayı bırakın, şu anda yaşadığımız korku filminin altyapısını hazırladı.”

“Örnek” mi? Alın birkaç tane…

i) Özel yetkili Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi, Çorum’da bir inşaata “Yaşasın 19 Aralık Direnişimiz Devrimci İrade Teslim Alınmaz, DEV-LİS” yazılı pankart asan iki gence ‘terör örgütü propagandası’ndan 10’ar ay hapis cezası verdi… Aynı mahkeme daha önce Ankara’da bir marketin duvarına benzer yazılar yazan genci beraat ettirmişti. Ankara’da Pursaklar ilçesinde bir marketin duvarına “Özgürlük sokaktadır, DEV-LİS, DEV-LİS Org, Faşizme Geçit yok. DEV-LİS, Tek Yol Devrim, DEV-LİS” yazdığı iddiasıyla hakkında dava açılan Armanç Yıldırım’ın terör örgütünün propagandası suçu işlendiği sabit olmadığı gerekçesiyle beraatına karar vermişti. Mahkeme kararında Emniyet’in gönderdiği bilgi notunun DEV-LİS grubuyla THKPC/Kurtuluş arasında bağlantıyı ortaya koymadığının altı çizilmişti!

ii) Uygulamaları nedeniyle eleştirilerin hedefi hâline gelen ve kaldırılmaları gerektiği dillendirilen özel yetkili savcılık yine tartışılacak bir karara imza attı. Malatya Özel Yetkili Başsavcı Vekilliği, Dünya Kadınlar Günü’nde, ölüm orucunda ölen kızının fotoğrafını taşıyan 57 yaşındaki Hatice Harman hakkında “yasadışı örgüt propagandası” yaptığı iddiasıyla 5 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açtı”!

“Örnekler” meydanda!

Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nce üretilen hukuk, “düşman ceza hukuku” olarak tanımlanan hukuk alanına girer…

Haluk İnanıcı’nın hatırlattığı gibi, “Olağanüstü yargılama her zaman birtakım düşmanlara karşı yürürlüğe konur. Bugün düşman başkasıdır, yarın siz olursunuz.”

Olup, biten buyken, buna “hukuk” falan denemez!

III) “HUKUK(SUZLUK)” MU? DEDİNİZ!

Nihayet “hukuk(suzluk)” mu dediniz! Bu ülkede her şey, İsmail Beşlikçi’ye reva görülen zulüm gibi egemen terörden başka bir şey değildir!

III.1) “HAYATA DÖNÜŞ”/ TUFAN(I)

Coğrafyamızda “Hayata Dönüş”/ “Tufan”(ı) denilen, bir katliam, hem de “cezaevleri”nde devlet eliyle yaşandı…

Cezaevlerinde F Tipi’ne geçiş için 19 Aralık 2000’de 20 ayrı cezaevinde eşzamanlı biçimde ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ yapılmıştı. 12 kişinin öldüğü ‘Hayata Dönüş’ operasyonunun 11 yıldır gizlenen planları ortaya çıktı. Planın adını ‘Tufan’ koymuşlar.

Bayrampaşa Cezaevi’nde 12 tutuklunun öldüğü, 55’inin de yaralandığı “Hayata Dönüş Operasyonu”na ilişkin, tam 11 yıl boyunca savcılıktan saklanan ‘Tufan’ adlı müdahale planı, nihayet gün yüzüne çıktı. ‘Tufan Planı’nın, ölüm orucunun bitirilmesi amacıyla Adalet Bakanlığı ile koordineli biçimde aydınların tutuklularla masaya oturduğu günlerde hazırlandığı anlaşılıyor. Dava açılana kadar isimleri savcılıktan saklanan askerî birliklerin, müdahaleden önce isim isim ve kan gruplarına kadar kaydedildiği de ortaya çıktı. Plandan yıllardır “Kamera kaydı yok” diyen askerin operasyonu görüntüye aldığı da anlaşılıyor.

“Hayata Dönüş” baskını Bayrampaşa Cezaevi’nde aralıksız 14 saat sürdü. “Diri diri yaktılar” feryadı, Hayata Dönüş’ün özeti gibiydi.

Bayrampaşa’nın C-1 koğuşunda nasıl yandığını anlatıyor Birsen Kars:

“Bomba atmak için deldikleri koğuş tavanından demir kafes içerisinde bir cisim indirdiler. Kara bir duman çıkaran bu farklı nesne nedeniyle plastik gibi eridiğimi hissediyordum. Kimyasal gazla yakılıyorduk. Üstüm başım sapasağlamdı ancak derim adeta sıvılaşmıştı. Çevremden saç ve deri yanığı kokusu geliyordu. Sonra önümde saçlar uçuşmaya başladı. Uzandım, benim saçlarımdı. Önce gaz odalarından geçirildik, sonra fırınlarda yakıldık...”

Ölenleri nasıl anlatalım? Fırat Tavuk’un bedeninin yüzde 90’ı yandı, Özlem Ercan’ın bedeni kömüre dönüştü, ailesi üç hafta kızlarının yaşadığını düşündü, acı gerçek, ancak DNA testiyle ortaya çıkabildi…

Bunları bilmeyen, görmeyen var mı?

“İyi de hukuk” nerede?

Çağdaş Hukukçular Derneği(ÇHD) üyesi avukatlar, 19-22 Aralık 2000’de yapılan operasyonla ilgili 10 yıl sonra açılan davada, ortaya çıkan Tufan Harekât Planı’nda adı geçen ordu mensupları ve askerler hakkında suç duyurusunda bulundu. Askerlerin, “kasten öldürme”, “işkence”, “eziyet”, “kasten yaralama” suçlarından yargılanması istendi.

Yine ÇHD, “Hayata Dönüş” operasyonunda 39 er dışındaki sorumlular hakkında takipsizlik kararı veren Eyüp Cumhuriyet Savcısı Ali İhsan Demirel hakkında Bakırköy Adliyesi’nde suç duyurusunda bulundu.

Avukat Oya Aslan, “Dokuz yıldır soruşturmayı yürüten Demirel, operasyonların gerçek sorumlularını bildiği hâlde bunlar hakkında herhangi bir girişimde bulunmadı” dedi...

Ortada “tık” yok!

“Unutmayacağız. Ne devletin bu katliamını ne de devletle suç ortaklığına gönül indiren zevatı,” diyen Yıldırım Türker’in işaret ettiği üzere:

“O dönem yaşanana katliam dediğimiz için, (“Devlet katliam yapmaz” gerekçesiyle) alınan cezalar yanımıza kâr kaldı. Operasyonu planlayıp yönetenler ne oldu dersiniz? Dönemin İçişleri Bakanı, Adalet Bakanı, Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü başta olmak üzere bu operasyonun planlamasında ve icrasında görev alanlar bırakınız yargılanmayı, ödüllendirildiler.

Sözgelimi Ali Suat Ertosun, dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in önerisi üzerine, bu operasyondaki büyük katkısı nedeniyle bakanlar kurulu kararı ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in onayı ile ‘Devlet Üstün Hizmet Madalyası’yla ödüllendirildi.

Daha sonra da Ali Suat Ertosun’un önlenemez yükselişi HSYK üyeliği ile perçinlenecekti.

Kanlı katliam operasyonundan birinci derece sorumlu bir muhterem olarak yargının zirvesine oturtulmuştu”![7]

16 Eylül 2011, Ankara.

N O T L A R

[1] Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi’nin 17 Ekim 2011 tarihinde düzenlediği “Uluslararası İnsan Hakları Örgütleri ve Aydınlar İsmail Beşikçi için Ankara’da” başlıklı sempozyumun “İfade Özgürlüğü, Yargı ve Hukuk” başlıklı oturumda yapılan konuşma.

[2] John Osborne.

[5] Ömer Şan, “Hayır Diyen Başka Yere”, Cumhuriyet, 26 Haziran 2011, s.9.

[6] “Askeri Mahkeme’ye Göre JİTEM Yokmuş!”, Birgün, 3 Eylül 2011, s.7.

[7] Yıldırım Türker, “Hakikâte Dönüş”, Radikal, 10 Nisan 2011, s.21.

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006