Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Emir Bedirhan’ın Cizre-Bothan direnişini doğru okumak -2/Sait ÇETİNOĞLU
Sait ÇETİNOĞLU

NEWROZ



 

 

Bu yazı dizimizde Kürtlerin siyasi oluşumuna dikkat çekmek istediğimizden bu sorunlu ilişki sürecine biraz daha odaklanmamız gerekir.

Amasya antlaşması sonrası sürece bakarsak doğası gereği süreç Kürtlerin aleyhine gelişir. Amasya antlaşması dolayısıyla Osmanlı-Kürt ilişkisinin pragmatik ve Kürtler açısından sorunlu olduğuna Kardam da katılmakta ve antlaşma sonucunu şu sözlerle yorumlamaktadır: “Amasya anlaşmasının ürünü olan bu idari düzenleme, tam ve kısmen özerk olan Kürt beylikleri konusunda Osmanlı’ya iki im­kân sunuyordu. Bunlardan birincisi, Kürdistan'ın geleneksel yöne­tici ailelerini güçlendirerek kontrol etme imkânıydı. İkincisi ise, Kürdistan'ın yönetici ailelerini böylece kendisine bağımlı hale geti­rip, onlar eliyle tanımış olduğu özerkliği her fırsatta alabildiğine tırpanlayabilme imkânıydı.”[1]

Ayrıca bu antlaşma Kürtler arasında yıllara sâri ve günümüze kadar gelen bir bağımlılık ilişkisi yaratmış ve bağımsız bir iradenin gelişmesini önlemiştir: “Kürt mirleri Yavuz ve Kanuni döneminde yapılan antlaşmalar gereği pek çok sorunu kendi aralarında çözebilecek iken dahili husumetlerin çözümünü dahi Dersaadet’e taşımışlardır”[2]

Ehmedé Xani’nin Mem u Zin deki feryadı boşuna değildir:

 

"Ez mame di hikmeta Xwede da

Kurmanc di dewleta dine da

Aya bi çi weche mane mehrum

Bilcimle ji bo çi mane mehkum”

 

Ben Allah'ın hikmetine şaşakaldım

Kürtler dünya devletinden

Acep ne sebeple kalmışlar mahrum

Hepsi birden niçin olmuş mahkûm”

 

Ayrıca şu da unutulmamalıdır ki bu antlaşmayı zorlayan Osmanlı’dır ve egemen kendine uygun koşulları oluşturmanın peşindedir. Koşulları üstün güçler dikte ettirmiştir. Karşılıklı iki eşit tarafın eşit iradesinden doğan bir antlaşma değildir. Hatta antlaşma bile saymamak gerekir. Üstün güç sorumlulukları belirlemiştir. Bu bakımdan bu özerkliği abartmamak ve yüceltmemek gerekir. Aslında gerçekte olanın Kürdistan’ın birinci fethinin gerçekleştiği anlaşılmalıdır: “Zaman zaman, Osmanlı’nın Kürt beyliklerine tanıdığı özerkli­ğin 19. yüzyıla kadar pürüzsüz işleyen bir devr-i saadet dönemi gibi sunulduğu oluyor ki, olgular bu yargıyı tekzip etmektedir. Özerklikleri bazen bağımsızlık sınırına varan büyük ve güçlü Kürt beyliklerinin varlığı Osmanlı’nın arzulayabileceği bir durum ola­mazdı. Ama buna başlıca iki nedenle katlanmak zorundaydı. Bu nedenlerden birincisi, bölgenin İran'la sınırdaş olmasıydı. Kendile­rini güvende hissetmeyen Kürt beyleri her zaman aşiretleriyle bir­likte İran'a geçebilirler, hatta Osmanlı’ya baş kaldırarak yörelerinin İran toprağı olduğunu ilan edebilirlerdi. İkinci neden ise, bölge­nin o günkü teknolojiyle doğrudan yönetilmeye imkân vermeye­cek kadar sarp dağlarla kaplı olmasıydı.”[3]

Bu özerklik özellikle 1834-1847 arası yoğun direniş ve savaş dönemi ve Osmanlı Devleti’nin Tanzi­mat'ın ilanıyla yürürlüğe koyduğu yeni politikalar neti­cesinde tamamen ortadan kalkmış, etkileri ise 1847'de bastırılan direniş sonrasında "Kürdistan’ın yeniden fet­hi" anısına ku­rulan Kürdistan Eyaleti’nin 1867'de Diyarbekir Eyaleti’ne çevrilmesi ile bu dönem resmen son bulacaktır.

Bu bağımlı ilişki ve sürecin, Kürtlerin siyasi yaşamının olgunlaşmasını engellediğini rahatlıkla söylemek mümkündür.

Siyasi birliğin ve olgunluğun olamayışı kolay yutulmasına ve istenildiği şekilde yoğrulmasına sebep olmuştur. Hagop Şahbazyan bu olguyu şu kelimelerle ifade eder: “Osmanlı İmparatorluğu fetihlerine adım adım başladı. İlk önce Erzurum'a, oradan da diğer bölgelere, kaleleri ve Ala-atin'in evini de yıkarak Kürt prensliklerine son verdi. Onlar artık soylarını suikast ve gizlilik içinde devam ettirdiler. Or­tam müsait olduğu zaman ortaya çıktılar. Yani Kürtler, hü­kümranlıkları bir yerde silinse dahi, bir başka yerde ufak ufak, birbirinden ayrı, olarak ortaya çıkıyorlardı.”[4] Ve Hagopyan ekler: Sayısız akıncı beyleri Kürt soyları içinde türer. Birbirlerinin işini baltalamak işini ve çalışan halkın elinden kazancını almak için varlar.”[5] Osmanlı idaresinde Kürtlere tetikçilik görevi düşmüştür. Bu Hamidi dönemde Hamidiye alaylarıyla daha belirgin bir hal alacak, İttihat Terakki döneminde aşiret alaylarına, kimi yerde el-hamsin milis alaylarına dönüşerek Ermeni soykırımının tetikçiliğini yerine getireceklerdir.

Osmanlı-Kürt antlaşmasının sonuçları bölgenin otokton halkları için ölümcüldür: “Kürtler Anadolu yüksek platosu ile Toroslar'ın güneydeki etekleri arasındaki uzun kuzey-güney göçlerini yeniden başlatmışlar ve nihayetinde Ermenileri bu bölgelerden çıkartmakta anahtar rol oynamışlardı[r].”[6]

Ayrıca bu olgunun uluslararası arenadaki siyasi sonucu da Kürtlerin tecridi ve parçalanmasıdır. Müslüman Kürtlerin Ezidilere, Nasturilere[7] ve Ermenilere karşı savaşları bu süreç boyunca Kürtlerin uluslararası destekten yoksun kalmalarına neden olduğu gibi Bedirhan Bey’in Nasturi soykırımı, 1920’lerde yeni dünya düzeni kurulurken, Kürtlerin dikkate alınmayarak Kürdistan’ın parçalanmasıyla sonuçlanmasına neden olacaktır.

Burada bir parantez açarak Bedirhan Bey’in Nasturi soykırımına değinelim; Kürtlerin ve Kürdistan’ın kaderinde etkili nedenlerinden biri olan bu katliam biraz daha açılmasında yarar vardır. Katliam Süryani kaynaklarında şu satırlarla özetlenir[8]:

Özellikle 19. yüzyılda orta ve kuzey Mezopotamya'nın büyük bir bölümünde, mirlikler yönetimi geliştirildi. Osmanlı İmparatorluğu'nun vali ve askeri komutanlarına bağlı Kürt ve Süryani nüfusunu yöneten bu mirler, devlet için vergi ve asker toplamakla görevliydiler. Çünkü imparatorluğun memurları kırsal alanlara dağılmış aşiretlerden direkt vergi toplayamıyor, vergiler mir ve aşiret reisleri tarafından toplanıp devlete aktarılıyordu. 1820'lerde mir yönetim biçimi giderek kurumlaştı ve belli bir yerel-iktidar niteliğini kazandı. Değişik aşiret reisleri arasında ittifaklar kuruldu. Diyarbakır vilayetinde Cizre sancak beyi Bedirhan Bey önderliğinde Kürt aşiretlerinden bir yönetim gelişirken, Hakkari dağlarında Mar Şemun önderliğinde Süryani aşiretlerinin de otoritesi ve gücü gelişti. Bedirhan Bey'in ailesinin Osmanlı sultanlarıyla ilişkileri geçmişten beri çok iyiydi. Partik Mar Şemun ise son dönemlerde cizye vermemekle, sultanlara karşı itaatsizlikle itham ediliyordu.

1840 yılına kadar Hakkari ve etrafında yaşayan Doğu Süryanileri ile Kürt aşiretleri arasındaki ilişkiler iyiydi. 1842 yazında Amerikalı misyoner Dr. Grant, Doğu Süryanilerinin Tiyari bölgesinde yer alan Aşita'da büyük bir misyoner merkezinin yapımına girişince, bölgedeki Kürt ağaları bu gelişmelerden rahatsız oldular. Bu yüzden Doğu Süryani aşireti Tiyari ile Hakkari Kürt Beyi Nurullah Bey arasındaki ilişkiler bozuldu. Tiyari aşireti Nurullah Bey'e itaat etmeyi reddederek, bir Kürt köyüne saldırdı ve onlarca insanını öldürdü. Bunun üzerine Nurullah Bey, Cizre beyi Bedirhan Bey'den yardım istedi. Bedirhan Bey durumu padişaha bildirdikten sonra denetimindeki Han Mahmud, Artuşi kabilesi, İsmail Paşa, Tatar Ağa ve Hakkari emirinin desteklerini alarak, on bin kişilik bir güçle Doğu Süryanilerine yöneldi.

1843 baharında Bedirhan Bey'in güçleri ilk başta Diz bölgesini ele geçirdiler. Burada Patrik Mar Şemun'un kız kardeşini kaçırarak annesini öldürdüler. Mar Şemun'da Musul'a kaçarak İngiliz konsolosluğuna sığındı. İki buçuk gün süren bir çatışma sonucunda, Bedirhan Bey Doğu Süryanilerinin gücünü dağıtarak, birçoğunu öldürdükten sonra, bölgedeki denetimi eline geçirdi. Doğu Süryanilerinin bazıları Musul'a kaçarken geriye kalanları da Bedirhan Bey'e cizye ödemeyi ve itaat etmeyi kabul ettiler. Cizre'ye dönen Bedirhan Bey beraberinde birçok esir ve ganimet götürdü. Bedirhan Bey'in bu harekatı karşısında İngiltere ve Fransa elçi ve konsolosları aracılığıyla Osmanlı hükümetine memnuniyetsizliklerini bildirerek, özellikle esir alma olayını ayıpladılar ve Doğu Süryanilerinin korunması konusunda baskı yaptılar. Osmanlı ise Bedirhan Bey'in devlete yaptığı hizmetlerinden dolayı Diyarbakır, Erzurum, Şam ve Musul valilerine emirler göndererek, Bedirhan Bey'e güvenlik desteği verilmesini istedi. Osmanlı yönetiminin aldığı esirleri geri vermesini istemesi üzerine Bedirhan Bey, Eylül 1843'te hemen hemen bütün esirleri serbest bıraktı. 19 Eylül 1846 tarihinde Bedirhan Bey tekrar etrafında topladığı birçok Kürt beyiyle ittifak yaparak. Doğu Süryanilerinin Thuma ve Tiyari bölgelerine karşı saldırıya geçti. Osmanlılar Bedirhan Bey'in bu saldırısına da göz yumdular. Çal, Sinyancı ve Çobi kazaları savaş meydanına dönüştü. 1843 yılınkinden çok daha şiddetli olan bu saldırıda yaklaşık 20.000 Süryani öldürüldü. Patrik Mar Şemun Urmiye'ye kaçmak zorunda kaldı. Amerika, İngiltere ve Fransa bu katliamı protesto ederek, Osmanlılardan Bedirhan Bey'in cezalandırılmasını istediler. Bunun üzerine Osmanlı güçleri Bedirhan Bey'in üzerine giderek, onu esir aldılar ve Girit adasına sürgün ettiler. Bedirhan Bey'den sonra Hakkari bölgesinin yönetimi izzettin Şer'e verildi. Osmanlı yönetimi duyduğu güvensizlikten dolayı, beylikten aldığı İzzettin Şer, Kırım Savaşı esnasında Rusların tarafını tuttu. Kırımda Türk-Rus savaşı başlayınca İzzettin Şer 1854 yılında ayaklandı. Bu ayaklanmada Doğu Süryanileriyle işbirliği sağlayan İzzettin Şer, Musul ve Bitlis'i ele geçirdi. İzzettin Şer ile birlikte hareket eden Doğu Süryanileri, 1877 yılına kadar önemli bir olayla karşılaşmadılar. Ayaklanmayı bastıran Osmanlı yetkilileri, Doğu Süryanileri ile ilişkilerini düzeltmek için yoğun olarak yaşadıkları bölgede bir kaza merkezini oluşturarak, kaymakamlık görevine de Patrik Mar Şemun'un yeğeni Davut'u getirdiler. Bu durum Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla değişti.

Nasturi Soykırımı Batı güçlerinin bölgedeki temsilcilerinin gözleri önünde cereyan etmiştir. Olayları günü gününe rapor ederler. Bu raporları yazanlardan bölgede kazılar yapan daha sonra elçi olarak gönderilen arkeolog Layard Katliamı “Aşita'nın üzerine ansızın çö­ken baskınla gelmişti ölüm. Orada yaşayanların büyük bir bölü­mü, köyün en küçük izini bile silmeyi kafasına koyan Kürt öfke­sinin kurbanı olmuştu”[9] sözleriyle özetler. Layard’ın raporları da değerli ve ünlüdür: "Burada, Bedirhan'ın 1843 yılında Tiyari bölgesine baskın ya­parak, soğukkanlılıkla bölge sakinlerinden 10.000 kişiyi aşiretine öldürttüğünü ve çok sayıda kadın ve çocuğu köle olarak satılmak üzere götürdüğünü, eklemem gerekiyor. Ama belki bu esirlerin büyük bir kısmının Sir Stratford Canning'in insan dostu olması ve soyluluğu sayesinde kurtulduğu herkes tarafından bilinmiyor. Can-ning Babiâli'ye başvurarak, hükümetin Kürdistan'a bir müfettiş göndermesini sağladı. Müfettiş, Bedirhan'ın ve diğer Kürt aşiret re­islerinin alıp götürdükleri esirlerin serbest bırakılmasını sağlamak için onlarla görüştü. Ayrıca Canning de bu Kürt beylerine önemli miktarda para verdi. (....) Bu köydeki perişanlığı ve ıssızlığı, hiçbir yeşertisi olmayan bir çöle benzediğini anlatarak okuyucuyu yormak istemiyorum. Köyde yeniden yapılan ilk bina olan ve enkazların arasından yavaş yavaş yükselen damsız bir kilisenin avlusundan atlarımızla geçtik (1846). Mezarların arasında halılarımızı yaydık. Malik ve diğer katliamdan kurtulanlar gündüzleri ağaçların altında otu­ruyorlar, geceleri ise Zab'ın kıyısında ağaçtan yaptıkları, içi kurumuş ot ve samanla döşenmiş yataklarında geçiriyorlardı.”[10]

Katiama tanık olan İngiliz misyoneri G. P. Badger de raporlarında Bedirhan Bey’in sebep olduğu yıkımı nakleder: “Patrik'in ikinci bir saldırıdan korkması doğruydu ve bu saldırı çok geçmeden gerçekleşti. Müttefik Kürt aşiretleri Tiyari'nin Diz yöresini bastılar. Zab suyunu geçerlerken kuvvetli bir savunmayla karşılaştılar, ama sayıları Kürtlerden az olan Nasturiler çok geç­meden geri çekildiler ve vahşi saldırganlar köyleri yaktılar, köy sakinlerini öldürdüler ve her tarafı yakıp yıktılar. Kürtlerin ne kadar barbar olduğunu aşağıda verdiğim gaddarlık örneği gös­termektedir: Mar Şamun'un yatalak annesi Diz'de esir edildi. En ağır işkencelerden geçirildikten sonra, gövdesi iki parçaya ay­rılarak Zab suyuna atıldı ve Kürtler "Oğluna onu nasıl bir kaderin beklediğini söyle" diye bağırıp, çığlıklar atıyorlardı. Bu ikinci saldırıda çok sayıda kadın ve çocuk esir alındı ve Ce­zire bin Ömer'de satılmak üzere gönderildi. Yollanan kadınların ve çocukların bir kısmı esir pazarında satıldı, bir kısmı da hatırı sa­yılır Müslümanlara armağan edildi. Erkeklere hiç acınmadı, ba­zıları kaçarak hayatlarını kurtarabildiler. Çoğu, geçit vermez dağ­lara kaçtılar, diğerleri Aşağı Pervari'ye kaçtı, ama onları kaçtıkları yerlerde de aynı akıbet bekliyordu.”[11]

Kardam da soykırım olduğundan kuşku duymadığı katliamlara dikkat çeker, özellikle ikinci katliamı Sonun Başlangıcı başlığı altında inceler. İkinci katliam her ne kadar Bedirhan Bey’in, Osmanlı’ya gözdağı vermek istemesinde kabak Asuri/Nasturi’lerin başına patladıysa da Osmanlı’nın Bedirhan üzerindeki hareketini hızlandırır. Bu bakımdan ikinci katliam Bedirhan Bey’in sonunun başlangıcıdır. “Bedirhan Bey 1843 Haziran’ının sonunda, kendi ifadesiyle, 9 bin kadar Kürt askeriyle Nasturilere karşı bir katliam düzenler. Bugü­nün kıstaslarıyla eksiksiz bir soykırım olan bu saldırıda, İngiliz kaynaklarına göre, yaklaşık 10 bin Nasturi katledilir, sağ kalanlar arasından esirler alınır. Binlerce Nasturi canlarını kurtarmak için yığınlar halinde Musul'a sığınır. O tarihte, 1839'daki Nizip savaşında uğradığı bozgunun yara­larını henüz saramamış olduğundan, Osmanlı’nın bu katliamı ön­leyebilecek gücü yoktu. O koşullarda, kontrol edemediği iki gücün -Kürtler ile Nasturilerin- birbirlerini kırmaları işine bile geliyordu… Nasturi katliamı kısa erimde, Bedirhan Bey'e Osmanlı karşı­sında önemli bir avantaj sağlar. Bu saldırıyla elde ettiği "başarı" ona Kürdistan'da, belki kendisinin bile beklemediği kadar büyük bir prestij kazandırır; diğer Kürt beyleri ve ulema üzerindeki otori­tesini pekiştirip perçinler. Ünü Osmanlı sınırlarının ötesine taşar. Osmanlı’nın yüzyıllardır egemenliği altına alamadığı ve bulundu­ğu bölgede önemli bir güç odağı olan Nasturileri ezip itaat ettir­mesi, Erzurum valisi Halil Kâmili Paşa'nın işaret ettiği gibi, özel­likle İran nezdindeki ağırlığını artırır. Ama bunlar kalıcı, yürüte geldiği mücadeleyi başarıya ulaştırıcı kazanımlar değildir. Tersine, önce 1843'teki bu birinci katliam, ardından 1846 sonbaharında dü­zenlediği ikinci katliam 1847 yılındaki yenilgisinin belirleyici vesi­lesi olur. Hem birinci ve hem de ikinci katliamın ardından İngiltere ile Fransa'nın Bedirhan Bey'in derhal tasfiye edilmesi konusunda Osmanlı üzerindeki ağır baskıları Bâb-ı Âli'yi tersi durumda belki de çok daha uzun bir süre göze alamayacağı bir askeri operasyona girişmek zorunda bırakır. Nasturi katliamlarının sonucunda, Bedirhan Bey'in liderliğinde yürüyen Kürt direnişi bütün Hıristi­yan dünyasının hedef tahtası haline gelir. Bu durum, Lazarev'in deyimiyle, Kürt hareketinin zayıflatılması açısından, Bâb-ı Âli'nin eline arayıp da bulamadığı fırsatı verir.”[12]

Layard’ın ikinci katliam ile ilgili satırları şöyledir. “Ben Musul'a döndükten birkaç gün sonra, Tayyar Paşa'nın felaketi önleme girişimlerine karşın, Bedirhan Bey Tiyari dağlarından geçe­rek yaptığı seferde, önüne gelen aşireti haraca bağlayarak, talan ede­rek Thuma'ya girdi. Meliklerin öncülüğünde savaşan Thuma bir süre direniş gösterdi ama sayıca üstünlük karşısında sonunda düştü. Kimse ayırt edilmeksizin yeni bir katliam daha yapıldı. Kadınlar şe­fin önüne getirildi ve büyük bir soğukkanlılıkla öldürüldüler. Kaç­maya çalışanların kafaları uçuruldu. Sayıları üç yüzü bulan kadın ve çocuklar, Baz'a kaçmaya çalışırken acımaksızın kılıçtan geçirildiler. En güzel köyler, bahçeleri ile birlikte yakılıp yıkıldı, kiliseler yerle bir edildi. Hemen hemen nüfusun yarısı bu çılgın Kürt beyinin öfkesinin kurbanı oldu. Bunların arasında meliklerden birisi ve Kaşa Bodaka da vardı. Bu iyi yürekli papazla birlikte Nasturi ruhban sınıfının en bilgili adamı Kaşa Oraha ve bir zamanlar Keldani Papazlığı içinde hep varolan coşku ve ilimden pay almış son kişi olan Kaşa Kana da öldürülenler arasındaydı. (...) Bedirhan Bey Thuma'dan çekildikten sora, nasılsa sağ kalmış olan birkaç köylü harap olmuş köylerine döndüler ama bu sefer de onların seferden önce gizlenmiş para ve al­tınların yerini bildiklerini düşünen Nurullah Bey çöktü üzerlerine. Birçoğu uygulanan işkenceler altında can verdi”[13]

“Musul valisi Tayyar Paşa'nın bildirdiğine göre, Bedirhan Bey'in askerlerinin sayısı, 1843 katliamındaki kadar, yani 10.000 civarın­dadır. Fransa'nın Musul konsolosluğunun Dersaadet'e ulaşan bir yazısına göre, "Bedirhan Bey erkek, kadın ve çocuk 20.000'den faz­la insan katletmiştir."17 Bu rakam üç yıl önceki katliamda öldürü­lenlerin iki katıdır. Katliamın hemen ilk günlerinde, 29 Eylül 1846 günü, Mar Şamun valiliğe haber vermeden Musul'dan kaçar ve iki hafta ka­dar sonra, "Amediye kazası dağlarında bulunan Bervvari aşireti ta­rafına firar ederken orada bulunan zaptiye askeri tarafından görü­lüp yakalanarak" Musul'a getirilir.[14]

Kürdistan bu trajediyi yaşarken diğer mir aileleri gibi Bedirhan Bey ailesi de bundan nasibini alacaktır[15]. Ancak Osmanlı’nın Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa ile Nizip’te tutuştuğu savaşın sonunda aldığı yenilgiyle Kürdistan’ın Fethi kesintiye uğrar. Osmanlı kendini topladığında kaldığı yerden başlayacak, Kürdistan’da mir ailelerinin tamamını tepeleyip her şeylerine el konarak sürgüne gönderecektir. Mir aileleri için artık Kürdistan’a dönmek hayaldir. Bir kısmı rütbe alarak Osmanlı’ya hizmet ederler. Bu durumu Bedirhan Bey’in torunu nakleder: “Kürdistan'a dönmenin tüm imkanları, Bedirhan aile fert­lerinin elinden alınmış, tüm yollar kesilmiş, başlarına gelen­lerden sonra sürgün oldukları İstanbul'da eğitimlerini tamam­layıp Osmanlı’nın devlet işlerinde memur ya da çeşitli kade­melerde yönetici olarak çalışmak durumunda kaldılar.”[16]

Burada şunu unutmamak gerekir ki bu fetih sürecinin en sadık yardımcıları Kürt mirlerinin bizzat kendileridir. Bedirhan Bey de bunlardan biridir. Osmanlı askeri danışmanı Moltke mektuplarında bunları ayrıntılı olarak anlatmaktadır. Said Bey Kalesinin kuşatmasında Bedirhan Bey de yer almaktadır: “Yanıma Kürt kılavuzlar alarak bu tepeye tırmandım. Ancak akşam geç ve son derece yorgun bir durumda Bedirhan Bey'in yanına döndüm. Bu beyin kara keçi kılından çadırı, köpürerek akan bir dağ deresinin kıyısına kurulmuştu. Büyük bir ateşte, küçük küçük doğranmış koyun eti parçaları kebap yapıldı. Karşımızda 40-50 kadar Kürt, uzun tüfekleri, kamaları, ta­bancaları ve bıçaklarıyla, üstlerinde kendilerine özgü ve çok ya­kışan ulusal giysileriyle ayakta duruyorlardı. İleri gelenleri yer­de bağdaş kurmuş oturuyordu. Çevremizde nöbet ateşleri alev alev yanıyordu.”[17]

Kürtlerin bu fetihe yardımcı olmaları kendilerine bir şey kazandırmamaktadır. Moltke bu aşağılamayı şu kelimelerle resmeder: “Kale kapısının altında yaralı kardeşini taşıyan bir Kürde rastladık. Zavallı bacağından vurulmuştu. Onu taşı­yan kardeşi gözleri dolu dolu olarak, kardeşinin yedi gündür bu acıyı çektiğini anlattı. Cerrahı çağırttım. Anlamsız bir şey istedi­ğini anlamıyor musun der gibi, her gelişinde sesini daha da yük­selterek Evet ama Kürt bu! dedi durdu.”[18]

Osmanlı güçlü mirleri yanlarına alarak diğerlerini tepelemektedir. Bunu yaparken yanındaki mirin bir sonraki merhalede sıranın kendisine gelip gelmediğini düşündüğünü bilmiyoruz: “En önemli beyler, Reşit Paşa'nın yenilgiye uğrattığı Ravenduz Bey. Şimdi bizim yanımızda çarpışan Bedirhan Bey. Az ön­ce kalesi alev alev yanan Sait Bey. Babıâli'nin paşalığa yükseltti­ği, fakat bağlılığı kuşkulu olan Akkâlı İsmail Bey.”[19]

Kürt güçleriyle Kürtler tepelenmektedir ve Kürtlerin kıymeti harbiyesi yoktur. Sait Bey tepelendikten sonra Moltke sayım yapar: “Yaralı pek azdı, bunların büyük bir bölümü de Kürtlerdendi, bunlar da kayıptan sayılmıyordu. Şimdi bir yıkıntı yığınından başka yanı kalmayan küçük bir dağ hisarının ele geçirilmesi, padişah için önem verilecek bir şey değildir. Ama burası Babıâli'ye karşı direnme eyleminin merkez noktalarından biriydi. Sait Bey'in yola getirilmesinin bu bakımdan ne kadar önemli olduğu, şimdi hiç zaman geçirme­den, iki tam Redif taburu oluşturmak için asker toplamaya giri­lişi göstermektedir.[20]

Moltke, Garzan harekatını da ayrıntılı anlatır. Osmanlı’nın önderliğinde Kürtler Ezidilerin üzerine köyleri yaka yaka “Allah, Allah” sesleriyle saldırmaktadırlar: “Köy hemen tutuşturuldu… Yürüyüşte birkaç köy daha tutuşturuldu… Askerler oradan ganimetlerle döndüler… Kürtlerin sessiz acısı, kadınların umutsuz çığlıkları yürekleri parçalıyordu… İnanılmayacak kadar tutak alındı… Ganimet hırsları onların cesaretlerini kamçılayan büyük bir etken olmuştu. Çünkü düşmanları yezidiler yani şeytana tapanlardı.”[21]

 

Dış talan olanakları kalmayan Osmanlı’nın iç fethi olarak anlaşılması gerekli bu merkeziyet adı altında Kürdistan’ın fethi ile Kürdistan’a istenilen koşullar oluşturulmuştur. “Bu koşullar altında ikmal tamamen Kürdistan'a yüklendi­ği için asker toplama, devlet güçleri tarafından köylere baskın yapmak biçiminde olmaktadır. Öyle köyler vardır ki, içinde genç ve çalışabilir insan kalmamıştır. İnsan bu adam avcılığını görme­li, bu elleri bağlı ve öfke dolu… [B]u halkın ruhunda nasıl kendine karşı tam bir nefret uyan­dırdığını anlayabilsin. Günümüzdeki bu dertlere, gelecekte, ger­çekte çok olmayan Müslüman nüfusunun azalması, ulusal ser­vetin tükenmesi ve onların geldiği kaynakların tamamen kuru­ması da katılacaktır.”[22]

 

Kürdistan herhangi bir batı sömürgesinden farksızdır. Moltke durumu ayrıntılı bir şekilde resmeder. Kürdistan’da av vaktidir: “Nizamiye askerlerinin yarısını da yeni askerler oluşturuyordu. Ölüm oranı o kadar yüksekti ki, burada bulunduğumuz süre içinde piyadenin yarısını toprağa gömmüştük: Bütün bunların yerini doldurma işi şimdi Kürdistan'a yükleniyordu. Köylerde halk dağlara kaçıyordu. Yakala­nanlar, çoğu zaman çocuklar ve sakatlardı. Bunlar da elleri bağ­lı olarak getiriliyorlardı. Subayların dillerini bilmeyen bu Kürt askerler, tutsak işlemi görüyorlardı.”[23]

 

Bu bölüm sonunda rahatlıkla kısaca Tarihi Ermenistan veya bugünkü Kürdistan Kürtlerin eliyle fethedilmiştir diyebiliriz. Ancak bu fetih de yıllara sâri olacak Kemalist rejime uzanacaktır Hans-Lukas Kieser, sürecin acılı kanlı yanına vurgu yaparak günümüze uzatır: “İslahat, yeniden düzenleme ve reformlar, 1830’lu yıllar­dan beri Osmanlı İmparatorluğu'nun Kürt ve Ermeni bölgelerinde yaşadığı sorunlarla ilgili olarak hem Osmanlı Devleti, hem de Avrupa devletler topluluğu tarafından dile getirilen temel kavramlardı. Ancak barış gerçekleşmekten çok uzak­tı: Savaşlar, pogromlar, kültürel yıkım ve soykırım, bu bölge­ye uzun vadeli olarak damgasını vurmuştu. Barışı inşa etme inşatları birkaç kez elden kaçırılmıştı. Katılımcı bir düzeni sağlamak için yapılan kaynaştırıcı girişimler, merkezî devlet ile yerel söz sahiplerinin iktidar paylaşımına gösterdikleri di­renişten, bölgedeki dinî ve ulusal toplulukların yüksek beklentilerinden ve genel emperyalist havadan ötürü başarısızlığa uğradı. Barışı sağlama ve uygarlaştırma adı altında Dersim bölgesindeki son Kürt-Alevi özerkliğinin kanlı bir şekilde or­tadan kaldırılması, Ermenistan'ın ve Kürdistan'ın yüz yıl önce başlatılan iç fethine 1938'de konulan son nokta oldu. Bu ta­rihten sonra Türkiye'nin başkenti doğrudan bu bölgeler üze­rinde hüküm sürmeye ve her türden etnik-kültürel çoğulcu­luğu baskı altında tutmaya başladı. Eski Yugoslavya için 2000 yılında harcanan uluslararası barış çabalarında geçerli olan et­nik birlikte yaşam kriterlerine göre, söz konusu iç fetih yüzyılı çok fazla kurban alan ve hiçbir şekilde refah getirmeyen bir başarısızlık tarihidir. Savaşlar arası dönemin otoriter dev­let, önderlik ve ulusal homojenlik gibi fikirlerini yansıtan ve bugüne kadar Türk tarihinin tablosuna damgasını vuran kri­terlere göre, 1938 yılında Kürdistan'ın askerî ve idari olarak tüm bölgeyi kapsayacak şekilde boyunduruk altına alınması uzun süreli, ama başarıyla sonuçlandırılmış devlet girişimi görünümü sunmaktadır.”[24]



[1] Ahmet kardam,56

[2] Sinan Hakan, Osmanlı arşiv Belgelerinde Kürtler ve Kürt Direnişleri, Doz Y. 2007, s 20

[3] Ahmet Kardam 57

[4] Hagop Şahbazyan, Kürt-Ermeni Tarihi, çev. Ferit M. Yüksel, Kalan Y. 2002, s 65

[5] Hagop Şahbazyan, Kürt-Ermeni Tarihi, s 66

[6] Reşat Kasaba, dünya, İmparatorluk ve Toplum, çev. Banu büyükal, kitap y. 2005,s 171

[7] [B]u dağlar 1843'te, Bedir Han Bey'in yapt

Sosyalist Mezopotamya© 2006