Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Devletin yeni dili /Hasan FIRAT
Hasan FIRAT

NEWROZ



 

Türkiye’de kilitlenen çok sayıda sorun var. İlk sırada Kürt sorunu geliyor dediğimiz zaman, sanki yaşanılan an’a kadar güneş görmemiş ilk tespit hallerine, yüklenecek her türden methiye, aslında bir “hiçi” anlatıyor. Neden “hiç”? Çünkü; Kürt büyük problemi, artık çok görünen, mücadelesiyle, talepleriyle kendini görünür kıldıran, yüzlerce, binlerce emare ve diğer kanıtlarla yüklü. Ödenmiş ağır bedeller, mücadelenin kazanımlarını korumak, üstüne artılar eklemek için, bedel ödemekte sakıncasız davranmakta olan milyonlarca gönüllünün varlığı, neden “hiç” formülüne vurgu yaptığımızı anlatır.

Fakat toplamda bu paragrafın tüm çözümü de tek başına “hiçi” anlatmanın ötesine gitmez. Neden böyle bir seyir takibindeyiz? Sorunu biliyor olmak, ya/ya da sorunu adlandırıyor olmanın kendisi de bizi ancak birkaç durak yola koymuş olur.

Sorun ne kadar, hangi sınırlar içinde biliniyor? Toplumsal temsiliyet, sınıfsal konumlanış itibarıyla, herkesin penceresinde “Kürt” sorunu vardır. Türk aydın, liberal algısında meselenin nasıl adlandırdığı ile ortalama Türk halkı -etnisite- arasında meseleye gösterilen tolerans diyelim, hayata tezat yansır.

Şimdiki zamanda, Türk devlet yapılanmasının yeni döneminde, özelikle 12 Eylül 2010 referandumundan sonra, sınıflar mevzilenmesi aslolan, toplumsal zeminine oturdu. Dünün askeri, Kemalist bürokrasisi, eski egemen laikçi burjuvazi ile yeni İslam lafzından keramet bulmuş burjuvazi, ki daha çok yüksek hacimli ticaret ve rantiyeyi temsil ediliyor olsa da egemenliğin, karların paylaşımında ortaklaştılar. Burjuvaziye, egemen Türk devletine, toplumsal egemenlik rüşveti karşılığında, burjuvaziden, vesayet devletinden alınan siyaset erki, siyasi iktidar görece “özerk” bir ele verildi. Anlaşıldı ki askeri, ceberut devletlu siyaset erkinde, egemenliğin sağladığı, toplumsal, iktisadi kar marjı ile mutabık kalmış toplumsal zemine yayılan, yeni devlet paylaşımında rantiye, kar toplamının daha avantajlı olduğu görüldü. 3 yerine 5 lot alan, yıl sonu temerrüt dağıtımından, aslan payı kendisine düşen askeri cihet için karlı olan bugündür.

Devletin yeni teşekkülü, yeniden dizayn edilmesi üzerine kartlar da doğal olarak duruma uyum sağlayacak. Düne kadar tutturulan söylem dili, bu güne karşılık vermediğinden / veremediğinden, şimdi başka bir dil oluşacak. Kürt sorununda, zor yoluyla çizilen misak-ı milli dahilinde, hatta genel sorunlarda, çok şey söylenip, “hiçi” öne çıkarmak, “hiç” bir şey anlatmamak. Olabilir mi?

Devletin yeni diktatörlük sınıfsal konumlanışına uygun yeni bir düşünce, din, inanç, velvele, yalan dağıtacak bir ağ ihtiyacı dünden daha önem kazandığı gibi, zorunlu bir gereklilik olur. Kısmen devletin üst belirlenim tanımı içinde, arkaik ittifakların da sağlanmasında bir başka kol olarak görev yapacak olan bu duruma “ideoloji” diyoruz.

Bilinir ki ideoloji, kısa aralıklara, yakın yaşanmışlara sığmayacak derinlik ve etkide oluşur. Uzun bir zaman dilimini gerektirir. Burjuvazinin elinde hazır ve ihtiyat akçesi olarak duran, sistemin okulları, üniversiteleri, mahkemeleri, bürokrasisi, camiler, mabetler, askeri kışlalar, jandarma, polis karakolları rutin faaliyetlerini bir şekliyle sürdürürler.

Dördüncü kol faaliyeti içinde, gücü ve etkisi kanıtlanmış olan basın, yayın, medya, şimdikinin, an’ın ihtiyaçlarına cevap vermek için vardır. İçinde bulunduğumuz tarih zamanının iletişim, enformasyon çağı olduğu da tartışmasız kabul görüyor. Ve medya araçları üzerinde, bu işi yapacak çok sayıda sistemin organik, beyin gönüllü “aydın” tanımında kişiler, aydınlar, yazarlar, gazeteciler, üniversitede bir şekliyle “akademi” etiketini kapmış geniş zümre var, yoksa da mutlaka oluşturulur, devrede olmaları sağlanır.

Bu bağlamda devlet ricalinin verdiği ilk tüyolar üzerinde, ideolojinin yayıcıları, sistemin geniş organik nesneleri devreye girer. Özelikle sistemin/ devletin organik kişilerine özne deyimini fazla gördüğümüzün altını çizmek istiyoruz. Kendisi olanla, başkasına çalışan, kendisi olanla, şu ya da bu çıkar karşılığında “kendiliğinde” bir yüklemle vazife arasındaki farkı açığa çıkarmak durumundayız. Konumuzla çok yakın bir ilişkisi vardır.

Türkiye’de sorun denince, sınıfsal bölünmesini unutmadan, sınıfsal bölünmüşlüğüne özel bir önem atfederek, iki ayrı coğrafya, tarihsel iki ayrı ülke nazariyesinde bakılmalı. Basit olanı yazalım. Herkesin artık kabul çizgisinde, tolere edeceği, “sinir” sınırlarında bir Kürt sorunu kendini ispatladı. Sadece bu ispat bile çok ama çok ağır bedellerle saklı ve yüklü.

Başat ve öne çıkan bir retorik var. Bin yıldır, kederde, tasada, sevinçte beraberiz. Bu söylem kifayet etmez. Ayrıca din kardeşliğimiz var ki, ona en ufak bir kem göz, haşa kabul görmez/ göremez. Genel çerçeve, ortak algıya dönüşmüş olan basit gerçek bu kadardır. Peki, ötesi var mı?

Kürtler neyi nasıl yaparsa, sınırın neresini geçerse, çağdaş aydınlar için, modernite duvarına işemiş olurlar? Son şanlı 16. Türk devletinde muhafazakar, mütedeyyin münevverlerin penceresinde, din kardeşleri Kürtlere, müesses nizam nereye kadar, ne kadar haklarını bahşetme büyüklüğünde bulunacak?

Tarihin çok uzunca eski evresini geçerek, son 100 yılda bir coğrafyaya, Kürdistan halklarına reva görülenlerden, sevinçte ne kadar ortaklaştığımıza dair ne yaza bilir? Şeyh Said ayaklanmasında, Ağrı-Zilan’da halklar katledilirken din kardeşliğimiz tatilde miydi? Koçgiri, Dersim ayaklanmaları çağdaş laikçi aydınların, muhafazakar kalem erbabının ortak algı sahasına girmez. Dersim ve Koçgiri’de yapılanlara karşı tavır duruşta, mütedeyyinleri de aslan sosyal demokratları, cumhuriyetçileri de muaf tutalım. Sorumuzu bir kez daha ve yerinde ağırlığı içinde yenileyelim: Din kardeşliğimiz, tarihsel ortak yaşanmışlığımızın aslı astarı kaç kilo çeker?

Coğrafyamızın ağır sorunları, Kürdistan meselesi uzunca yıllara yayılacak bir süreçte halı altına sürüldü. Sömürgeci güçler, kabul edelim ki bu marifeti gösterdiler. Kolonyalist güçlerin, zapturapt politikalarının diğer tarafı ise Kürtlerin eksikliğine, politik güç olamamalarına, kendileri için “özne” olmada başarısızlıklarında aramamız gerekiyor. Makalemiz açısından hatırlatmayı yapmamızın bu günle ilişkisi önemli ayıraçlarla kendini gösteriyor.

Nihayet, sınıfsal, ulusal-devlet bölünmesinde, güçler dengesi anaforunda, güç olduğunuzu göstermeniz, kanıtlamanız gerekiyor. Kendinizde var saydığınız, reel olarak hayata yansıttığınız gücünüz bazı elzem kurumlarla desteklenmeli.

Siyaset, siyasetin iştigal ettiği alanlar, partiler, çok geniş sahada, kayıtlı kayıtsız demokratik kitle örgütleri, dernekler, halkların ihtiyaçlarına cevap verir platformlar gibi sayacağımız onlarca yol, yöntemin varlığı bir gerçekliktir. Hangi hakların hangi örgün mücadele araçlarıyla alınacağı, yine sınıfsal, ulusal-devlet konumlarına göre değişiklik gösterir. Tek bir reçete, her kapıyı açan bir çilingir olmaz, olmaya bilir.

Türk devletinin oluş şekli itibarıyla, alttan gelen talebin karşılanması, kendisinde vehim edilen karizmayı hep bozmuştur. Tarih desturu, Osmanlı’dan devralınan “tebaa” ile sınırlıdır. O zaten al-i cenaptır, “tebaasının” ihtiyaçlarını bilir, gerek görürse verir. Öğle ki onlar adına laisizmin, onlar adına dinsel hudutları belirleme yetkesini inhisarında (tekelinde) görür.

Sınıf mücadelesinin vardığı boyut, ulusal hak arayışı, yukarda zikredilen planı bozar, şaşılmaz sanılan paradigmayı boşluğa düşürür. Kürt mücadelesinin son 30 yılı, kadir-i mutlak denilen, öylece kurgulanan hesapları boşa çıkardı. Yine yaşadığı coğrafyada, güçler bileşkesi ona, Kürt mücadelesine siyasetin, silahlı mücadele yolunu dayattı. Akılda tutulması gereken ilk ve mutlak doğru maalesef bu realitedir.

Yazdığımız bir tespitten çok hakikatin görülmesidir. Bu manada herhangi bir kabul de “aferinlik” değil. Bu makale durup dururken yazılma ihtiyacının dayatmasından önce ve daha çok bir birine bağlanan indirgemecilik zincirlerinden dolayıdır. Kürdistan’ı yok sayma üzerinde parlatılan Kürt!.. sorunu, büyük bir velveleyle, kitlesel ideolojik akıl bağlanmasına neden oluyor. Bir adım öteye gidilerek, anadilde eğitimle yetinmesi isteniyor. Kürt sorununun genel talepleri PKK üzerinde bir indirgemecilikle, egemenlerin çizdiği hudutlar tahayyülünde kabule hazırlık yapılıyor.

Türk başbakanın, “asimilasyonu sonlandırdık, Kürt meselesi hal olunmuş, konuşmamız gereken Kürt konusu” var mantalitesinin arka planını besleyen metafor, yukarda birbirini destekleyen, birbirine bağlı 3 indirgemecilik aşamasıdır.

Siyaset kılavuzumuz, ideolojik haznemiz ne ise, içinde bulunduğumuz evrede, Türk devletinin, ittifakları kapitalist-emperyalist sistemlerin çizdiği yol haritası bu sınırların dışına çıkmaz. Defacto yaşanılan Kürt hakları gerçekliği, kendiliğinde ya da al-i cenap hünkarlarının dağıttığı bir kul ulufesi olmayacağına göre, kıymeti iyi bilinmeli.

Dört bir yanda kuşatılmak istenen Kürt siyaseteninin nedenselliği, yerine oturtulmalı. Devletin, sistemin üst belirlenim ideolojik makamında esip üfürenlerin yellenmelerinin saikleri bizi meşgul etmeli. Türk medyasının sağlı, sollu yazar, alimleri, liberal soslu kalemşorları, bilerek, tasarlayarak, “iki tarafa” eşitlik oyunundalar. Kurbanla, mağdurun bir tutulduğu, haklar manzumesinin lafının edilmediği şartlarda, hangi eşitlik?

Devletin, hükümetin, bilerek, farkında olmayarak sofrasında tambur çalmak, kulağa hoş gelebilir, mamafih haklara, halklara da hoş gelir mi? Yurtdışında kaldıkları 30-40 yıl süresince, Kürtler lehine basit bir kulis, basit diplomatik taraflık bile sağlamamış olanların, K. Burkay’ların gündemi, AKP ile BDP oylarının mukayesesi mi olmalı? İsimleri, 40 yıllık sosyalist önderlik anonsuyla teşrif edilenler, önderliklerinin ördüğü partilerin oy yüzdesinin hesabını verse gerekmez mi?

İdeoloji, bir değer bileşkesi yaratabilme olanaklarını sağlayacağı gibi, hergeleler hengamesinde, ortalığı karıştırma, animasyona uğratma, özü bozmaya da aranan mevhumlardan biridir.

Kürt siyaseti; sorunları dar, ufuksuz bakış açılarında, geçmiş şeceresinden de anlaşılacağı gibi, varılacak bir mevki olmadığını görse gerektir. Görülen, bilinir de olmalı. Kolonyalist rejimler, yalnız silahlı olana, yalnız “şiddet” kullananları değil, Kürt siyasetinin büyük fotoğrafını hedef almış durumda. Sorun; Kürdistan taleplerinin gerçekleşebilir ortamına katkımızın ne olacağında düğümleniyor. Kime karşıyız, kimden yanayız, sorunun ince bam teli burada. Bize de safımızı belirlemek düşer.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006