Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Yazar Nuray Mert: Kendi kaderini tayin hakkı bir ilkedir/ Röportaj: Enver ALPŞAR
Enver ALPŞAR

NEWROZ

‘Halkların kendi kaderini tayin hakkı’ bir ‘doğa kanunu’ değil bir ‘ilke’dir ve gerek Wilson versiyonu, gerek Lenin versiyonu çokça tartışılmıştır.

 

Ortadoğu’da yaşanan değişim ve değişimin belli başlı iç ve dış aktörleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Ortadoğu’da yaşanan değişim dalgasını değerlendirebilmek için hem bölgenin yakın tarihini hem küresel ölçekte değişimleri birlikte değerlendirmek gerekir. Bu kadar uzatmayacağımıza göre özetleyecek olursak; Ortadoğu’da bölgesel denge, özellikle Irak işgalinden sonra, paradoksal olarak, ABD merkezli Batı dünyasının kabul edemeyeceği istikamette gelişti. Oysa Irak işgali tam tersini gerçekleştirmeyi hedefliyordu. Konu sadece Irak’ta rejim değişikliği değildi, tüm bölgenin yeniden farklı bir dengeye kavuşmasıydı. Şöyle ki, İran İslam devrimi ve Soğuk savaş döneminin bitmesi ile değişen dengeler bölgede İran nüfuzunu artırmıştı. Batı yanlısı Sünni ülkelerin rejimleri, siyasi sınıfları toplumsal meşruiyetlerini yitirmişti, bu halleri ile ‘müttefiklik değerleri’ düşüyordu. Irak işgali tasarlandığı biçimde yürüse, ardından Suriye ve İran’ın bileğini bükmek için yol açılacaktı, hatta Irak İran alternatifi olarak Şiiliğin merkezi konumuna gelecekti, vs. Bu böyle olmadı, tam tersi oldu ve bu yönde gelişme kabul edilemez noktaya geldi. ‘Arap baharı’ bu çerçevede yani, hem bu rejimlerin iç dinamikler tarafından zorlanması, hem Batı ittifakının toplumsal meşruiyetlerini tazelemiş müttefikler ile yola devam etme ihtiyacının örtüşmesi sonucu ortaya çıktı.

Yol, yöntem ve araçları farklı olmakla birlikte Türkiye’de Kemalizm, Arap ülkelerinde ise Baasçılık aşılıyor mu?

Türkiye’de Kemalizm zaten çoktan iktidarını kaybetmişti, bu açıdan ‘Arap Baasçılığı’ ile paralellik kurmak çok üstünkörü bir mukayese olur. Ayrıca ‘Baasçılık’ da, otoriter modernist bir proje olmanın ötesinde çok genelleme yapılabilecek bir kategori değildir. İlk dönem Baasçılığı, pan-Arap bir modernleşme hareketi idi, ancak hedeflediği ortaklaşmayı başaramadı, ulus devlet sınırlarında farklılaştı, dahası kişisel diktatörlüklere dönüştü. Mısır örneğinde zaten Baasçılığın rakibi olan Nasırcılık söz konusudur. Baas hareketi, Türkiye’de çok az bilinmesine rağmen fazla gönderme yapılan bir tabir halini aldı, oysa Türkiye’nin otoriter modernleşme macerası 1950’den sonra farklı bir mecraya aktı, bu göz ardı ediliyor.

Ulusallık mı aşınıyor yoksa cami kışladan rövanş mı alıyor? Neo İslamcılıktan söz edebilir miyiz? Erdoğan’ın Tunus ve Mısır’da laiklik vurgusunu nereye yerleştiriyorsunuz?

Ulusallık aşınıyor ama sonrasında ne olmasını bekliyorsunuz? Ulus devletler eski formatında değil ama hala devam ediyor, Türkiye ulus devleti de yeniden formatlanıyor. Ne eskisini kısaca ‘kışla’ ne de yenisini ‘cami’ diye özetleyebiliriz.

Arap halkları isyanının, Libya ve Suriye’de farklı boyut kazanmasını neye bağlıyorsunuz?

Önce, ilan edildiği gibi veya ölçüde bir Arap halkları isyanı yok! Bu fazlasıyla Oryantalist veya neo-Oryantalist bir tabir. Arap ülkelerinin önemli bir kültürel-tarihsel ortaklığı var ama yine de yakın tarih tecrübeleri, toplumsal dokuları, coğrafi şartları ve nihayet içinde bulundukları uluslar arası ittifak sistemleri birbirinden çok farklı olabiliyor. Geniş bir alandan söz ediyoruz. Mesele sadece Libya ve Suriye değil, Arap baharının hüküm sürdüğü Mısır’da farklı, Tunus’ta farklı, Yemen, Bahreyn’de farklı. Yemen, bizim solcu ve genelde aydınların hiç hoşlanmayacağı bir örnek olduğu için bakın hiç adı geçmiyor.

İran ve Türkiye, Kürdistan meselesi üzerinden ortaklaşırken, Suriye’de ki gelişmelerinde etkisiyle Şii-Sünni mezhebi üzerinden ise karşıtlığında ötesinde bölgesel hegemonya hesaplarını geliştiriyorlar. Bu nereye varır?

İran-Suriye ittifakı bir Şii ittifakı değildir ki, mesele Sünni-Şii ekseninde karşı karşıya gelmek olsun. Türkiye bu hat ile kaçınılmaz olarak karşı karşıya geldi, daha da gelecek gibi gözüküyor, ama bunun nedeni Türkiye’nin diğerlerinden farklı olarak Batı ittifakı içinde yer alması, temel çatışma hattı bu. Bunun dışında İran ve Türkiye’nin ortak bölgesel çıkarları Kürt meselesinde olduğu gibi örtüşüyor, ancak İran merkezli kriz bu noktaya gelmişken, Türkiye giderek ortak çıkar ile Batı müttefiki olma durumu arasında daha fazla sıkışacak. İran bunu bildiği için, ortak çıkar alanı olan Kürtlere yüklenip, Türkiye’nin kendisi ile çatışmak için mazeret bulmasının önünü kapatıyor. Bu İran açısından çok akıllıca bir politika.

Suriye Baas rejimi yakın vadede çöker mi şayet çökerse, İran’da İslam rejimi, Lübnan’da Hizbullah ne gibi sorunlarla yüzleşebilir?

Suriye’de rejim değişikliği, bölgesel denklemin radikal değişimi demektir, zaten tabi kriz İran ve Lübnan’a yansır veya tam tersi bu kriz bir kez daha odağını değiştirir, mesela Lübnan’a kayar, ama bütün hamleler sonunda İran-Suriye-Lübnan Hizbullah’ını toptan ilgilendirecektir. Yakın zamana kadar Hamas da bu hat içindeydi. Arap Baharı, Müslüman Kardeşler’in bu bahar içinde özellikle Mısır’da şimdiden iktidar ortağı olması gibi gelişmeler sonucu Hamas bu cepheden büyük ölçüde koparıldı. Bu İran’a vurulan en ağır darbedir, ama bu cephenin tümüyle ve sessizce çökmesini bekleyemeyiz.

Türk devlet ve hükümeti, Suriye sorununu neden ısrarla esas Kürt/Kürdistan meselesi üzerinden bir “iç sorun” olarak algılıyor?

Suriye Kürt meselesi üzerinden ‘iç mesele’ olarak görülebiliyor, çünkü Kürt meselesi büyük ölçüde bir ‘dış mesele’ olarak görülüyor. Bunun ne demek olduğunu ise ayrıca tartışmamız gerekir.

Her halk gibi Kürt halkının da kendi kaderini tayın etme hakkına ilişkin neler söylemek istersiniz?

‘Halkların kendi kaderini tayin hakkı’ bir ‘doğa kanunu’ değil bir ‘ilke’dir ve gerek Wilson versiyonu, gerek Lenin versiyonu çokça tartışılmıştır. Halklar kendi kaderlerini tayin için ‘mücadele’ ederlerse, bu yönde sonuç elde ederler yoksa kimse prensip gereği kimseye kaderini tayin hakkı vermez. Önce bu gerçeği görmek lazım. Şahsi tavrımı soruyorsanız, ben Kürtlerin kaderleri hakkında karar vermek adına büyük bir mücadele verdiklerini düşünüyorum.

Son aylarda büyüyen çatışmaları neye, hangi yeni gelişmelere bağlıyorsunuz?

Ben son zamanlarda büyüyen çatışmaların sorumluluğunu tümüyle Kürt siyasal hareketinin farklı unsurlarına yıkmaya çalışanlardan değilim. Açılım sonrası iktidar/devlet politikaları, hızla bir yandan oyalama, diğer yandan tasfiye şeklinde ilerledi. Seçim süreci, toplum adeta savaşa hazırlandı. Bu nedenle ben, Öcalan ile görüşmelerin iyi gitmekte olduğunu düşünen BDP’li arkadaşlarım gibi düşünmüyordum. Bir yandan keskin bir milliyetçi dil kullanıp, sonra bununla mobilize ettiğiniz toplumu barış için müzakere noktasına taşıyamazsınız. O halde, demek ki niyet bu değilmiş. Nitekim seçimin hemen sonrasında olanları biliyoruz, ayrıca Öcalan da sıklıkla iddia edildiği gibi, son olarak ‘işler iyiye gidiyor’ dedi ama Silvan olayı bunu kesintiye uğratmadı, tam tersine Öcalan süreçten çekildi, Tarık Ziya Ekinci bile ‘Öcalan’ı oyaladılar!’ dedi. Bunları unutmayalım.

Ergenekon operasyonu, Kürt açılımı, Anayasa referandumu, komşularla sıfır sorun, vizelerin kaldırılması vb yönelimler; AKP üzerinden ama AKP’yi aşan bir ittifakın icraatlar mı?

Türkiye eski haliyle yola devam edemezdi, edemedi. Bu hem iç dinamiklerin hem de dünya sistemi içinde aldığı yer itibarıyla dış dinamiklerin örtüşmesinin sonucudur. Ancak söz konusu ettiğiniz konuları ayrı ayrı tartışmak lazım. Mesela Ergenekon, bana göre geçmişle hesaplaşmaktan ziyade yeni formatlama işinin bir parçasıdır. Ama Anayasa referandumu daha çok AKP’nin iktidarını güçlendirme hamlesidir, ‘komşular ile sıfır sorun’ zaten tedavülden kalktı.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkürler. Son olarak Newroz Gazetesi okuyucusuna mesajınız!

Kolay gelsin!

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006