Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Kriz, sendikalar ve Ankara eylemi /T. Atmaca
T.Atmaca

NEWROZ

Küçük bir meydanda, bir şemsiyenin altında ilgilenenlere ekonomi dersleri vererek başlayan işgal, ABD eyaletlerine yayılıyor.

Ekonomik kriz etkisini arttırarak devam ediyor. Yunanistan’la başlayan ve bütün Avrupa ülkelerini etkisi altına alan krize karşı eylemlilikler dalga dalga yayılıyor. Dünyanın her yerinde krizin faturasını ödememek için kitleler sokağa dökülüyor. Krizin faturasını ödememe konusunda ki kararlılık yanıtı sokakta veriliyor. Sokağın gücü bir kez daha ortaya çıkıyor. Çünkü sokak, öğretiyor, örgütlüyor. Sokağın yaratıcılığı bir kez daha bütün görkemiyle ortaya çıkıyor.

Yunanistan, İngiltere, İspanya, Tunus, Mısır… Şimdi de ABD’de kitleler sokağı işgal ediyor.

17 Eylül’den bu yana Wall Street’in hemen yanındaki Zuccotti Park’ta “Wall Street’i İşgal Et” hareketi yaygınlaşarak devam ediyor.

Küçük bir meydanda, bir şemsiyenin altında ilgilenenlere ekonomi dersleri vererek başlayan işgal, ABD eyaletlerine yayılıyor. Eylem sadece ABD’de değil, Toronto başta olmak üzere Kanada’nın çeşitli şehirlerinden, İrlanda’dan ve Hong Kong’tan ardı ardına destekler yükseliyor. Eylemciler Zuccotti Park’ını Arap isyanlarından ilham alarak ABD’nin Tahrir’i yapmak istiyorlar.

Yaşanan ekonomik krizle birlikte işsizlik oranının yüzde 9.1 olduğu, 14 milyon işsizin bulunduğu, 50 milyon kişinin sigortasız, 100 milyon kişinin yoksul olduğu ABD’de kendilerini “yüzde 99” olarak tanımlayan eylemciler kendilerinin marjinal bir grup olmadığını, yüzde 1’lik kesimin ise ayrıcalıklı ve zengin kesim olduğunu, yüzde 1’lik bu ayrıcalıklı kesimin kendilerinin sırtından geçindiklerini, işçi sınıfının, öğrencilerin, sağlık çalışanlarının, öğretmenlerin, vb. ise bütçeden paylarının giderek kısıldığını dile getiriyorlar. Ve eylemciler toplumun tüm kesimlerinden destek alıyorlar. Öyle ki yalnızca kriz nedeniyle işsiz kalanlar, ödeyemedikleri kredi borçlarından dolayı evlerine el konulanlar değil. Savaş ve idam karşıtlarından, LGBT bireylerine, feministlerden öğrencilere, eğitim emekçilerinden sağlık emekçilerine kadar…

ABD’de gelişen eylemler kimilerinin iddia ettiği gibi salt seçim öncesi bir tepki hareketi değil. Meseleye böyle bakmak, hareketin beslediği toplumsal tepkiyi eksik veya yanlış anlamak olur. Çünkü eylemin basına yansıdığı kadarıyla talepleri; gerçek kişinin haklarıyla donatılmış tüzel kişiliklere son verilmesi, borsa ve döviz işlemlerine vergi konulması, bankaların millileştirilmesi, sağlık hizmetlerinin kamulaştırılması, sendikalar üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması, vb. taleplerin bazıları.

Bu talepler kimilerini korkutuyor. Bu korkudan dolayı olsa gerek ABD’de Cumhuriyetçi başkan adayı Mitt Romney eylemi ‘tehlikeli’ ve ‘sınıf savaşı’ diye nitelendiriyor. Tam da bu nitelendirmeden çıkarılacak sonuç, hiç abartıya kaçmadan, tarihsel perspektiften baktığımızda belki de eylemlilikleri doğuran dinamiklerin Fransız veya Bolşevik devrimleri gibi hareketleri meydana getiren arka planla büyük ölçüde örtüştüğüdür.

Evet, bütün dünyada krizin faturasını ödememek için kitleler sokağa dökülüyor. Değiştirmeye/dönüştürmeye çalışıyorlar. Ve eylemler dünyanın her yerinde dalga dalga yayılıyor. Üzerinde yaşadığımız coğrafya da ise krizin bütün yükü işçi, emekçi ve yoksul halklara fatura ediliyor. Ama henüz buna karşı ciddi bir tepki örgütlenmiş değil.

Sendika yönetimleri kendi yerlerini sağlama alıyor

Ekonomik krizin bütün dünyayı sarıp-sarmaladığı bu süreçte mevcut hükümetin başbakanı önce “kriz bizi teğet geçti” dedi. Sonrasında ise “kriz bizi teğet bile geçmedi” diyerek sözde krizden etkilenmediğimizi ima etti. Oysa yaşananlar tam da bunun tersini gösteriyor. Krizin bütün yükü işçi, emekçi ve yoksul halklara çıkarıldı/çıkarılıyor. Krizle birlikte emek hareketinin tüm kazanımları birer birer ortadan kaldırıldı/kaldırılıyor. İşsizlik ve yoksulluk her geçen gün artarak devam ediyor. Çalışma saatlerinin uzunluğu 15. yüzyıl İngiltere’sini aratmıyor. Çünkü “Çalışma saatlerinin uzunluğu 15. yüzyıl İngiltere’sinde 11–12 saat, 17. yüzyılda 10 saatti…” (akt. Hannah Arendt, İnsanlık Durumu, Say;200, 85.nolu dipnot.)

Bütün bu koşullarda mevcut sendika yönetimleri kendi koltuklarını korumanın dışında bir şey yapmıyorlar. Haklarını yememek lazım ara sıra göstermelik basın açıklaması ve eylemler yapıyorlar. O da işçi ve emekçilerin biriken öfkesini dizginlemek için. Çünkü mevcut sendikalar tamda Hak–İş Genel Sekreter Yardımcısı Mustafa Paçal’ın “Kamu sendikacılığının getirdiği bir bürokrasi var. Sendikalar yenilenme ve değişimi benimsemek yerine statükoyu sürdürmeyi tercih ediyorlar. Sendikal yapılar oldukça anti–demokratik. Sendikalar üyelerine yabancı. Sistemin eleştirisi yapılmadı… Sendikaların mali işleyiş ve karar süreçlerine kadar yeni bir yönetim kültürü oluşturması lazım. Sendika ağalığı gibi kavramların ortadan kalkması gerek. Güdümlü sendikacılık yok olmalı.” (Jale Özgentürk röportajı, Radikal Gaz. 4 Ekim 2011, say;22 –23)

Paçal, aynı röportajda bilinen ama pek dillendirilmeyen başka gerçekleri de dile getiriyor. Şöyle ki; “Hükümet ve sendikaların birleşimi tehlikeli… Belediye örgütlenmelerinde herkes elini vicdanına koymalı. Hepsi hükümet veya belediye başkanlarıyla beraber çalışıyor.” (agr.) Bu durum ise sendikaların ne kadar bağımsız olduğunu ya da ne kadar üyelerinin haklarını savunduğunu aslında somut şekilde ortaya koyuyor. Daha önceleri de defalarca yazdık. Bir kez daha belirtelim. Bugünkü haliyle mevcut sendikalar “devletin ideolojik aygıtları”dır. Zaten Paçal’da bunu çok net şekilde dile getirmiyor mu? “Hepsi hükümet veya belediye başkanlarıyla beraber çalışıyor.” diyerek.

Evet, işsizliğin, yokluk ve yoksulluğun her geçen gün artarak devam ettiği, 2011’in geçen dokuz ayında iş kazası sonucu ölümlerin geçen yıla oranla yüzde 60 artarak 419’u bulduğu, yine 2011 Eylül ayında Türkiye Kamu–Sen’in yaptığı araştırmaya göre açlık sınırının 1192 TL 53 Kuruş, yoksulluk sınırının 1558 TL 41 Kuruş, dört kişilik bir ailenin “insan onuruna yaraşır bir şekilde yaşayabileceği” seviye olan refah sınırının 3121 TL 86 Kuruş olduğu ya da 26 milyon çalışan işgücüne rağmen sendikalı sayısının gerçek rakamlarla 600 –700 bin olduğu, dünyada sendikalı oranı yüzde 20 iken bizde ise sadece yüzde 5 olduğu koşullarda sendikalar kapalı kapılar ardında hükümet ve işverenlerle 2821–2822 sayılı sendikalar yasasında yapılacak değişikliklerde anlaşarak kendi koltuklarını garantiye almaya çalışıyorlar.

Oysa çalışma saatlerinin uzunluğu, taşeronlaşma, esnek çalışma, güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması ve başta kıdem tazminatı olmak üzere tüm kazanımlar kriz bahane edilerek tek tek ortadan kaldırılıyor. Sendika yönetimleri ise sadece kazanılmış haklara dokundurtmayız açıklamalarıyla geçiştiriyorlar. Kitlelerin alttan alta biriken öfkelerini ise basın açıklamaları ve göstermelik eylemlerle sönümlendiriyorlar.

8 Ekim Ankara eylemi

Krizin yükünü işçi, emekçi ve yoksul halklara fatura etmeye çalışan sermaye ve onun hükümeti Torba Yasa’nın ardından “Ulusal İstihdam Stratejisi” ve 4688 sayılı yasa ile 19. yüzyılı aratmayan çalışma koşullarını her alanda kurumsallaştırmanın önünü açarken, işçi ve emekçilerin onlarca yıllık mücadeleler sonucu kazanılmış tüm halklarını gasp ediyor. Kırıntı sayılabilecek hakları dahi ellerinden alınıyor. Bütün bu saldırılar karşısında sendikalar kendi içinde daraltılmış, sessiz, sakin geçen Ankara odaklı eylemlerle tepkileri sönümlendiriyor.

Oysa konfederasyonlar, Torba Yasa’ya karşı 3 Şubat 2011 günü yine Ankara’da gerçekleştirdikleri eylemde Torba Yasa’ya ve kıdem tazminatı gaspına karşı Genel Grev ile cevap vereceklerini ilan etmişlerdi. 8 Ekim 2011 günü Ankara’da gerçekleşen “İnsanca bir yaşam için eşit, özgür ve demokratik bir Türkiye” mitingi de “Eski tas eski hamam” ya da “dostlar alışverişte görsün” mitingi idi.

8 Ekim 2011 günü gerçekleştirilen miting kimilerinin abarttığı gibi 50–60 bin değil, 25–30 bin kişinin katıldığı bir mitingdi. Üzerinde yaşadığımız coğrafyadan kaynaklı olsa gerek her şeyi abartmasını çok seviyoruz. Ve bir süre sonra bu abartılara kendimizde inanıyoruz.

Miting sonrası yapılan değerlendirmeleri okuduğumda bir an başka yerde yaşadığımı düşündüm. Çünkü öyle abartılı değerlendirmeler yapılmıştı ki, mitinge katılan biri olarak kendimden şüphe etmeye başladım. Mitingde ; “politik bir havanın egemen olduğu”, “devletin saldırılarına yönelik öfke ve mücadele kararlılığı”, “kitlesel bir katılım ile güçlü bir politik atmosfer” “8 Ekim mitinginin mücadelenin geleceği adına umut verici” olduğu vb. Oysaki iyi bir gözlemci bu söylenenlerin hiçbirinin olmadığını net bir şekilde görebilirdi. Bir kere bahsedildiği gibi mitingde politik bir hava söz konusu değildi. Hele bir öfke ve mücadele kararlılığı hiç yoktu. Miting alanına ulaşan kortejlerin büyük çoğunluğu alana ulaşır ulaşmaz flama ve bayraklarını toplayarak alanı terk ediyorlardı. Zaten bu durum son yılların deyim uygunsa modası haline geldi. Hangi mitingde olursa olsun mitin alanına ulaşan hızla alanı terk ediyor. Yukarıda da değindiğimiz gibi bütün bu saldırı atmosferi düşünüldüğünde katılım kesinlikle kitlesel değildi. Talepler net değildi. Eylem sönük ve cansızdı. Eyleme katılanların büyük çoğunluğunun toplumun en politik unsurları olduğu akılda tutulacak olursa, buna karşın hiç de politik bir atmosfer söz konusu değildi. Eyleme katılanların birçoğu bile aslında böyle cansız ve sönük bir eyleme geldikleri için pişmandı. Birçoğu salt orada görünmek, gelmek için gelmişlerdi.

Diğer bir nokta ise, bir kez daha bu eylem vasıtasıyla ortaya çıktı ki, hala Türkiye devrimci, sosyalist hareketinin birçok unsuru yanı başında süren kirli savaşı, ret, inkâr ve imhayı görmezlikten geliyor. Yukarıda da belirttik. Bu mitinge katılanların büyük çoğunluğu toplumun en politik unsurlarıydı. Ama hala bu unsurlar Kürtçe sloganlara bile tahammül gösteremiyorlardı. Ve mitingde kimi kortejlerde bunun tartışması yaşandı.

Sonuç olarak dünyada ki eylemlilikleri göz önüne getirdiğimizde 8 Ekim mitingi mücadelenin geleceği adına umut vermiyor. Bu miting mitingi düzenleyenlerin günü kurtarmak için yaptıkları bir eylemdi, hepsi o kadar. Mitingi fazlaca abartmanın, fazlaca bir misyon yüklemenin hiçbir anlamı yok. Çünkü toplumla mitingi düzenleyenlerin gündemleri farklı farklı kulvarlarda akmaya devam ediyor. Toplumun büyük çoğunluğunun mitingden ve neden yapıldığından haberi bile yok.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006