Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Emir Bedirhan’ın Cizre-Bothan Direnişini Doğru Okumak -3
Sait ÇETİNOĞLU

NEWROZ



 

 

Kürt Hareketi içerisinde Emir Bedirhan Bey bir mittir ve Bedirhani ailesine karşı da büyük bir bağlılık vardır.[1] Bu yazı da bir anlamda Ahmet Kardam’ım Bedirhan incelemesinden hareketle Bedirhani hareketinin hak ettiği yere oturtulması yönünde bir deneme çalışmasıdır.

Burada unutulmaması gereken bir nokta daha vardır ki Kürtlerin dinsel duygularının güçlü oluşu ve İslam halifesine olan bağlılıkları. Bu bağlılık bir anlamda farkındalık duygusu gelişmeye başlayan ve gelişen Kürt kökenli önderlerin direnişlerine sinmiştir. Halifeye boyun kıldan ince ve eğridir[2]. Halifenin askerlerine dolayısıyla Halifeye el kaldıramaz[3], yönünü başka yere çevirerek güçlerini başka yerde denerler. Bu yönelme Bedirhan Bey’de Nasturiler olurken, Şeyh Ubeydullah hareketinde ise İran’a doğru olur. Bu bakımdan da Osmanlı tarafından bir isyan olarak görülmez bir asayiş ihlali olarak algılanırlar. Aşağıdaki metinlerde de görüleceği gibi fesad olarak tanımlanır.

Kaldı ki Bedirhan Bey son ana kadar ortalıkta görülmez diğer Kürt reislerini öne sürer. Kendisi bir anlamda arabuluculuk ile elini daha da güçlendireceği kanısındadır. Kardam, kitabında buna dair birçok örnek vermiştir. Biz burada birine dikkat çekmek isteriz. Yukarıdaki yargımız 29 Haziran 1845 tarihli Seyid Bekir Sami’nin Sadarete yazdığı raporunda belirgindir:

“… Bende maslahat gereği Cizre Kaymakamı Bedirhan Bey ile tanışma fırsatı bulmuştum. Çıkan bu isyanda[4] Bedirhan Bey’in de katkısının olabileceğini düşündüğüm için mühürdarım olan Tosun Ağa’yı Bedirhan Bey’e göndermiştim. Şimdi Bedirhan Bey ve mühürdarım olan Tosun Ağa’dan gelen yazılardan anlaşılıyor ki Bedirhan Bey’in bu isyandan asla haberi yok. Çünkü Bedirhan Bey yemin billah ederek bundan haberinin olmadığını ve bu isyanın bertaraf edilmesi için elinden gelen bütün gayreti göstereceğine söz veriyor. Diğer Kürt beylerinin bu isyana destek olmamaları için özel bir adamını yollayarak kendilerine gerekli telkinlerde bulunmuştur.

Bedirhan Bey kendisine bir taltifname gönderilmesini talep etmektedir. Her ne kadar kendisinin sözlerine itimat etmek doğru değil ise de bu şartlarda kendisinden gerekli yardımı sağlamak amacıyla, tarafımdan bir taltifname gönderilmiş ve kendisine İstanbul’dan ödüllendirileceği sözü verilmiştir… Bedirhan Bey de Padişahın rızasına uygun olarak bu yöredeki Kürt beylerinden Han Mahmud, Han Abdal ve Hakkari Bey’i Nasrullah Bey’i halktan gerekli desteği almamaları için gereken desteği vereceğine söz verdiğine göre bu işi halletmek daha kolay olacaktır. Bu durumda Bahri Paşa Van’a ulaştığında konuyu Bayezit Kaymakamı Behlül Paşa ile müzakere ederek Van halkının yazılı ve sözlü tehdit ve gözdağı verilerek uyarıldıkları zaman ve adı geçen Kürt Beylerinden de destek alamadıkları takdirde bu isyanı daha fazla sürdüremeyeceklerini ve dolayısıyla herhangi bir cebir kullanmaya da ihtiyaç yok, diye ümit ediyorum.”[5]

Yukarıda ki alıntıda ortaya konulan zihniyet bütün bir dönem boyunca cereyan eden Kürt Beylerinin direnişlerinin belirgin ve ortak karakteri olarak önümüze çıkmaktadır. Görüldüğü gibi Osmanlı’nın endişesi yoktur. Güç kullanılmasına da gerek kalmayacağını ümit ettiğinin altı çizilmektedir. Nitekim Paşa haklı çıkacak kendisine karşıt güçleri birbirleriyle karşı karşıya getirip birbirine kırdırarak etkisizleştirmesi kolay olacaktır.

Üstelik Bedirhan Bey’in direniş yılları Osmanlı’nın bölgede en dağınık ve güçsüz olduğu, yenilgilerden yeni çıktığı yani belini henüz doğrultamadığı döneme denk gelmektedir. 1829’da Rusya’ya karşı hezimete uğramasının ardından, Mısır ordularının Torosları aşarak Anadolu içlerine ilerlemesini Osmanlı ancak Büyük güçlerin yardımı ile durdurabilmişse de Mısır tehlikesini tam savuşturamamış, 1839’da da Nizip savaşında Mısır güçlerini komuta eden İbrahim Paşa’nın ordusuna karşı ağır bir yenilgi almıştır. Bu son yenilgi ile Kürdistan’a karşı girdiği fetih hareketi kesintiye uğramış, Bedirhan Bey Osmanlı’nın bu şaşkın anında bir güç denemesinde bulunmasına rağmen başaramamış teslim olarak sürgüne yollanmıştır.

Bütün bu savaşın Tarihi Ermenistan topraklarında geçtiği unutulmamalıdır. Ancak Ermenistan’daki yıkımın boyutları ayrı bir yazının konusu olması dolayısıyla burada değinmekle yetiniyoruz.

Batıda ilerlemesi duran ve fetih olanakları ortadan kalkan Osmanlı için 300 yıldır egemenliği altındaki toprakları yeniden düzene sokmak hayati bir sorundur: “Osmanlı, Kürdistan'ın kendi sınırları içindeki bölümünün tamamını kendi egemenlik alanı ola­rak görmekte ve yönetimi merkezileştirme politikasının bir uzantı­sı olarak, orada 300 küsur yılı aşkın süredir şöyle ya da böyle süregiden özerk ve yarı özerk beylik düzenine son vermesi gerek­tiğini düşünmektedir. Bir başka deyişle, sorun, Rumeli veya Ana­dolu topraklarının herhangi bir bölgesindeki şu veya bu ayanın veya ayan ailesinin varlığına son verip o bölgede Osmanlı otorite­sinin yeniden kurulması değil, kendilerini askerleriyle ve beylikle­rinin hanedan aileleriyle özdeşleştirmiş bir halkın varlık koşullarının yok edilmesi, Kürdistan'ın tümüyle ve kesin olarak Osmanlı devletinin hâkimiyeti altına sokulması, yani Kürdistan coğrafyası­nın o bölümünün fethedilmesi sorunudur.” (s 71)

“Reşid Mehmed Paşa'nın 1835 baharında Garzan'daki Ezidilere saldırısıyla başlayan ve ancak 12 yıl sonra, 1847 Temmuz’unda Bedirhan Bey'in teslim olmasıyla nihai hedefine ulaşabilen Kürdis­tan'ın fethi iki aşamada tamamlanır. Birinci aşama, 1835'te başlayıp 24 Haziran 1839'daki Nizip savaşı ile son bulur. Osmanlı'nın Mısır valisi Mehmed Ali Paşa ordusu karşısında Nizip'te uğradığı hezimet onu 1839 yazından Kasım 1846'ya kadar, fetih harekâtına yedi yıl süreyle ara vermek zorunda bırakır. Tanzimat Fermanı'nın (1839) mimarı Mustafa Reşid Paşa'nın sadrazam olmasıyla fetih harekâtının ikinci aşaması Eylül 1846'da bu kez Bedirhan Bey'e karşı başlatılır ve 1847 Temmuz’unda tamamlanır. Böylece, Osmanlı Kürdistan'ındaki beylik düzenine geri dönülmemek üzere kesin olarak son verilir ve Kürdistan bir Osmanlı eyaleti haline getirilir.” (s 71-72) Osmanlı, Kürdistan’a yani Tarihi Ermenistan’a askeri gücünü bir kez daha kabul ettirmiştir. Ancak Osmanlı’nın bölgeye ikinci gelişi ilkinden biraz daha farklı ve sistematiktir. Her ne kadar Osmanlı- Kürt ittifakı Sünni bir temelde yeşerdi ise de 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kanlı tasfiyesinden sonra devletin yeni karakteri daha resmi bir Sünni temelde şekillenecektir. Bu özellikle Hamid döneminde daha da görünür bir karakter alacak, Hamid ile Kürtler arasında Hamidiye Alayları ile birlikte yeni bir antlaşma ile tarihi Ermenistan’ın fethi yeniden gündeme gelecektir. Osmanlı bu kez daha sistemli hareket etmektedir.

Bedirhan Beyin yükselişine bakarsak kısaca bir tedip hareketi sonunda Cizre’ye mütesellim olarak tayin edilerek, güçleri Osmanlı ordusuna yedeklenmesiyle başlar:

“Hafız Mehmed Paşa 1837 yazında, Sincar Ezidilerine karşı ke­sin olarak boyun eğdirme amaçlı bir sefer düzenlerken, komutası altındaki Kürd Mehmed Hamdi Paşa'yı da Cizre üzerine yürüyüp dağlara çekilmiş olan Bedirhan Bey'in direnişine son vermekle gö­revlendirir. Osmanlı ordusuyla baş edemeyeceğini anlamış olan Bedirhan Bey direnmeyip itaat etmeyi tercih eder ve daha sonra, Hafız Mehmed Paşa tarafından Cizre-Bohtan beyliğine mütesellim (yönetici) atanır.”[6] Mütesellimlik yanında Bedirhan Bey’e binbaşılık rütbesi de verilecektir. Ayrıca Dersaadetten, bir şeref madalyası ve bir miralay kılıcı ile de ödüllendirilecektir.

Osmanlı ordusuna yedeklenen Bedirhan güçleri Kürdistan’daki yeni fetih ve tepelemelerin aygıtına dönüşmüştür. Önceki bölümde de örneklediğimiz gibi Bedirhan güçleri fethin bir parçasıdır. “Sincar Ezidilerinin direnişini çok kanlı biçimde bastıran Hafız Mehmed Paşa çoğunluğunu yine onların oluşturduğu Tılefer'i de çok kan dökerek zapt eder ve Mayıs 1838'de Hacı Behram miri Said Bey'in elindeki Gurkel kalesini Bedirhan Bey'in yardımıyla düşü­rür. Hemen ardından, Haziran-Temmuz 1838'de, Garzan bölge­sindeki Ezidileri kanlı bir saldırıyla zapturapt altına alır. Bu askeri operasyonların bir amacı da, Mısır valisi Mehmed Ali Paşa'yla ya­pılacak nihai hesaplaşma sırasında ortaya çıkabilecek olası Kürt direnişlerine imkân vermemektir.” (s 74)

Kardam, Osmanlı’nın Kürdistan üzerindeki seferinin bu kanlı eylemlerle başarıya ulaştığını bu kazanımlarının Nizip bozgunu ile sıfıra indirgenmediğini kaydeder. Osmanlı Kürdistan’a girmiş, yerleşmiş ve yeni düzenini oluşturmuştur. “1835'te Reşid Mehmed Paşa'nın komutasında başlayıp, onun ölü­münden sonra 1838'e kadar Hafız Mehmed Paşa eliyle sürdürülen Kürdistan seferi sonucunda, Osmanlı ordusu Kürdistan'ın o güne kadar hiçbir ordunun giremediği bölgelerine girmiş olur. Başta So­ran beyliği olmak üzere, büyüklü küçüklü çok sayıda Kürt beyli­ğinin varlıklarına son verilir. Yine, büyüklü küçüklü birçok Kürt beyliğinin 16. yüzyıldan beri devam ede gelen, veraset yoluyla yö­netilen "hükümet sancağı" statüsüne son verilir. Beyliklerin yöne­timleri yine çoğunlukla yönetici sülaleden birine verilmekle birlik­te, bu beyler Osmanlı’nın atadığı "mütesellim" statüsüne indirge­nir.” (s 75)

Osmanlı artık Kürt Beylerine karşı operasyonları diğer Kürt Beylerine yaptırmaktadır. Nitekim Nizip Savaşı öncesindeki son Askeri harekata ordu katılmaz Müküs Beyi Han Mahmud’a karşı yapılan askeri harekat Bedirhan, Mir Sevdin ve Hakkari Beyi Nurullah eliyle yaptırılır.

Kürdistan’da artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. Nizip bozgunu Osmanlıyı sarsmış olsa da Kürdistan’da kurduğu yeni düzeni pek fazla etkilemiş olduğu söylenemez. Bu Bedirhan Bey’in direniş sürecinde de açıkça görülmektedir. Bedirhan Bey sürekli alttan almakta zaman kazanmaya çalışmakta ve öne diğer Kürt beylerini sürmektedir. Bunun yanında Osmanlı’nın yenilgisi “Osmanlı Devleti’nin isyan eden bir vali (Mehmed Ali Paşa) karşısında ne kadar güçsüz olduğunu, bir valisinin isyanı karşısında bile, toprak bütünlüğünü sağlamak için yabancı devletlerin yardımına muhtaç olduğunu tüm Kürdistan'a gösterir. Nizip yenilgisinin özellikle Cizre-Bohtan beyi Bedirhan için ce­saretlendirici, ufuk açıcı sonuçları olduğu anlaşılıyor. ( s 76)

Bedirhan Bey Osmanlı’nın sendelediği bu ortamda fırsatları lehine çevirme yollarına başvurarak ittifaklar tesis etmeye başlar: “Osmanlı’nın Nizip bozgunuyla birlikte Bedirhan Bey'in yükselişi de başlar. Ni­zip yenilgisinin ardından, Hafız Mehmed Paşa ile kurduğu diplo­matik ilişkilerin kendisine kazandırdığı güçle, … (s 76) Diğer Kürt beyleri ile kurduğu ittifaklar saye­sinde, Bedirhan Bey kısa zamanda diğerlerinin arasından sıyrılarak, Kürdistan'ın en güçlü beyi ha­line gelir. Bu ittifaklar ayrıca Bedirhan Bey çevresinde bir koruma kalkanı olarak kullanıldığını da söyleyebiliriz. Ayrıca Bedirhan Bey bölgedeki her güç gibi Devleti arkasına alarak güçlenmektedir. Devletle olduğu zaman güçlüdür. Bu aynı zamanda Samir Amin’in de dediği gibi kapitalizm öncesi haraççı toplumların karakteridir de. Devletle olduğun zaman her şey, devletle ayrı düştüğün zaman hiçbir şey!

Nizip yenilgisinin kendisine bir fırsat tanımasıyla birlikte, Bedirhan’ın Osmanlı tarafından güçlendirilmiş olduğunu da söylemek mümkündür; 1838 sonu veya 1839 başında Osmanlı tüm ça­basını Nizip savaşı hazırlıkları üzerinde yoğunlaştırdığında, “hem asker toplamaya imkân tanıması ve hem de cephe gerisinde sorun yaşanmaması için, 1835'ten beri yürütüle gelmiş operasyonlarla sindirilmiş Kürt beyliklerinin, Osmanlı desteği ile güçlendirilmiş ve daha da güç­lendirilecek olan Bedirhan Bey aracılığıyla kontrol altında tutul­ması önemliydi… Kürdistan'dan olabildiğince çok sayı­da Kürdün ordu için seferber edilebilmesi yaşamsal önem taşı­maktaydı. Osmanlı ordusunun çok önemli bir kısmını Kürdis­tan'dan toplanacak başıbozuk askerler oluşturacaktı. O nedenle, Diyarbekir eyaleti redif alayları miralayı Bedirhan Bey'i hoş tut­mak önemliydi.” (s 76) Ancak bu geçici bir durumdur. Bedirhan Bey bu geçici durumu kalıcı sanarak güç denemesinde bulunmuştur.

Nizip savaşı sonrasında Osmanlı bölgede kontrolünü geçici olarak kaybettiğinde bölge geçici olarak Bedirhan Bey’e kalmış olur. Kardam bu durumu şöyle özetler: Sadrazam Mustafa Reşit Paşa’nın, padişaha sunduğu 26 Tem­muz 1847 tarihli tezkeresinde, her ne kadar devletin elinde gibi gö­rünüyorsa da, aslında "birtakım zalim ve serkeşlerin" [siz bunu Bedirhan Bey ve müttefikleri olarak okuyun] elinde olan bir "Kürdistan"dan söz edilmektedir. (s 110)

Kardam’ın Bedirhan Bey’in Osmanlı ilişkileri ile ilgili Bedirhan tarifi direnişinin niteliğini açıklar mahiyette olduğu kadar durduğu yeri de özetler: 1847 Haziran’ında Cizre'ye saldıran Anadolu Ordusu müşiri Osman Paşa'nın birlikleriyle savaşması dışında, o tarihe kadar Osmanlı’ya ait hiçbir kale­ye ve yere saldırmamış, tek bir Osmanlı askerine kılıç sallayıp ateş etmemiş olan… Müttefiklerinin direniş ve isyanlarını hep desteklemiş, hatta bizzat planlamış olduğu halde hep geri planda durmuş, kendisine yönelik iddiaları hep red­detmiş, Osmanlı’yla diplomatik ilişkilerini korumaya sürekli özen göstermiş olan Bedirhan Bey… (s 113) Yumurta kapıya geldiği zaman silaha sarılmak Kürt direnişlerinin genel karakteridir. Herkes sıranın kendisine gelmeyeceğini düşünerek önceki tedibi seyreder ya da destekler bir tutum almaktadır. Kardam konunun Dersaadet’te tartışıldığını ve Bedirhan Bey’in direnişinin geçiştirilmesinin yollarının arandığını kaydeder: Dersaadet, Nizip bozgununun açtığı yaralar sarılmaya çalışılırken Kürdistan'da gereksiz yere sorun yaratılmasını is­tememekte ve yaratılmış olan sorunun Bedirhan Bey'in ikna edil­mesine bağlı ve bunun mümkün olduğunu düşünmektedir. Sad­razam, "içinden geçilmekte olan şu nazik zamanda, [Kürdistan'da] hiçbir şekilde bir ihtilale yol açılmamasını" istemektedir.

Kardam eklerde (BOA 155 [img039984] ) verdiği bir belgede yine Bedirhan Bey’in güzellikle yola getirilebileceği kaydedilmekte ve buna uygun hareket edilmesi tavsiye edilmektedir:

“Cizre tarafında bulunan Miralay Bedirhan Bey bi’t-taltîf celb olunduğu hâlde merkûm Han Mahmud ile müttehid olduğundan gaile-i mezkûrenin hüsn-i suretle indifâ’ı hâsıl olacağı cihetle mîr-i merkûmun imâl-i letâyifü’l-hiyel tarafına celbiyle istihsâl-i indifâ-ı gaileye himmet olunması hususunun Diyarbekir müşîri atûfetlü Vecihi Paşa hazretlerine dahi iş’âr ve merkûmların İranlu cânibine savuşamamaları esbâbının istihsâline gayret eylemesi keyfiyâtının…”

 

Bedirhan Bey’in ana stratejisinin ana noktaları olarak Kardam şunları sıralar (s 121-22):

• İttifak halinde olduğu Kürt beylerinin direniş veya açık isyan­larını çeşitli biçimlerde desteklemek veya planlamak, ama Osman­lıya karşı hiçbir zaman açık bir direniş sergilememek, hele silaha asla davranmamak;

• Bu isyan ve direnişlerin destekçisi ya da planlayıcısı olmakla suçlandığında, bu suçlamayı kesin bir dille reddetmek ve bölge va­lileri ile yazışmalarında direniş veya isyan halinde olan müttefiki Kürt beyleri için "hain", "asi", "eşkıya", vb. gibi sıfatlar kullanırken, padişah, sadrazam ve bağlı olduğu bölge valisine karşı sada­katini neredeyse "kölece" denebilecek aşırı abartılı bir dille ifade etmek;

• Böylece, gerekirse sahip olduğu askeri gücü kullanabileceği tehdidini kuşkusuz ima eden diplomasi kanallarını asla kapatma­mak;

• Açık tutmaya özen gösterdiği kanallardan, her seferinde, sa­raya, hükümete ve bölge valilerine şu mesajı vermek: "Bölgedeki direniş ve isyanları kontrol altına almak, Kürdistan'da istikrar sağ­lamak istiyorsanız beni muhatap alıp yetkilendirin; ben yaşanan her sorunu çözebilirim."

Kısaca Osmanlı’nın sendelediği bir tarih aralığında Bedirhan Bey, Osmanlı’nın Nizip bozgununun sonucu düştüğü zayıflığın ve çaresizliğin sürgit devamı varsayımı içinde, çevresine koruma çemberi olarak aldığı diğer Kürt Beyleri ile kendine bir iktidar yolu açmak istemektedir. Osmanlı Bedirhan Bey’i tatlılıkla eski çizgisine getirmeye, asiliğini geçiştirmeye çalışır. Yetmediğinde ise zora başvuracaktır. Burada da öncelikle – her Kürt direnişi ya da isyanında olduğu gibi- Bedirhan Bey’in Kürt beylerinden oluşan koruma çemberi ortadan kaldırılır. En yakınlarını elde eden ve kendi yanına çeken devlet için, Bedirhan’ı teslim alıp sürgüne yollamak kolaydır. Küçük bir direniş sonucunda Bedirhan Bey yenilerek teslim olur.

Kardam, Bedirhan Bey’in direnişinin bir ay gibi olağanüstü kısa sürede çökmesini ve yenilginin nedenini de tartışarak, yenilgiyi sosyal ve siyasal gelişmemişliğe bağlarken; Bedirhan Bey'i efsaneleştirerek onu 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başındaki örgütlü Kürt ulusal uyanışının başlıca referans noktalarından biri haline getiren, ken­dinden önceki ve sonraki Kürt isyanlarının tersine, askeri basanla­rı değil, başarılı bir siyasetçi olarak görülmemiş genişlikte bir Kürt ittifakı kurması, yönetim becerisiyle Cizre-Bohtan beyliğini yüksek bir refah düzeyine yükseltip ona "devlet" özellikleri kazandırması, Osmanlı’yla kurduğu diplomatik ilişkilerle özerk/bağımsız bir Kürdistan hedefine doğru kaydettiği ilerlemedir.(s 372) sözleriyle Bedirhan Bey mitini tanımlamasına çekinceli yaklaşıyoruz. Bedirhan Bey Hareketi Kürt unsurları içinde barındırsa da dönem itibariyle gelişmişlik düzeyi bir farkındalık keşfedilse dahi milli bir bilinç yoktur ve milli bir harekat sayılmamalıdır. Bedirhan bu hareketi ile bir Kürt hareketi /Kürdi hareket planlamamıştır. O sadece kendisine bir iktidar açmak istemiştir. Buna rağmen primordialist bir tarih anlayışı çerçevesindeki bir ihtiyaçtan doğan bir Bedirhan mitinin dolaşıma sokulduğunu rahatlıkla söylemek mümkündür.

Kardam’ın yenilginin sonuçları olarak söylediği: Bedirhan Bey'in yenilgisi Osmanlı Kürdistan'ının tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir. Bu yenilgiyle birlikte Os­manlı Kürdistan'ındaki beylik düzenine son verilmiş, Kürdistan'ın Osmanlı tarafından fethi tamamlanmış, günümüzdeki "Kürt sorunu"nun temelleri atılmış, çok çeşitli etnik ve dinsel unsurlardan oluşan bu coğrafyanın kendi iç dinamikleriyle gelişme imkânları yok edilmiştir. Sözlerine de maalesef katılamıyoruz. Osmanlı Kürdistan’ı denen bölge Tarihi Ermenistan’dır. Başta da belirttiğimiz gibi Osmanlı-Kürt ittifakı tarihi Ermenistan’ın fethini amaçlamış ve gerçekleştirmiştir. Bu konudaki yargımızı Bedirhan Bey’in bir güç gösterisi olarak gerçekleştirdiği Nasturi Soykırımı’nın perçinlediğini söylemekte sakınca yoktur.

Şeyh Ubeydullah’ın yıllar öncesinden söylediklerine kulak vermemizde ve onun sözlerini bir kere daha düşünmemizde fayda vardır:

1880 yılı Temmuz ayı sonunda Kürt liderle­ri Şemdinan'da toplanmıştır. Bu toplantı, Kürtlerin 19. yüzyıl ta­rihindeki en temsilli toplantısıdır. Toplantının amacı Ubeydullah tarafından Kürt aşiretleri arasında birlik kurulması ve ayak­lanma için hazırlık yapılması olarak belirlemişti. Toplantı ol­dukça ateşli geçmiş ve Kürtler arasındaki çıkar farklılığını or­taya koymuştu. Türk iktidarı ile işbirliği halinde olan bazı aşiret reisleri daha toplantının başlangıcında Kürt birliğinin Ermeni ve diğer Hristiyanlara karşı kullanılması görüşünü ileri sürdüklerinde, Şeyh Ubeydullah onları uyararak bir gerçekliği ifade eder: "Şayet, bugüne kadar Saray, Kürtleri destekliyorsa, bu onları, Ana­dolu'daki Hristiyan unsurlara karşı kullanmak istediğindendir, fakat, Ermeniler katledildiği taktirde, Kürtler Türkiye Hükümeti nezdindeki önemlerini kaybedeceklerdir''[7] Ubeydullah Nehri’nin sözlerini altını bir kere daha çiziyoruz. Bu günkü gerçeklik de tam da buna tekabül etmektedir.

 

 

 



[1] Günümüzün özgün Kürt yazarlarından Cemil Gündoğan “Bugünün Kürt aydınları, geçmişlerinde Kürt aydını aradıklarında Bedirhan kardeşlerden başkasını pek görmezler” der Bedirhani ailesine bu bağlılığın sonuçlarından birinin de diğer önemli kişiliklerin ve “ısrarla kendi topraklarında kalıp direniş örgütleyen çizginin” gölgelendiğinin altını çizer. Örnek olarak da Bu çizginin temsilcileri olarak da İhsan Nuri Paşa ve Koçgirili Alişer örneğini verir. Cemil Gündoğan, Dönemeç Yazıları Kürt Sorunu Üzerine Makaleler (1999-2011) Vate Y.2011, s 91.Biz Cemil Gündoğan’ın örneklerine, Şeyh Ubeydullah Hareketi ile Mevlanzade Rıfat Efendiyi de eklemek isteriz. Bedirhan Bey Oğullarının da tümünün de aynı fikirde ve aynı yönde olduğu da söylenemez. Bu konuda Ahmet Kardam’ın bu konuda verdiği örnekler çarpıcıdır. (Ahmet Kardam, Cizre- Bothan Beyi Bedirhan Direniş ve İsyan Yılları, Dipnot Y. 2011, s 30-32. Ancak Bedirhanilerin kendilerine Kürt hareketinin önderleri misyonunu biçtiklerini ve buna da hakkı olduklarına inandıklarını eklemekle yetinelim. Ahmet Kardam’ın Cizre- Bothan Beyi Bedirhan Direniş ve İsyan Yılları kitabından yapılacak alıntılar bundan böyle metinde sahife numaraları ile belirtilecektir.

[2] Diplomatik bir dil olduğunu kabul etsek dahi Bedirhan Beyin mektubunda geçen bu ifadelerin neresi nüanse edilebilir: Devlet her dağ başında benim gibi bin Bedirhan bulup hiçbirine çobanlık bile vermezken, benim miralaylık rütbesine nail olup padişah nişanına layık görülmem iyi hizmet edip tuttuğum yoldan Ötürüdür. Maazallah, nzaya karşı çıkacak olsam, padişahın bugüne kadar yediğim ekmeği gözüme durup fena olaca­ğım gün gibi meydandadır. Hal böyleyken, asiliğe kalkışanlara nasıl olur da yardım ederim? (...) Padişahın nişanına layık görülmüş ola­rak, bunun gereği ve borcu olarak, değil Han Mahmud haini, muha­lefet eden kardeşim bile olsa mutlaka bir yolunu bulup onu elde edip [ikna edip] ilgili yere sevk etmek görevimdir. (s 125)

[3] Soran ulemasının ilan ettiği Halife ordusuna karşı çıkmanın kafirlik olacağı fetvasının Mir Muhammed’in kuvvetlerinin etkinliğini kırmış hareketin yenilgisiyle sonuçlanmıştır. “Osmanlı ile mir Muhammed arasında sözü edilmeye değer herhangi bir çatışmadan söz edilmemektedir.” Ahmet Kardam, Bedirhan…, s 73

[4] Yazar -okuyucuya kolaylık olması bakımından olsa gerek- isyan kelimesini kullansa da orijinal metinde isyan yerine fesad-ı mezküre kullanılmıştır. Bu alıntıdaki bütün isyan kelimeleri fesad-ı mezküre okunmalı/anlaşılmalıdır. Çalışmada belgelerin orjinalleri, transkribi ve bugünkü dile tercümesi bulunmaktadır.

[5] Kerem Soylu, Mesail-i Mühimme-i Kürdistan (Kürdistan’ın Önemli Meseleleri) Enstituya Kurdi, Amed 2004, s 267-269. Kerem Soylu’nun bu kapsamlı arşiv incelemesi ve deşifrasyonu ile son derece önemli belgelerin okuyucu ve araştırmacılar ile buluşması sağlanmıştır. Okuyucu bu sayede birinci el kaynaklara direkt olarak ulaşma olanağı elde etmektedir. Ahmet Kardam’ın da kitaba eklediği arşiv belgelerinin orjinalleri ile birlikte bunların transkribi ile de bu belgelerin günışığına çıkarak okuyucu ve araştırmacılara sunması ayrı bir takdire değer çalışmadır.

 

[7] Celilé Celil, 1880 Şeyh Ubeydullah Nehri Kürt Ayaklanması, Çev. M. Aras, Péri Yayınları, 1998, s 85


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006