Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Arap Baharı’ndan Türkiye kışına…/Neco UYGUN
Neco UYGUN

NEWROZ



 

Emperyalistler kendi nizamlarını şaşmaz bir karalılıkla dayatıyorlar. Çizdikleri nizama ayak direyen ülkelere ve iktidarlara karşı oldukça atak bir savaş yürütüyorlar. Ellerindeki devasa askeri gücün yanına medya gücünü de katıp, dezenformasyon yaratarak işlerini hallediyorlar. Kaddafi’nin vahşice öldürülmesini “diktatörün sonu” diyerek sunanlar, insanlık değerlerinin neresinde durduklarını göstermiş oldular. Kaddafi diktatör de yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen Suudi kraliyet ailesi ne oluyor? Emperyalistlerin derdi diktatörler değil çünkü. Enerji sahalarını denetlemek için dikensiz gül bahçesi yaratmanın peşindeler. Çarklarına çomak sokan direnç noktalarından kurtulmanın derdindeler. Arap Baharı diye, reklamasyon efektleriyle zihnimize çakılan senaryonun hedefindeki asıl ülkelerin, Libya, İran ve Suriye olduğunu gizlemeye bile ihtiyaç duymadan işlerine koyuldular. Hem de, pazardan ganimet kapmaya çalışan aç tüccar aceleciliğiyle. Mısır ve Tunus bu senaryonun dolgu zeminiydi ki, önemli bir gelişme olmadan halkın enerjisi göstermelik iktidar değişikliğiyle sonlandırılmış oldu. Kaddafi’nin öldürülmesi ile birlikte, Libya defterini kapattıklarını söylüyorlar. Ön gördükleri nizam oturur mu bilemeyiz. Irak’da oturduğu düzeyde oturacağını kestirmek zor değil. Libya’da paramiliter güçlere (Kaddafi’nin deyimiyle fareler) dağıtılan silahların varlığı ve toplumsal yapıdaki aşiret çekişmeleri hesaba katıldığında, çelişkiler ve toplumsal çatışmalar kolay sonlanacak gibi görünmüyor. Emperyalistler açısından bunların bir önemi yoktur. Petrolün musluğu garantide olduktan sonra, halkın birbirini boğazlaması dert edecekleri bir durum değildir.

Şimdi yakın hedef tahtasında Suriye durmaktadır. Esad rejimi emperyalistlere taviz verip, istedikleri şekilde kenara çekilmeyi kabul ederse mesele baştan halledilmiş olacaktır. Sistemin özüne halel gelmediği sürece, kişileri kurban ederek kendi iktidarlarını sağlama almak küresel emperyalist güçlerin ustaca uyguladıkları politikaların başında gelmektedir. Dünyanın her köşesinde bu politikayı titizlikle(!) uygulamaktadırlar. ABD’nin bölge politikasının gönüllü uygulayıcısı olan Hüsnü Mübarek’ten desteğin çekilmesi, emperyalist güçlerin çıkarları gerektirdiği sürece sırt sıvazladıkları, çıkarları tehdit altına girdiği an bir tokat da kendilerinin attığını gösteren yakın bir örnektir. Bu hamleyle, demokrasi ve insan hakları savunucusu olduklarını da göstermiş oluyorlar. Fakat yerel güçler-iktidarlar direnç göstermeye devam ettiklerinde ise, üzerlerine tüm güçleriyle çullandıklarını en son Libya örneğinde yaşadık. Sözün özü, emperyalistlerin muradının insan haklarına dayalı demokratik bir Suriye yaratmak olmadığını belirtmek istiyorum. Libya da uygulanan senaryonun bir benzerinin Suriye üzerinden sahneye konulacağı kesindir. Kaldı ki, senaryonun ön hamleleri pratik olarak uygulamaya sokulmuş durumdadır. Suriye’ye müdahale vahim gelişmelere yol açabilecek riskler taşımaktadır. Suriye, mezhep ve etnik çeşitliliği barındıran bir ülkedir. Dış müdahaleyle birlikte toplumsal yapıda kıyıcı boğazlaşmaların yaşanması muhtemeldir. Bu boğazlaşma komşu ülkelere, hatta İslam coğrafyasına yayılma riski taşımaktadır.

Türkiye’nin, bölgeyi alev topuna dönüştürme riski taşıyan Suriye’ye müdahaleye taraftar pozisyonda durması rasyonel bir politika değildir. Tarihsel bağlar, komşuluk hukuku vb. etik hassasiyetler bir yana, reel politik açıdan uygun bir tutum değildir. Çünkü komşularında var olan her türden çelişkinin aynısını az çok kendi içinde taşımaktadır. Bu anlamda komşularına “şu eksiğin var” sözünü söyleyebilecek rahatlığın içinde değildir.

Türkiye iktisadi ve sosyal anlamda soğuk bir iklimin içinde bulunmaktadır.

Kişi hak ve özgürlükleri konusunda görece iyi durumda olduğumuz söylenebilir. Fakat hukukun aşırı derecede siyasallaştığını ve giderek politik baskı aracına dönüştüğünü düşündüren emareler oldukça güçlüdür. Darbe dönemlerini çağrıştıran toplu davalar, tam bir keyfiyet halini almıştır.

Kürt meselesinin varlığı kabul edilmesine rağmen çözümüne yönelik anlamlı adımlar atılmadığı için bu ülkenin yurttaşları ölmeye devam ediyor.

Zorunlu din dersi ve diyanetin işlevi konusunda tek tip din anlayışı bağnazca devam ettiriliyor.

Sendikal mevzuat, sendikal özgürlükleri ve emekçilerin hak arama kanallarını kullanmasını değil, tersine yasakları tanımlayan içeriğe sahiptir.

Zam politikalarıyla mali durumun güncellenmesi(!) sonucunda yoksulluk hızla artmaktadır. Gelir dağılımında halihazırda var olan eşitsizlik, yoksullar aleyhine daha da bozulmaktadır.

Azalan refah, artan yoksulluk ve çoğalan işsizlik tüm hızıyla devam etmektedir.

Tüm bunları alt alta koyduğumuzda, Türkiye’nin komşularına parmak sallamak yerine, iç barışını sağlamaya çalışması ve demokrasi standardını yükseltmesi daha rasyonel bir tutum olacaktır.

Yurttaşıyla kavgalı, emekçisine kaşı hırçın ve merkezci demokrasiyi aşamamış Türkiye’nin; projesi çizilmiş baharlara model ülke olmaya heveslenmesi, kendi kışının soğuğunda donmasına neden olabilecektir.

Halkın, dinsel hassasiyetini ve milli duygularını diri tutarak, toplumsal enerjinin birikmesini mütemadiyen ertelemek mümkün değildir. Arap Baharı’nı ortaya çıkaran çelişkilerin benzerlerini bağrında taşıyan Türkiye’nin, sosyal-iktisadi ikliminin soğukluğundan kurtulması ve bahara kapı aralaması gerekir.

Arap Baharı’nı ortaya çıkaran çelişkilerin benzerlerini bağrında taşıyan Türkiye’nin, önce kendi kışından kurtulması ve baharını yaratması gerekiyor.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006