Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Devletin ikili tehdit algısı/S. Çiftyürek
S. Çiftyürek

NEWROZ

Türk rejimi, Kürt/Kürdistan meselesini iki stratejik öğe üzerinden kendisinin varlık yokluk sorunu olarak algılıyor. Bu nedenledir ki Kürt ulusal sorununda ya hiç adım atamıyor ya da oyalıyor.

 

I - Türk rejimi, Kürt/Kürdistan meselesini iki stratejik öğe üzerinden kendisinin varlık yokluk sorunu olarak algılıyor. Bu iki temel nedenledir ki Kürt ulusal sorununda ya hiç adım atamıyor ya da bir adım ileri iki adım geri misali bocalıyor, oyalıyor. Nedir bu iki stratejik tehdit algısı?

Birincisi; Fransız modelinden de kısmen esinlenerek farklı ulus ve ulusal azınlıklardan bir ulus (Türk ulusu) yaratma projesidir ki bunu Bülent Ecevit; “Fransızlar farklı ulus ve halklardan bir Fransız ulusu yarattıklarında sesini çıkartmayanlar biz aynı şeyi yaptığımızda neden kıyameti koparıyorlar!” diyerek Avrupalılara çıkışmıştı. Mesele çok açık; Kürt, Laz, Çerkes, Arnavut, Boşnak, Arap, Çeçen gibi ulus ve azınlıkların katı bir asimilasyon ve ikiz kardeşi entegrasyonla birlikte aynı süreçte Türkleştirilmeleri hedeflendi ve bu hedefte epeyce de yol alındı.

Yazılarımda sıkça belirttiğim, “devlet neden savaşı uzattı/uzatıyor” sorusunun yanıtını da burada, yani farklı halklardan bir ulus yaratma projesinin gereklerinden aramak gerekir. Öyle ki, asimilasyon ve entegrasyon ile mevcut 81 ilden, “10’u zaten Kürdistan” ise ya da olacaksa, geri kalan “71 ilin ise Türkistanlılaştırılması” hedefleniyor. Batıya gelen asker cenazeleri üzerinden Trabzon, Rize, Artvin, Sakarya, Antakya vb. Türkleştirilmesi bu strateji çerçevesinde geliştirildi ve halende geliştiriliyor.

TC devleti, Kürt halkının ulusal özgürlüğü uğruna yeniden başkaldırısını, belirlemiş olduğu bu yönelimi bozucu bir hamle olarak görüp stratejik tehdit olarak algılıyor. Devlet stratejisine göre, Kürtlerin; Türkleştirme projesinin dışına çıkmaları, aynı zamanda diğer halklar üzerinde de kendi kimliğine dönüş ve ulusal taleplerini dillendirmede uyarıcı etki yapmaktadır. Devlet aklının Kürt ulusal özgürlük mücadelesini ciddi bir iç güvenlik tehdidi olarak algılamasının temelinde bu öğe yatmaktadır. “Kürdüm, Kürtlerin ulusal hakları vardır” diyorsan, sonrasında ne dersen de, neyi savunursan savun devletin seni “bölücü” olarak algılamasının temelinde yine aynı iç tehdit algısı yatar! Çünkü Kürtler, ulusal özgürlük haklarını savunmakla hem kendilerini devletin hedeflediği Türk kimliğinin dışında şekillendiriyorlar hem de diğer halkları bu yönde teşvik etmeninde ötesinde adeta onlara “kendiniz olunuz” diyorlar! Böylelikle Kürtler, Kürt siyaseti öyle ki devlet nezdinde ikili bir “bölücü” işlevi üstlenmiş oluyorlar!

İkincisi; coğrafik olarak Kürdistan olgusu ise, köklü stratejik bir dış “tehdit” ya da “karasal” tehdit öğesi olarak algılanıyor. Devlet jeostratejisinde Kürdistan; “Anadolu ile Azerbaycan ve Orta Asya arasında Ermenistan’ın varlığı bile ciddi sorun iken, hem daha büyük hem de jeostratejik açıdan daha önemli yerde bulunan Kürdistan’ın da girmesi demek, Türklerin Anadolu’da hapsolup sıkışması ve Türkiye’nin stratejik derinliğinin kaybolması” şeklinde algılanır! Buradan bakıldığında, devletin her halükarda Kürt meselesini, Kürdistan meselesi olarak algılayıp bunu iç tehdit olduğu kadar önemli bir dış tehdit olarak da görüyor olması anlaşılır!

Tansu Çiller’in “bir çakıl taşı vermeyiz” söylemi ve Erdoğan’ın son yıllarda sık, sık “780 km kare vatan toprağı üzerinde bir operasyona asla izin vermeyiz” beyanlarını bu çerçevede okumak gerekiyor.

İmralı’da Öcalan ve Oslo’da PKK ile görüşmelerde varılan ön anlaşmalar sonrası devlet ve hükümetin bunları bir kenara bırakmasını, PKK yetkililerinin “bizi oyalıyorlar” ya da Öcalan’ın “beni taşeron olarak kullanıyorlar” açıklamalarını; tam anlaşmaya varıldı/varılıyor denilirken haydi sil baştan sürecin başına geri dönülmesini yine bu çerçevede okumakta yarar var.

Siz ister “Demokratik Cumhuriyet” ya da “Demokratik özerklik” deyin, ister “AB yerel yönetimler şartı çerçevesinde idari özerklik istiyoruz” deyin, ister “federasyon ile halkların eşit birliğini hedefliyoruz” deyin, isterse “bağımsızlık savunuyoruz” deyin; devlet, söyleminize göre değil, Kürt ve Kürdistan meselesini başlı başına stratejik düzeyde ve öncelikli bir iç ve dış güvenlik unsuru olarak algılayıp duruşunu belirliyor!

Yine buradan bakıldığında, Türk devletinin Kürt/Kürdistan meselesinde sistem içi en azından mevcut üniter cumhuriyetin sınırları çerçevesinde soruna bir hal çaresi bulunacağının zor olacağı, ciddi kırılmalar yaşanmadan özellikle barışçıl demokratik çözümün çok ama çok sancılı geçeceği söylenebilir.

II – Türkiye, bölgesinde “Batı ile Doğu arasında köprü olma”yı hedeflerken ve G-20 ile bu misyonu potansiyel olarak üstlenmişken, şimdi ikisinin arasında sıkışma veya “ya o ya da bu” tercihini yapmak gibi bir açmaza sürükleniyor ki Kürdistan meselesi burada da belirleyici bir unsur durumunda. Bir yanda, Müslüman komşuları ve ayrıca Kürdistan meselesinde tarihsel müttefikleri olan, dahası Kürdistan üzerindeki dörtlü kelepçenin devamında ısrar eden İran, Suriye ve Irak merkezi devleti, diğer yandan “Hıristiyan Batı bloğu” olarak ABD, AB ve NATO! Türk devleti işte burada sıkışıyor. Komşularla “sıfır sorun”dan bir anda eski “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” diskuruna gerilemesi söz konusu sıkışıklığı, Batı bloğundan yana tercihini yaparak aşmak istediği görülür.

Türk devletinin, İran ile bölgesel hegemonya hesapları yeni değil, yeni olan son yıllarda TC devleti, İran’ı birçok açıdan dengelemede zorlanıyor. Önce Irak, sonra Lübnan’da İran bir adım öne geçti, şimdi Suriye üzerinde bölgesel hegemonya hesapları sürdürülüyor. Bu duruma adım adım yaklaştığı söylenen nükleer silah yapma kapasitesine ulaşmada eklenirse Türk devleti, bölgede İran’ı dengelemede daha çok zorlanacaktır. Bunun farkında olan TC devleti çareyi ABD öncülüğündeki Batı ittifakında görmektedir.

Mübarek ve Bin Ali’nin akıbeti daha da önemlisi önce Saddam’ın sonra Kaddafi’nin idam ve linç edilmelerinin ardından “sıra sende Esad” denilmesi gibi gelişmeler, Türkiye’nin, ABD ve NATO ittifakının ipine daha çok sarılmasına yol açıyor ancak yine de sıkışıyor. Çünkü başta ABD olmak üzere Batı, hem bölge statüsünün değişiminden yana hem de bu değişim sürecinde Kürtlerin mevcut sınırları içerisinde de olsa belirli bir statüye kavuşmalarını istiyor. İşte Türk devletinin Doğu ile Batı arasındaki sıkışmanın tipik halini burada görebiliriz.

Özellikle de İsrail ile yaşanan sorunlar aşılmazsa bu sıkışıklık derinleşebilir, dahası İsrail, Kürt meselesinin büyüyerek bölgesel boyut kazanmasında zayıf da olsa etkisi olabilir.

Belirttiğimiz nedenlerle Türkiye’nin Batı bloğuna ihtiyacı olduğu kadar, ABD ve Batı bloğunun da Türkiye ‘ye ihtiyacı var. Batı için dün, Türkiye kadar Şah liderliğindeki İran da kendileri için bölgede bir seçenekti ama çoktandır bu yok! Mısır; hem birebir Türkiye misyonunu üstlenemez, hem de Batı için Mübarek sonrası Mısır, belirsiz bir geleceğe doğru gidiyor. Bunlara ABD’nin belirlenen tarihte Irak’tan çekilmesinin yaratacağı sorunlar eklendiğinde Türkiye’nin, ABD ve Batı’nın bölge siyasetindeki yerinin güçlendiği söylenebilir. Dahası, Türkiye’nin Irak işgalinden farklı olarak, Suriye meselesinde sımsıkı ABD ve Batı ittifakı içerisinde yer alarak ve üstelik en önde koşmaya hazırlanması, lehine olan Batı desteğini daha da güçlendireceğini hesap ediyor.

Bu koşullarda Türk devleti yeni bir sınır ötesi hareket başlatırken önceki 25 sınır ötesi harekattan farklı olarak neyi hedefliyor?

Hükümet ve ordunun ittifak halinde bu sınır ötesi harekata öncekilerden farklı bir misyon yükledikleri görülüyor. Bu durum, söylediklerinden çok söylemediklerinden anlaşılıyor, hükümetin, ulusal medya kurumlarına verdiği savaş ayarından belli oluyor! Yazılı ve görsel basının patron ve yöneticilerini toplayan hükümet, Thatcher’in bir zamanlar İRA’ya karşı uyguladığı taktiği uygulamak istiyor. “Propaganda terörün oksijenidir”den hareketle, basına bundan böyle olacak olanları “görmeyin, duymayın, dokunmayın” deniliyor. Tabii devlet, ordu ve hükümet lehine olanları “görün, duyun ve yazın”! Kürt halkı ve örgütlü yapısının lehine olacak olanları “görmeyin, duymayın, yazmayın” denilmek isteniyor!

Kısacası Başbakan’ın basınla ama “basına kapalı” gerçekleştirdiği toplantıda, bugün halklarımızın en önemli sorunu olan Kürt meselesinde, basına “milli çıkar” temelinde çeki düzen verildi! Bir nevi basının patron ve yöneticilerine dersleri ince ayar çekilerek öğretildi!

Başbakan Erdoğan, 24 askerin ölümü üzerine alışık mizacının aksine sakindi ve herkesi aklıselime davet etti. “İntikam” diyen Cumhurbaşkanı’nın aksine, “kim ki öfkesine hâkim olamaz, kim ki metanetini koruyamaz ise bilmelidir ki terör örgütü işte o zaman hedefine ulaşır” diyorsa; ya mevcut bölge şartlarını ve ittifakları lehine görmenin rahatlığı ile konuşuyor ya da İstanbul, İzmir ve Çukurova gibi metropollerde patlak verecek bir Kürt-Türk çatışmasının altında herkesin kalacağı tehlikesinin bilinciyle ortamı sakinleştirmek istiyor! Belki de sınır ötesi harekette beklediği “netice”nin yol açacağı sorunlara karşı şimdiden bariyer oluşturmak istiyor!

Sonuç olarak; devlet Kürt meselesindeki eski konseptini aşıp yeni bir yönelim belirlemezse, Kürtlerle birlikte kendisinin de kan ve güç kaybı devam edecektir. Defalarca anlaşıldı ki ret, inkâr ve silah zoruyla Kürt halkının özgürlük mücadelesi engellenemez. Bu gerçeğin bir yönüdür ve kanıtlanmıştır.

ETA’yı silah bıraktırmaya götüren esas iki temel gelişme üst üste geldi. Birincisi, İspanya’nın anayasa ile Bask ve Katalan ülkesini de kapsayan federal sisteme geçmesi; ikincisi, İspanya’nın AB üyesi olması, yani birlik sorunlu da olsa, birlik lehine ulus devlet olgusunun aşılmış olması.

Elbette Kürdistan Bask, PKK’de ETA değil! Dahası AB şartlarında değil, Ortadoğu koşullarında Kürt halkı çözüm arayışında. Bu farklılıklara rağmen Kürdistan’da da bir mücadele yöntemi olarak silahlı mücadele, siyasetin önünü açmıyor en azından artık ve hatta çoktandır açmıyor tersine gölgeliyor ve öyle ki sırtında bir kambura dönüşüyor. Bu da Kürt ulusal demokratik hareketinin özelde de PKK’nin gerçeğidir ki PKK’de son yıllarda sıkça bu gerçeği dile getirmektedir!


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006