Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

‘Oğlum vatana helal olmasın’ diyebilmek!/Hasan FIRAT
Hasan FIRAT

NEWROZ

Türk anaları, asker annesi Kürtler, “oğlum vatana helal olmasın” dedikleri bir yeni retorik, yaşamı öne çıkaran etik ve ahlak gibi moral değerlere ihtiyacımız var.

 

Hızlı, hınzır, kaotik dolu bir hafta yaşandı. Umulmadık bir zamanda! Baş cumhurun; yeşil kostümler içinde, 4 gün öncesinde başkomutan yetki donanımıyla denetlediği askeri savaş birliklerinde, başbakan R. T. Erdoğan’ın “panik ve çaresizler” gürlemesinde, hitabet gücünün kuvvetiyle tasvir ettiği PKK, 8 ayrı noktada, Türk Silahlı Kuvvetleri’yle saatlerce çatıştı. Maalesef, ne yazık ki bir kez daha, gepegenç çocuklar hayattan koparıldı. Her iki taraftan, farklı telaffuz edilse de TSK’nın son açıklamasını dikkate aldığımızda 75 ila 85 ya da iki katı kadar genç insan artık yaşamıyor.

Son büyük çatışma öncesinde Bitlis-Norşin’de 5 özel kolluk kuvvetleri elemanı, tesadüf ya da değil, olay anında 5 sivil yurttaş hayatını kaybetti. Öncesinde, sonrasında, istisnasız her gün aile hanelerinde asker, gerilla kaybı yaşanıyor. Artık sofralarda zeytin tanesi değil, insanlar hızla ve umarsızca eksiliyor. Her seferinde, bayatlaşmış, hatta kokmuş sakız bir kez daha devreye giriyor. “Sözün bittiği yer,” gevezeliği, gerzekliği sorunu çözmediği gibi, Kürtlerin, Türklerin yoksul çocuklarının vakitsiz ölümlerini engellemiyor.

Son çatışmalar, devam eden operasyonlar Kürt sorununda, farklı, geri dönüşü olmayan bir şiddet sarmalına girildiğine işaret ediyor. Çukurca çatışmaları, sahipleri tarafından bile, söylene gelen “terör” mantalitesini aşan bir olgu olarak öne çıkıyor. Türk hükümetinin emriyle, başbakanın “Genelkurmay Başkanı” taktikleriyle sürdürülen operasyonlar, doğal olarak, PKK’de karşı savunma refleksleri ve taktiklerini devreye koyduruyor. Çukurca çatışmaları, PKK gücünün sadece, tahayyülümüzdeki gerilla disiplin ve savaşma potansiyelini de aşan bir kuvveye ermiş olduğuna da delalet ediyor.

Ancak, Çukurca çatışmaları, karşılıklı birbirini tetikleyen akabindeki çatışmalar, birçok açıdan, yazılanların, söylenenlerin yeniden, yeni olgular ışığında değerlendirmeye ihtiyaç var. PKK ile bizzat başbakan talimatıyla, özel görevlendirme vasfıyla başbakan temsilciliği, devletin gizli kodlamasıyla MİT müsteşarı Hakan Fidan görüşmeleri biliniyor. Murat Karayılan’ın Taraf gazetesine yazdığı, detaylı, uzun mektup, kamuoyuna, hükümetle ilişkileri, girdi çıktıların arka penceresini yeterince aydınlatmış olmalı. Karayılan’ın 3 kritik politik kırılgan zamanında, 2009 yerel seçimleri, 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu, 12 Haziran seçimlerinde, ağır kayıplarına rağmen, hükümetin eylemsizlik taleplerine de-facto uyduklarını açıkladı. Hükümetten aksi bir görüş belirtilmemesi, Murat Karayılan’ı, doğruladı.

Yakın zaman gelişmeleri özlüce bir paragraf içinde anlatıldı. Görüşüyorsunuz. İşinize, sadece ve sadece partinize, devletlu çıkarlarınıza, AKP’ye rant sağlanacak ortamlar için, rica minnet “eylemsizlik” talepleriniz karşılık buluyorsa, bütün ısrarlara rağmen, Türk halkının, Kürt halkının yüksek derecede “barış” çığlığına rağmen, operasyonlar neden? Yüzlerce gencin katliamında, binlercesinin sakat kalmasını bilerek, tasarlayarak sürdürmek neden?

Şair Eşref’in Osmanlı için, kullandığı ”kaltak” hatırlatmasıyla, Osmanlı-Türk rejiminde “nasihat heyetleri” vasıtasıyla devreye konulan, ne yazık ki inanılan, Koçgiri (1921-1922), Ağrı (1927-1930) ayaklanmalarındaki “müzakere” yalanlarının üzerinden çok zaman geçti.

Kamuoyunda, geniş taraftar yelpazesinde aklanıp, saklanılan “müzakerelerin” oyalamaya dönük olduğunu ilk açıklayan Abdullah Öcalan oldu. Türk hükümetinin, halklara cevap vermesi gerekiyor. Açılım adı altında Habur’da başlayan zamanlar mı sahteydi, bu gününüz mü? 5 yıldır sürdürülen “müzakere” oyununu daha ne kadar sürdürmeyi düşünüyordunuz? “Müzakere” politik atraksiyonunu, hangi rant ve çıkarlarınız için kullandınız?

Hükümetin inandırıcılığına, keşke yanılsalardı diyeceğiz, ama değil, devlet tavrının pişkinlik, dalaverelerle yoğrulduğu çok netti. Görmek isteyenler için, soruna objektif bakabilmeyi becerenler açısından, eşkıyanın gece ne yapacağı tahminleri, hep isabet vuruşlar yaptı, hiç yanlış çıkmadı.

GERÇEK KATİLLER KİM?!

Kamuoyu cephesinde niyetlerden bağımsız olarak hükümetin, bir U dönüşü yaptığı, bunun ise anlaşılmadığı, anlamakta zorluk çekildiği, hükümet tavrının sebeb-i hikmetinin bir türlü yerine oturmadığı da gerçeklik.

Bu U dönüşü sorgulamaya muhtaç. U dönüşü sorunu ağırlaştırarak, hükümetin vebal paydasını büyüttü. Bu bağlamda, Türk devletinin/hükümetinin, insanlığı ikna edecek cevapları olmalı.

Orta-Doğu ayaklanmaları/isyanları, küresel büyük kalkışma, yer küremizin yeniden dizaynında, Türk rejiminin amentüsü olan “vazgeçilmezim jeo-strateji” kapıma düştü ham hayalleri olabilir mi? Libya ve Suriye rejimlerinin yıkıldı, yıkılıyor olmasında, ABD için en sadıkane müttefik TC Kürt sorununu, Kürdistan meselesini ötelemek, demagojik bir U dönüşüyle, kendini yeniden bir stratejiye hazırlamak istiyor olabilir mi? Ortadoğu’da, küresel protesto dalgasında, vasat altı zekalar bile maçın iki devre olduğunu, halen 1. devrenin bile bitmediğini biliyor bir akla sahipse, U dönüşünün arkaik kurguları da sorunlu demektir.

Yukarıdaki kısa anlatımlarla mevcut durumun tasvirini vermeye çalıştık. Yaşanan realite bu iken, şiddetten arındırılmış, barışa doğru, yumuşama beklentisinin toplumda oluştuğu koşullarda, seçim süreci dahil, gerginlik yaratan taraf kim? Vicdan ve hakkaniyet sorumluluğunda verilecek cevap, seçim sonrası dönemde ölümlerin, ölenlerin kimden sorulması gerektiğini yeterince ortaya koyuyor.

Gelinen aşamada sorun, alışa geldik jargonu, ezberi, insiyakları aşarak farklılaşması kendini dayatıyor. Çukurca’da, Hakurk’ta, Afşinin’de Kürt ve Türk çocukları öldürülüyor. Şiddet şiddeti besler denilmeyecek açıklıkta. Sorumlu kim? Kimin ilk kurşun sıktığı değil, savaş devamında kimler, nasıl nemalanıyor sorusuna verilecek karşılık öne çıksa gerektir. Savaşı besleyen, arkalayan 100 yıllık nedensellik, yüz yıllık haksızlık bir kez daha, yeniden gün yüzüne, bilince çıkmalı.

Nesnel gerçeklik, cüzi olanı değil, sofistike olanı, artı-eksi bütünü görmemizi ön görür. Çukurca çatışmalarından sonraki kısa süreç, birçok açıdan ağır karmaşa gibi görünenin aslında açık ve çıplaklığını yeterince gördürüyor.

Devlet stratejisinin hızla ve vahşice, 90’ların konseptine ricat ettiği çok açık. Neden? 90’ların

Türk rejim konjonktüründe faili bellilerin, devlet tapulu mülklerde, MGK ve İçişleri Bakanlığı’na bağlı binalarda gözaltında kayıpların hesapları soruldu, lakin hesap görülmedi. Dönemin başbakanı Mesut Yılmaz’ın itirafıyla, bir gecede el değiştirilen 7 katrilyon (Bursa’da Maliki cinayeti) hangi kurumların, hangi holdinglerin kendi aralarında pay edildiği hatırlanmadı bile. Sorgulanmaya, kovuşturma ihtiyacı dünden de elzem olarak önümüzde duruyor. 12 Eylül rejiminin, 90 konseptinin eko-politiği halen sır olarak saklanıyor. Aşılmak durumunda, bu günü görmek için mutlaka aşılmalı.

MİLLİ MESELE YALANINA HAYIR!

Devletin başı Abdullah Gül, bulunduğu mevki, görev sahasının üzerinden atlayarak “misliyle” alınacak intikam tepinmesi yaptı. Cumhurun başı, kendi menşei “iyi şeyler olacak” sözünün söylenmiş anında bile, söylenilenin bir kifayet etmeyeceğinin farkında. Cumhurbaşkanına, “misliyle” intikam kuvvetini veren, ”halkının”, “hafızayı beşer nisyan ile malul” olanın arkasındaki güçtür. Cumhurlar bilir ki, “halkı” ona, iştirak-i mesaideki lideri Erbakan’la meşhur kayıp trilyon davasını, bu davadaki dahlini sormadı/sormayacak. Olacak iyi şeylerin ne zaman, hangi vartalardan sonra teşrif edileceğinin de sorulmadığı gibi. Düne dair hesapsızlık, geleceğe fütursuzca ortak olmaya götürüyor.

Dünü kurcalamayan, hesap sormayan, devletluların “HİÇ” olarak mühendislikten geçirilen vatandaş demografisinde, çözüm dışında her şeyin bir fiyatı vardır.

Başbakandan bu kan gölünde, hükümetin sorumluluğunu, yapılabilecekleri masaya yatırması zaten beklenmiyor. İtidal havucunu göstererek, meşru siyasetin önüne engeller, yasal barajlar yetersiz ki, akla zarar kin, nefret, şoven top atışları sökün ettirilir. Politika cambazlarının dükkanında, halkların kardeşliği, hakların teslimi dışında her emtia var. Dilini tutmakta muzdarip, her daim mutlaka iktidardaki bir partinin bir yerinde olan Bülent Arınç içinse, şimdi Kürtlere “kök” söktürme revaçta.

“Kürt sorununu evelallah biz çözeriz “ hatırlatması yapılmayacağından emin olarak, Türk başbakan R. T. Erdoğan, sorunun muhataplarıyla Kürtlerle, Kürdistanlılarla, sorunu konuşmak varken, medya patronlarıyla, patronların özel ulakları durumundaki yayın yönetmenleriyle istişareler düzenledi.

Başbakan, medya kartelleri toplantısının özetinin özeti: “ulusal güvenlik ve kamu düzenini dikkate alır.” Yani, bunun hayata tecrübesi, işçilerin, emek cephesinin, Kürt hakları davasının yeminli düşmanlığı tezahür eder. Başbakan, ilk haberi yaptı bile. Türk anaları biricik oğullarınıza ağıt yakmak yasak, ağlamak da… duyurulur. Oğulcağınız, başbakan oğlu gibi 21 günlük askerlik hatıratını yaşamıyorsa, sebep sizsiniz, hatta oğlunuzun yaşamıyor olmasının da müsebbibi…

Bu cümleden geriye haberciliğe, halkın doğruları öğrenmesi ve bilme hakkına, haksızlığa karşı, haklıdan taraf olmaya dair bir şey kalmadı. Bizden kısa ve kulaklara küpe bir hatırlatma olsun.

90’ların konsept mimarlarından Tansu Çiller, Mesut Yılmaz’ın kendilerini, akçeli işler karşılığında bir parya olarak kullandıklarını, işleri bitince de kenara attıklarını itiraf eden, merkez medya patronlarından Dinç Bilgin’in çaresizliği ve söylediklerinin mürekkebi halen ıslak duruyor.

10 yıllar sonrası sorulacak soruları, hesapları şimdiden sormalıyız. Medya patronları, özel ulak yayın yönetmenleri 10 yıllar sonrası yapacakları itirafları, pişmanlıkları bize şimdi gerekiyor. Miadını doldurmadan, bu gün söylenecekler, duvarda tuğla olur, güç katarken, yarın her pişmanlık laf-i güzaf bile olmadan, def-i hacette bir yer bulursa haline şükretsin.

Biz inatla sormaya devam edeceğiz: Başbakanla, Türk hükümetiyle ortak sansürcülük anlaşması yapan Ajans Haber Türk (AHT), Ankara Haber Ajansı (ANKA), Anadolu Ajansı (AA), Cihan Haber Ajansı (CİHAN), İhlas Haber Ajans (İHA), zımni anlaşmaya imza atan diğerleri hangi çıkar dürtüsüyle haksızdan yana taraf oldunuz? Bu temaşalı toplantıdan sonra, gazeteciğin, haberciliğin neresindesiniz? Bu toplantıda, birbirine yumak olmuş hangi ihaleler konuşuldu, hangi borçlarınız, kredileriniz kolaylandı?

Ve can alıcı sorumuza mutlaka cevap almalıyız. Devlet sponsorluğunda yaydırılan kara habercilik, gencecik çocukların ölü bedenlerini bize geri verir mi?

Devlet/hükümet, medya kartellerini de yedekleyerek, kirli savaşın psikolojik propagandası yaydırılacak. Onların gör dedikleri, ya da nasıl görülmesi isteniyorsa öğle görülecek. Geçmiş yakın tarihte, bu fır döndü çarkın işlemediği, tıkandığı unutulsa gerek. İtiraf sırasına girenler, köşe başlarını tutmuşlar bir kez daha esas kıblelerine rücu ettiler. Zübük, alışkanlığı karaktersizliğe dönüşüyor.

Devletin al-i menfaatleri, burjuvazinin yüksek sınıf çıkarları için savaş ortamının kızışması yalnızca savaşıyor olmakla kalmıyor. Yolsuzluk boyutu arşı geçmiş Deniz Feneri rezaleti, 12 Haziran seçimleri atlatılarak, kamuoyunda dikkatlerin yoğunlaşacağı Fenerbahçe şike yolsuzluğu içinde sinikleştirildi. Yolsuzluk baronları eski RTÜK başkanı Zahit Akman başı çekmek üzere tahliye edilmeleri, Türk kentlerine, Çukurca’da ölenlerin cesetlerinin geldiği güne denk gelmesi, talih kuşunun gökten sıçması olarak yorumlanmayacak arsızlıkta. Öyleyse, “yüreğim yanıyor” demagojisinin ne kadarı sahici

KCK bahanesiyle, yasal parti BDP’nin yüzlerce yöneticisi esir edildi. Halktan hile, hurda katmadan aldıkları temsil yetkisi olan vekillerin esareti devam ediyor. Deniz Feneri, Almanya bağlantılı davada, dolandırıcılığı, nitelikli sahteciliği ispat edilen Zahit Akman, serveti milyar € aştığı sabitlenen Zekeriya Kahraman (Deniz Feneri’nde Beklenen Son -sendika.org- Mustafa Peköz) anaların kan ve gözyaşı döktüğü, analar için kara kapkara olan bir ahir zamanda ödüllendirildiler. Neden?

Uğur Kantar, 19 yaşında. İşgal edilen bir ülkenin yarı toprağında, işgalci ordunun zorunlu askeri. İşgalci ordunun işkence tezgahında hunharca, zalimce öldürüldü. Münferit mi? Olmadığı, Türk ordusunun asker çocuklara, darbe süreçlerinde, sonrasında işçilere, emekçilere, sosyalistlere, Kürtlere uyguladığı işkence devlet politikası. İşkenceli, işkencesiz devlet diktatörlüğü, hızından, şiddetinden eksilme yaşamadan devam ediyor.

Devlet nobranlığının, savaş isterikli psikolojisinin altında, altı çizilerek belirtilmeli.

Tahayyüllerinde, mühendislikten geçirildiği var sayılan bir halk tipolojisi var. Milli mesele, kutsal devlet retoriği, oğullarımızın, kızlarımızın, kendi yaşam heveslerimizin önünde, önceliğinde geliyor.

Onlar için vatan çek yaprakları, banka hesapları, borsa lotları iken, onlar için devletin vatani, sınıf tahakkümü iken, halklara din afyonu, cemaat tuzağı, vatan kutsallığı şırınga ediliyor. Vicdan ve hakkaniyet terazisinde, hiçbir milli mesele başkasının toprağını, ülkesini, ulus olmaktan kaynaklanan haklarının gaspına meşruiyet kazandırmaz.

Türk anaları, asker annesi Kürtler, “oğlum vatana helal olmasın” dedikleri bir yeni retorik, yaşamı öne çıkaran etik ve ahlak gibi moral değerlere ihtiyacımız var. Devlet aklının, devlet planındaki savaşı durduracak olan, canlarımızı değil, silahları toprağa gömecek olan çocuklarımızı, kendimizi devletlerden, bütün kutsal dinlerden daha fazla seviyor olmamızdan geçer. Barışın dili, yaşamın dili aynı mecrada akmaya, bu bağlam ve girizgahta, halkların kardeşliğinin mümkün olduğu da yaşanarak görülecektir.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006