Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

YAZAR MARKAR ESAYAN: Kürtler özgür ve eşit yaşamak istiyor/ Röp: Enver ALPŞAR
Enver ALPŞAR

NEWROZ



Güncel bir soru ile başlayalım: İsrail-Türkiye geriliminin temelinde ne/neler yatıyor? İsrail’in değişime direnmesi mi yoksa Türkiye’nin bölgesel hegemonya hesapları mı ya da bu iki nedenin de yer aldığı daha geniş bir nedenler sepeti mi?

 

Sanırım ana neden olarak sorunun çok kompleks oluşunu hatırda tutmakta fayda var. Osmanlı’nın gücünü yitirmesi sonrasında 1. Dünya Savaşı’nda İngilizlerin Filistinlilere verdiği bağımsız Filistin sözü, sonrasında yaşanan Yahudi Soykırımı ve 1948’de ilan edilen İsrail devleti. Her şey yeteri kadar hızlı ve adaletsizce gelişmişti. Uzun yıllar bu bölgede tek kural şiddet ve kan dökmek oldu. İsrail’in bu konuda lider olduğu ortada. Ama bu, İran-Suriye ve Hamas çizgisinin de İsrail’i yok etmek için fırsat kolladığı ve İsrail’in kendisini büyük bir şer havuzunun ortasında hissettiği gerçeğini de görmek gerekli. Arap Baharı’nın getirdiği istikrarsızlık havası, Obama yönetiminin İsrail’i her şartta destekleme fikrine soğuk baktığı ve bu döneme paralel olarak Türkiye ile yaşanan Davos ve Mavi Marmara krizinin İsrail’i daha da yalnız hissetmesine yol açtığı görülmeli. Türkiye’nin bölgesel bir hegemonya kurma konusunda ciddi bir planı ve buna yeterli gücü olduğunu düşünmüyorum. Sorun, İsrail’in dünya paradigmasındaki değişimi görmeyi reddetmesinde Türkiye’nin de süreci yönetirken duygusal ve fazla hırçın davranmasında yatıyor.

 

Tunus, Mısır ile başlayan, Yemen, Bahreyn, Ürdün üzerinden genişleyen ve Libya, Suriye üzerinden farklı bir boyut kazanan “Arap baharı hakkında neler söyleyeceksiniz? Halkların isyanlarının temelinde neler yatıyor?

 

Halklar açısından tabii ki daha fazla demokrasi, özgürlük ve refah talebi bu isyanların temelinde yatan saikler. Bunların ABD veya diğer güçlerce hazırlandığını düşünmüyorum. Bu isyanlar internet ve sosyal medya devriminin dünya yüzeyindeki talepleri ne kadar aynılaştırdığını ve birbirini ne kadar çabuk etkilediğinin de bir göstergesi. Türkiye Araplar için önemli bir örnek teşkil etti. Bir diğer unsur ise, yine iletişim devrimi sayesinde, diktatörler eskisi gibi özgürlük taleplerini kapalı kapılar ardında ezemiyorlar. Suriye bunu yapıyor gibi görünse de aslında Beşar Esad’ın fiilen bitmiş bir diktatör olduğunu söyleyebiliriz. Suriye’nin özel konumu nedeniyle bu ülkeye Libya kadar çabuk müdahale edilemiyor. Bundan sonra Mısır, Libya ve diğer ülkelerde mutlaka küresel oyuncular devreye girecek ve yeni yönetimleri yanlarına çekmeye çalışacaklardır. Bu ülkelerde hemen demokrasinin yeşereceğini söylemek hayalcilik olurdu. Ama Ortadoğu’da klasik anlamda diktatörlüklerin, sultanların dönemi artık kapanmıştır demek de yanlış olmaz.

 

Arap halklarının talep ve hedeflerinden çok siyasetin sokakta belirlenmesi yani sokak siyaset ilişkisinin yeniden kurulması ve bunun bölgesel hatta küresel çapta halklara cesaret verici, tetikleyici etkileri gibi bulaşıcı özelliğinden söz ediliyor. Neler söylemek istersiniz?

 

Evet, bundan bahsedilebilir. Çünkü artık bilgi tekeli kırıldı. Wikileaks ve mesela ülkemizde Taraf’la birlikte örneğini gördüğümüz şeffaflık dalgası dünyayı sarıyor. Bu da bilginin halka ulaşması ve oradan tepki gelmesi sürecini çok ama çok kısalttı. Bu da hegemonların, yöneticilerin üzerinde ciddi bir otokontrol sağlanması anlamına gelecektir. Bu sayede politikaların tayininde halkın ihmal edilmesi daha zor olacaktır.

 

Suriye Baas rejimi yakın vadede çöker mi şayet çökerse, İran’da İslam rejimi, Lübnan’da Hizbullah dolaysıyla Şii Hilali ne gibi sorunlarla yüzleşebilir?

 

Bence kısa vadede olmasa bile, Esad yönetimi fiilen çökmüştür. İran bile halkına karşı şiddet uygulayan Suriye’yi uyardı. Çünkü bu bilgi ve hız çağında, kendi halkına şiddet uygulayan bir yönetimin ayakta kalması, ayakta kalmasını sağlayacak dış desteği sağlaması çok zor. Suriye’de rejim yıkılırsa, bundan İran’ın ne yönde etkileneceği öngörülür değil. Bu Batı’nın İran’la kuracağı ilişkiye bağlı. İran sıranın kendisine geldiğini hissederse, tabii olarak sertleşecektir ki, bu Ortadoğu ve Türkiye için de felaket olur. Ben İran’ın bu süreçte dışlanmadan kazanılması gerektiğini düşünenlerdenim. Bu noktada Batı’nın elinde Türkiye gibi güçlü bir arabulucu var. Ama her şey henüz çok belirsiz.

 

Türk devlet ve hükümet yetkilileri, Suriye sorununu neden ısrarla esas Kürt/Kürdistan meselesi üzerinden algılayıp bir “iç sorun” olarak görüyorlar?

 

Burada talihsiz olan şey, Kürt açılımında, daha doğrusu PKK ile yapılacak anlaşmada, Suriye’nin önemli bir oyuncu olması ve son gelişmelerle bu ayağın çökmesi oldu. PKK’lilerin önemli bir bölümü Suriyeli ve onların Suriye vatandaşlığı ve afla bu ülkeye gitmesi tasarlanıyordu. Suriye ile Türkiye birden bire yine düşman haline gelince, Suriye’nin bir koz olarak kullanacağı korkusu oluştu. Yani Suriye geçmişte olduğu gibi yine PKK’ye destek verecek topraklarını açacaktı. Bu yönde bir siyaset değişimi gerçekten oldu mu, bunu bilmiyorum. Ama sanırım bu konu asıl ihtilaf noktasıdır.

 

“Azınlık mülklerinde tarihi iade” manşetleri, bir iki hafta öncesi günlük basının manşetleriydi! Mülkleri devralacak Ermeni, Rum kaldı mı? Nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

2008 yılında yapılan Vakıflar Yasası’nda akan kan en azından durdurulmuş ve yeni el koymaların önü kapanmıştı. Bu Kararname ile malların iadesi konusu biraz daha mümkün hale geldi. Ama yine de tam bir düzenleme değil bu. Vakıflar Genel Meclisi –ki geçmişi el koymalar konusunda çok kirlidir- yine son karar verme mercii konumunda. 1936 Beyannamesi’nde yer almayan mezarlıklar ve mülkler konusunda da bir düzenleme yok. Ama Türkiye gibi bir ülkede yaşıyorsanız, bu düzenlemelerin de değerli olduğunu düşünüyorsunuz. Fazladan artı bir gelişme olarak sizi hem memnun ediyor, hem de gücendiriyor. Neden gıdım gıdım atılıyor bu adımlar diye. Sonuçta ortada bir kesim vatandaşa devletin uyguladığı terörden bahsediyoruz. Bu Türkiye’nin büyük bir utancıdır. Zaten kalan bir avuç azınlık vatandaş için değil, Türkiye’nin demokrasisine yapacağı katkı benim için önemlidir. Olan oldu zaten. Bunları tazmin etmek artık mümkün değil. Bu daha çok sembolik ve devletin değiştiğine yönelik moral adımlar. O bile yeterli hızla atılmıyor maalesef.

 

Şeriatçı İran, Baasçı Suriye, İhvanı Müslim’in doğum yeri Mısır ve Irak’ta nüfusun % 10 gibi bir bölümü Ermeni, Yahudi, Hıristiyan. Fakat Rumların, Ermenilerin kadim yurtları Anadolu ve Kürdistan’da ise gayrimüslim nüfusun % 1 civarında olduğu ile övünülür? Neler söyleyeceksiniz?

 

Bu konuda söylenecek fazla bir şey yok. Türkiye Cumhuriyeti İttihatçıların azınlık karşıtı Türkçü ideolojisini biraz estetize ederek devralmıştır. Amaç bellidir: Azınlıksız bir ülke yaratmak. Ülke adeta bunun üzerine kurulmuştur. Eski Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün sözlerini hatırlayınız: Bugünkü milli birliğimizi, milli ülkemizi mübadelelere borçluyuz demişti Sayın Gönül. Paradoksal olarak doğru bir şeyi teslim ediyordu. Evet, eğer sizin birliktelikten anladığınız, soy ve din olarak tek bir millete, yani Türklerin birlikteliği ise, doğrudur bu tespit, Türkiye gayrı Türk halklarını eritme siyasetinde muvaffak olmuştur. Artık bu ülkede azınlıklar toplam 100 bin civarına inmiştir. Bu büyük bir başarıdır.

 

Kürt/Kürdistan meselesine nasıl bakıyorsunuz? Her halk gibi Kürt halkının da kendi kaderini tayın etme hakkına ilişkin tutumunuz nedir?

 

Kürt halkı, yukarıda izah ettiğim Türkleştirme siyasetinin en büyük mağdurlarından olmuştur. Son yıllarda bölgede ne büyük bir vahşet yaşandığını, Kürtlerin ne kadar haksızlıklara maruz kaldığını hem yazıyor hem okuyoruz. Sanırım Türkiye kamuoyu da Kürtlerin uğradığı zulüm hakkında yeterli bir kanaati oluşmuştur. Öncellikle devletin Kürt vatandaşlarına büyük bir özür borcu olduğunu düşünüyorum. Bağımsız veya özerk Kürdistan ve kendi kaderini tayin gibi dünün çok korkutucu konularının bugün Türkiye’de daha özgürce konuşulabileceğini konuşulduğunu da gözlemliyorum. Her konu, şiddeti önermeyen her çözüm ve öneri dillendirilmelidir. Bu teslimi gereken ayrı bir konu. Ancak, acaba bağımsız Kürdistan veya ayrılık meselesinde Kürtler ne düşünmektedir? Kürtler tek çözümün ayrılık olduğu konusunda yüksek bir kararlılığa sahip midir? Ortada böyle olgun bir talep olduğunu gözlemlemiyor, hatta Kürtlerin daha çoğunluğunun Türkiye ile ama özgür ve eşit biçimde yaşamayı tercih ettiğini gözlemliyorum. Haliyle bu talep olgunlaşmadan, anlamlı bir soru olmaktan uzak duruyor bu.

 

AKP hükümetinin Kürt ulusal sorununda bir ileri iki geri misali çizdiği zikzakları nasıl görüyorsunuz?

 

AK Parti, Kürt sorununu bu ülkenin derin devleti veya Ergenekon örgütünün yarattığı ve devam etmesinde de bunlara faydasının olduğunu gördü. Bu sorunun hallolmadan Türkiye’de gerçek bir demokratik istikrar olamayacağını da gördü ve hazırlıksız ve cüretkar biçimde işe soyundu. Bunu bir yere kadar ilkesel olarak destekledim ve açılım sürecinin her şeye rağmen sorunun kabullenilmesi ve normalleşmesinde ciddi katkısı olduğunu hala düşünüyorum. Ama dediğiniz gibi, Kürt halkının zaten hakkı olan ve gaspedilmiş haklarını bir pazarlık konusuymuş gibi gıdım gıdım vermek, tereddütler yaşamak, operasyonlara mani olamamak, zaten varolan güvensizliği besledi. Kürtler kandırıldıklarını düşündüler. Ancak bu noktada, AK Parti’den bağımsız olarak, açılımın yarattığı siyasi olanakları da BDP ve PKK değerlendirmedi, değerlendirmek istemedi. Böylelikle Kürt sorununun asla çözülmesini istemeyenler ile aynı yerde göründüler. Bunun da büyük bir hata olduğunu düşünüyorum.

İran’ın Kandil saldırısı, PKK’ye karşı İran-Türkiye ittifakından çok Suriye meselesinde Batı ittifakı ile hareket eden Türkiye’ye karşı PKK ile ittifak arayışı mı?

Karayılan’ın yakalandığı asparagası ve dediğiniz saldırılar, İran’ın Türkiye’nin bu yumuşak karnını kullanmaya karar verdiğini gösteriyor, o kesin. İran, hem Türkiye, hem PKK üzerinde kontrol kurmaya ve oyunun oluşuma göre Suriye karşılığında Türkiye’yi sıkıştırmak istiyor. Bu İran’ın Türkiye ile birleşip PKK’yi hedef almasına da yol açabilir, PKK’ye Türkiye aleyhine destek vermesine de. Özetle, İran ben büyük bir oyuncuyum canımı yakarsanız ben de sizin canınızı yakarım diyor. Pozisyonların henüz netleşmediğini, Suriye’deki gelişmelere bağlı her an yön değiştirebileceğine inanıyorum.

Kapitalist düzen önce mülkiyeti kutsadı çok geçmeden işçi, emekçi kitleleri mülkiyetten kopartarak mülksüzleştirdi? Tıpkı önce çalışmayı kutsayıp sonra işçileri çalışmadan kopartarak kitlesel olarak işsizleştirmesi gibi. Kapitalist sistem insanlığın sorunlarını çözebilir mi?

 

Geniş bir soru. Kapitalizmin tek başına insanlığın sorunlarını çözemeyeceği, daha doğrusu insanlığın sorunları ile ilgili bir kaygısı olduğunu düşünmüyorum. Ama kapitalizm bugünün küreselleşmiş dünyasında en büyük realite. Sorun, kapitalist stratejilerin nasıl yapıbozuma uğratılacağı, bu sürece kimlerin nasıl müdahale edip, insan, çevre konusunda onu nasıl dönüştürüp dönüştüremeyeceği. Bunun 20. yüzyıl tarzı sosyalist diktatörlüklerle olmayacağı açık olduğuna göre, özgürlükçü solun daha güncel bir tavır ve küresel çapta bir örgütlenmeyle oyuna dahil olması en mantıklı yol olarak görünüyor bana. Küresel çapta bir muhalefet, kapitalizmin ehlileştirilmesi için büyük bir imkan.

 

Kapitalizm, 1872 ve 1929 iki büyük kriz yaşadı. Şimdi üçüncü büyük krizin geldiği-geleceği tartışılıyor. Her büyük kriz büyük sosyal, siyasal, ekonomik sonuçlar doğurur. Bu kez ne gibi sonuçlar bekliyorsunuz? Kapitalizme alternatif toplumsal sistem olarak neyi öngörüyorsunuz?

 

Tabii ki bu krizlerden her zaman olduğu gibi emekçi ve yoksul kesimler en büyük yarayı alacaklar. Ancak çoğu finans krizleri olduğu için, orta ve üst sınıf da bu krizlerden çok etkilendi ve etkilenecekler de. Bunun ciddi etkileri olacak ama benim en büyük endişem, özellikle batıda göçmenlere karşı ırkçılığın artış trendine girecek olmasıdır. Breivik gibi çılgınların o hastalıklı fikirleri, bu sıkışmışlık hisleriyle boğuşan kitlelerde karşılık bulacaktır. Ben Batı’nın gelecek çeyrek yüzyılda ciddi bir bunalıma sürükleneceğini, iç barışlarının özellikle Avrupa’da bozulacağını öngörüyorum. Avrupa’nın ciddi borç stoğu ve bu istikrarsızlıklar AB’nin maalesef sonunu getirebilir. AB dünya barışı için önemli bir imkandı ama maalesef süreci çok kötü yönettiler. Umarım bu süreçte 1. Dünya Savaşı sonrası gibi faşist yönetimler Avrupa’yı ele geçirmesin. Kapitalizme alternatif olarak ise, sosyal politikaları rasyonel biçimde tasarlanmış sosyal demokrat ideolojiler ile serbest piyasa ekonomisinin ehlileştirilmiş halinin bir karışımını tahayyül ediyorum. Bu bir temenni tabii.

 

Çok teşekkür ederim. Son olarak Newroz Gazetesi okuyucusuna mesajınız!

 

Newroz okumaya ve barışın yanında yer almaya devam.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006