Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Ozan ve Yazar EZELİ DOĞANAY: Dil zihnin yaratıcısıdır/Röportaj:Nihal Doğanay
NEWROZ

Dil, insanı öteki yaratıklardan ayıran yetenektir ve insan zihninin büyük gücününde yaratıcısıdır. Şiir ise bu gücün ve dil adını verdiğimiz, sonsuz anlatım olanakları olan kuruluşun özel bir ürünü, özel bir örneğidir.

 

 

SÜRGÜN MEYVEYE DURDU-6

Nihal Doğanay

“Halk Ozanlığı Öldü Mü?” adlı son kitabınızda farklı bir şiir akımından söz ediyorsunuz? Köklerinizi nereye yaslandırıyorsunuz? Beslendiğiniz kaynak nedir? Serbest dizeli şiirle arasında ki fark nedir?

Evet, yeni ya da farklı bir söylemi olan bir dörtlüklü şiirden söz ediyorum. Bireyi toplum içinde somut olarak görünür duruma getirmek, giderek daha da derinlerine inerek, onun içsel dramını kurcalamak çabasındayız. Bütün sanatların şiire, şiirinde sanatlara katkısı vardır elbette. Bütün sanatsal potalar şiirin potasında erebildiğince şiirin gerekçeleridir. Şair kendi özel kişiliğini şiirin içine iyi gizlemelidir. Ancak o zaman şiirin nefes alışını okuyucunun yüzünde görebilir. Dörtlüklü şiirde bugüne kadar süre gelen genel alışkanlıkları değiştirmek, bireyde yarattığı kimyasal değişiklikler ve fizyolojik dalgalanmalarla tanımlamak şiiri… Olasıdır iyi bir şiir gerçekten iyiyse, beyinde belli bölgeleri belli bir miktarda uyarması ve sinirbilimsel açıdan çeşitli sinirsel taşıyıcıları, çeşitli iletilerle harekete geçirmesi beklenir. Öyle ise biz bunu yapmaya çalışıyoruz kısaca yaptığımız bu yeni işi böyle açıklayabilirim. Köklerimiz içinde yaşadığımız toplumun tarihsel, düşünsel birikimine uzanmaktadır. Beslendiğimiz kaynak tarihten günümüze iyiye, güzele doğru evrilerek gelen binlerce yıllık bir birikimi olan halk kültürüdür. Serbest dizeli şiirler yazan arkadaşlarla aramızda ki farka gelince ilkin kaynak konusunda farklılığımız var. Onlar daha çok ithal özünü (Şiiri) çevirerek ondan esin alıyorlar. Ses, renk, dil, kurgu, betimleme, sözdizimi, anlambilim vs. İngilizce, Almanca, Fransızca’dan (Özellikle dadacılık, gerçeküstücülük akımından birinci şiir kuşağı denilen Garipçilerle, ikinci yeni denilen akımlar çok etkilendiler) çeviriler yaparak o şairlerin ve şiirlerinin biçim ve içeriğini esas alıyorlar.

Bu süreci tarihlendirebilir miyiz?

Tanzimat edebiyatı dönemi. İbrahim Şinasi’nin hazırladığı Tercüme-i Manzume ile başlamıştır. Biz ise biçim anlamında dörtlüklü şiirin devamıyız içerik olarak günü, günceli ve insana yakın olan insani olan her konuyu işliyoruz. Kullandığımız dil karmaşık ağdalı bir dil değil sade ve durudur. Serbest dizeli şiirler yazan diğer ozan arkadaşlar halk edebiyatından ve divan edebiyatından yeterince yararlandıkları kanısındadırlar. Bu edebiyatların artık onlara verecek bir şeylerinin olmadıklarının kanısını taşıyorlar. Bu yüzden uzak duruyorlar. Bunların büyük çoğunluğu küçük burjuva kökenlidir duygusal anlamda da halktan kopukturlar. Bilimsel anlamda diyalektiği ve tarihsel materyalizmi savunuyorlar her şeyin değişim dönüşüm içinde olduğuna inanıyorlar, en azından yazdıklarından öyle anlaşılıyor ancak öte yandan da halk edebiyatı için “donuk” olduğunun kanısını taşıyorlar. Bu bir çelişki tabi ki. Dörtlüklü şiir olduğu için gerçekçilik payı büyüktür diğer şiir için yapma şiir tanımlaması kullanılıyor bende aynı tanımlamayı kullanacağım. Çünkü onlar şiiri köklerinden gelenekten kopararak soyutlama, aşırı imge, güç anlaşılma, okurdan uzaklaşma, halka sırt çevirme, çevreden ayrılma ve kaçış, anlamsızlık ve us (akıl) dışılığını esas aldılar. Ayrıca o şairler şiire bizim baktığımız gibi bakmadılar, bakmıyorlar. Tıpkı tarihe, ekonomiye, toplumbilime ve felsefeye bizim baktığımızdan ayrı baktıkları gibi.

Dörtlüklü şiirin dil gücü konusunda neler düşünüyorsunuz?

Tabii ki şiirin ana malzemesi dildir. Dile dayanan bir ürün olduğu için şiir, gücünü dilin sınırsız olanaklarından alır. Bugün bile tamamıyla çözülememiş dilin sınırlarını kavrayabilmiş ve bunu kullanabilme becerisini gösteren ozan şiirini güçlü kılar. Bana göre şiir bir ses ahenkleri topluluğudur. Bundan dolayı da uyaklı olması gerektiği inancındayım. Dörtlüklü şiirin dil gücüne gelince; rahat, yalın, içten, lirik, incelik, kısa ve güçlü anlatımla kendini ifade ediyor. Günlük konuşma dilinden yararlanıyor, dilde alışılmamış bağdaştırmalar yapıyor, kavram karşıtlığından yararlanıyor, ses öğelerinden yararlanıyor, ayrıca en önemlisi ölçü metrumlar ve yenilemelerle ritmi yakalıyor. Metin ve dilbilimi açısından da konu bütünlüğü var. Böyle olduğu içinde serbest dizeli şiirler yazan ozanlar düz yazılarında dörtlüklü şiire saldırmakla birlikte aynı zamanda kendilerini dörtlüklü şiirin etkisinden de kurtaramıyorlar.

Bunlardan bir kaç örnek verirseniz?

Örneğin “Folklor Şiire Düşman” adlı bir kitap yayınlayan Cemal Süreya “Bir halk deyimi içindeki kelimeler o deyimdeki anlam dizisine kaynaşmışlardır. O kelimelerden o deyimlerdekinden ayrı işlemler, ayrı güçler aramayın artık. Çünkü donmuşlardı. Tek yönlüdürler” diyor. Bunu diyen Süreya daha sonra halkın söyleyiş inceliklerinden kana kana yararlanmış Ahmed Arif’in kitabına önsöz yazmıştır. Oysa Ahmed Arif’in şiiri folklor yoğunlukludur. Halkın deyimlerinden hatta halk türkülerinden beslenen bir şiirdir. Öte yandan Mehmet Yaşar Bilen’in “70 Kuşağı Şiirimizi Tartışıyor” adlı soruşturmasına Adnan Yücel “Türkücülüğü şairlik sanmak, elbette popülist bir eğilimdir. Çünkü türküler çoğunlukla mistiktir, kadercidir, tutucudur. Yani idealisttir. Ama türküyü şiir sanmak, şiirde türkülerle aynılaşmak başka şeydir, şiir için türkülerden yararlanmak başka şey. Bu ikisini birbirine karıştırmak da en az türkücülüğü şairlik sanmak kadar tehlikeli ve yanlıştır” diye yanıt vermektedir. Ancak türkülerin kaderci olmadıklarını karşı olmasına rağmen! Yine Adnan Yücel’in yazdığı “Dersim Dağları” adlı türküsü örnektir. Aynı zamanda yazdığı bu türküyle de kendini yalanlamaktadır. Yine Adnan Yücel’in son şiirleri içerisinde “Dağ başında Ceylan mısın avcı mı” ile “Adını sordum dallara gül dediler” adlı şiirleri dörtlüklü şiirin güzel örneklerini oluşturmaktadırlar. İkinci Yeni şiirinin önemli ozanlarından Ülkü Tamer de yoldaşı olan Cemal Süreya gibi dörtlüklü şiire karşı duranlardan biridir. İkinci Yeni şiirin dörtlüklü şiire bakış açısını şiirle ilgili olan herkes bilir. Dörtlüklü şiire karşı çok öfkeli olan ve sert dil kullanan bu akımın sözcülerinden Tamer daha sonraları çok güzel dörtlüklü şiirler yazdı. Bunların bir kısmını halk müziği sanatçısı Livaneli besteledi. “Atlının Türküsü, Yola Düşme Türküsü, Nişan’n Türküsü, Şaşıbeye Maniler, Mayın Tarlasında Maniler, Kırda Vurulanların Türküsü, Ökkeşin Türküsü,” Dörtlüklü şiirde örnek sunulacak şiirlerdir. Ahmed Arif’im 1997 yılında Çağdaş Halk Ozanı dergisinde yayınladığımız “Yollara” diye bir türküsü var. Yaşar Kemal’in “Merhaba, Güzelleme, Derviş, Şikayet’ u abah, Tenbih, Hele Ulaş’a, Ulaş’a,” adlı şiirleri, Hasan Hüseyin’in “Çörtenden Su Çekerler” Nazım Hikmet’in “Karlı Kayın Ormanları, Kara Kuvvet, Japon Balıkçı, Bulutlar Adam Öldürmesin” vs. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Yani bu işin ustaları arasında bir sorun yok diyorsunuz?

Evet, yok. Bu konuda bir iki örnek vereyim. Pir Sultan bilime, bilgeliğe, bilince ve yazınsal ekine gönderme yaparken “Kurban olam kalem tutan ellere” diyor. Bedri Rahmi Eyüboğlu ise sözlü ekine olan hayranlığını şu dizelerle açıklıyor. “Ne zaman bir köy türküsü dinlesem şairliğimden utanırım” Yine Nazım Hikmet bir şiirinde “ Bu dünyada yiyip içtiklerimin, gezip tozduklarımın, görüp işittiklerimin, duyduklarımın, anladıklarımın hiçbiri, hiçbiri, beni bahtiyar etmedi türküler kadar.” Diyor. Görülüyor ki bu işin öncüleri arasında bir sorun yok. Sorun ardıllara indikçe seviye düştükçe başlıyor.

Neden?

Ehli Sünnetin üçüncü halifesi olan aynı zamanda Acem şiası tarafından da bir Arap düşünürü olarak da kabul edilen Ali’nin güzel bir sözü var diyor ki; “İnsan bilmediği şeyin düşmanıdır.” Müsaadenizle burada yapma ve doğallık ikileminde olayı ele alacağım. Bilindiği gibi robotlar insanların yaptığı makinelerdir ve proletaryanın üretim alanlarının birçok yerinde yerini almaya çalışan makineler. İnsan ise doğal bir varlıktır. Şimdi şöyle bir mantıktan hareket edelim ne kadar doğru olur: Sonradan gelen iyidir o yüzdende insan eskimiştir robotlar yenidir bundan hareketle insanın inkarına kalkışabilir miyiz? Oysa insan eski değil eskimeyen canlı organik bir varlıktır. Serbest dizeli şiir için “yapay, yapma” tabiri kullanılıyor bu konunun uzmanları tarafından, dörtlüklü şiir için doğal tanımlanması kullanılıyor. “Yapma” şiirin savunucuları asıl beslendikleri kaynak dörtlüklü şiir olmakla birlikte kendi varlığının kabulü için doğallığa saldırıyorlar. Robotun insana başkaldırısı gibi bir şey. Dediğim gibi ustalar arasında bir sorun yok.

Olaya hiç böyle bakmamıştım ama önemli bir çelişki!

Buradaki yaklaşımı bir çelişkiden çok pragmatik bir yaklaşım olarak görüyorum. Bu konuyu Halk Ozanı Öldü Mü? Adlı kitabımda etraflıca tartıştım. Üstelik önemli dilbilimcilerden ayrıca Cohen, Heintz, Kloepefer, Poe, Hopkins, Baudelaire’ye kadar şiir tekniği yazılışı ve dili üzerinde kafa yoran bir çok batılı yazardan örnekler verdim. Bu konuda en radikal karşı duruşu Cemal Süreya ve arkadaşları ( Oktay Rıfat, İlhan Berk, Edip Cansever, Sezai Karakoç, Ece Ayhan, Yılmaz Guruda, Tevfik Akdağ ve Ülkü Tamer ) sergilediler. Onun arkadaşlarından Ülkü Tamer daha sonra karşı çıktığı görüşlerinden geri adım atarak yazdığı dörtlüklü şiirlerle kendi kendini çürüttü. Cemal Süreya’ya gelince; kendisinin çıkardığı Papirüs dergisinde şu konu ile ilgili şu görüşleri ileri sürdü, “ Folklordaysa daha çok anonim kalıplar var. Bu kalıplar kişilik kazanmaya hiç uygun değil. Karacaoğlan’a, Emrah’a şuna buna büyük şair diyenlerin kulakları çınlansın, kişiliksizde büyük şair olunacağına iman getirmişler demek.” Şimdi bunun böyle olmadığını görüşlerinin temelsiz olduğunu Süreya da biliyor. Eğer folklorun kalıpları kişilik kazandırmıyorsa o zaman Fuzuli’yi nasıl Nedim’den ayırabiliyoruz? Yunus’u nasıl Karacaoğlan’dan ayırabilirdik? Kaldı ki aynı kişi yani Cemal Süreya daha sonraları kişiliksiz diye saldırdığı Karacaoğlan’a methiyeler dizmiştir. “ Karacaoğlan’daki Türkçe gizli güç hiçbir eski şairde yok. Hiçbir eski şair bugünkü Türkçeyi (üstelik ne kadar bunalımlı bir dil!) müjdelememiş. Belki Karacaoğlan tek değil; bir sürü Karacaoğlan var. Olsun. Sıralama ve kataloglama önemli. Böyle bir şiirsel dil gerçeği var. Şu dize bugünkü Türkçenin özüdür. ‘Ağrıyor kemiğim, iliğim sızlar’ Pir Sultan da imgenin soyluluğu var. Karacaoğlan da ise bütün Türkçeyi dolanmış. Dil kokuyor nefesi. İki anlamda da.”

 

Halk Ozanları için Halk Aydını ya da Halk Bilgesi tanımlamasını kullanabilir miyiz?

 

Tabi tabi 1400 yıldan beridir Anadolu toprakları üzerinde yetişen Aydın tiplemesi garip karakteristik bir özellik oluşturdu. Selçuklu ve Osmanlı dönemindeki aydınlar yönünü daha çok Arap kültürüne çevirmiş tekçi bir anlayışla yaşamı yorumlamaya çalışıyorlardı. Aydın belli bir bilgi birikimine ve kültürel donanıma sahip, ülkenin ve halkın sorunlarını, çelişkilerini, çözüm yollarını kavramış ve bu doğrultuda uğraşı veren insandır. Onun görevi budur. Selçuklu ve Osmanlı döneminde ki Aydınlar daha çok yönetenlerle iç içe olmuş çoğu kez bilimsel, sanatsal araştırmalarını onların görüşü doğrultusunda yapmışlardır. Bu yüzden de yaşamsal ve toplumsal çelişkilere ışık tutmak yerine bu çelişkileri görmemek onun yerine tekrar ve taklitle yetinmişlerdir. Çünkü onların yanında bilim ışık ve aydınlık suçtu. Makbul olan tekrar ve taklitti. Hoş diğer toplumlarda da üç aşağı beş yukarı böyleydi. Kapitalizme kadar aydın esas olarak egemen kesimin çıkarlarını korumuştur. Ancak diğer toplumlarda aydın yüklendiği misyonu, erki elinde bulunduranlarla çeliştiği noktada vermiştir. Bizim toplumumuzda ise tam tersine halk aydını olarak kabul edeceğimiz Halk Ozanları dışında genellikle aydın sistemle uzlaşı yoluna gitmiştir. Cumhuriyet sonrası oluşan Türkiyeli aydın tipi ise (Türk, Kürt, Ermeni ve diğer Anadolu kökenli aydınları da içine alarak) daha çok batı hayranlığı içinde yetişmiştir. Nasyonalist söylemler dışında kendi köklerinden kopuk kendi toplumunun değer yargılarını elinin tersi ile iten batının değer yargılarını sorgulamadan alıp içselleştiren bünye zayıflığı içerisinde agresif bir aydın tipi ile karşı karşıyayız. Camii avlusuna bırakılan bir çocuk gibi sevgi yoksunluğu içinde, saldırgan bir ruh hali içinde, batının kültürel gömleğini giyerken içinden çıkıp geldiği topluma sırtını dönmeyi bir ayrıcalık, bir beceri olarak görmüştür.

Halk ozanları ise daha çok halkın ölümsüz suyu ile beslenerek içinde yaşadıkları halkların kültürel planda ki temsilciliğini yüklenmişlerdir. Bu durum ister istemez bir zıtlık ortaya çıkaracaktı. Bu zıtlaşma da iki aydın tipi de beslendikleri kesimlerin sözcülüğünü üstlenmişlerdir. Ne cumhuriyet öncesi ne de cumhuriyet sonrası Halk Ozanlarının sistem ve onun aydını tarafından kabul edilmeyişinin altında yatan sosyolojik gerçek budur. Halk Ozanı bağlamında Halk aydını olma kimliğini Yunus öncelikli ve izcisi olan diğer halk ozanları ile birlikte başlatırsak eğer. İçinde yetiştiği toplumla sorun yaşamamışlar. Halklar onlara adını vermiş (Halk Ozanı adı buradan geliyor) “gözüm kulağım” demiş ve bu güne kadarda onları o sıcacık yüreğinde yaşatmıştır. Sözlü gelenekte bu kadar canlı yaşayan ve sanki dün uğurladığımız kadar aşina olan halk ozanları yazılı gelenek tarafından 1919 yılında tanınmışlardır. Ayrıca Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet aydınının Halk Ozanlarını tanıma diye bir kaygıları da olmamıştır. Halk Ozanını tanımak için öncelikle halkı tanımak gerekiyor. Onların böyle bir kaygısı hiçbir zaman olmamıştır. Bu yüzdende Tanzimat dönemi şairlerinden Namık Kemal (asıl adı Mehmet Kemal) 1872'de kiraladığı İbret gazetesinde okunması için masasına bırakılan Yunus Ermenin şiirine burun kıvırarak alıp okuma gereği bile duymamıştır. Yeni kurulan cumhuriyetin kendi ideolojisini köylere kadar sokmasına hizmet edecek olan Köy Enstitüleri 17 Nisan 1940 yılında 3803 sayılı yasa ile açılmış ve dönemim eğitim bakanı olan Hasan Ali Yücel tarafından bizzat yönetilmiştir. Açılan bu 21 okulda köylerden ilkokul mezunu olan zeki çocuklar toplanmıştır. Başbakan İsmet İnönü inisiyatifinde Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’un asıl amaçları resmi ideolojiyi yetiştirdikleri bu çocuklar üzerinden köylere yaymaktı. Ancak ilginç olan bir taraftan Türk milliyetçiliğinin şuuru içerisinde yetiştirilen bu çocuklara Anadolu ve Mezopotamya halklarına özgü olan ve tarihi çok eskilere dayanan bağlama yerine batının bir sazı olan mandolin tutuşturulmuştur. Elinde sazla Sivas’ta köy köy, kasaba kasaba gezen Âşık Veysel ise saldırıya uğruyor sazı kırılıyor ve dövülüyor. İlginçtir aynı güruh 1992 yılında da “İstanbul şehrinde ol sahibi devlet/ Tahtı tacı ile sallanmalıdır” diyen Pir Sultan’ın heykeline saldırıp sazını kırmıştır.

“Miyoplu burjuva bilgini gibi/ İnipte tarihin bulunmaz dibi” bu iki dizeniz “Sevgilim” adlı şiirinizden aklımda kalanlar. Bu şiirinizi ne zaman yazdınız?

20 yaşlarda yazdığım bir şiirdir. 22 yaşımda iken Belge Yayınları arasından çıkan Gurbet Denen Alıcı Kuş adlı kitabımda o şiirim var. Bu yılın başında Gugukkuşu yayınları arasından o kitabımın ikinci baskısı yapıldı. Yayıncımın dediğine göre de kitap iyi satıyormuş. İşçi sınıfı bilimine 20 yaşlarımdan beri inanan biriyim. Bu inancım hiç sarsılmadan hala aynı kararlılıkla devam etmektedir. Tabii ki bilgili olmak yetmiyor o bilgiyi doğru bir alanda kullanmakta önemlidir. Bilgi tabiatta ki olayların beyine yansıması ise; bu yansıyı maddeye dönüştürerek topluma aktarırken toplumun değişim ve dönüşümüne katkı sunulmalıdır. Bu bir sınıfsal bakış açısıdır. İnsanlığın tarihi emeğin tarihidir. Tarih nasırlı ellerde filizlenmiştir. Çünkü emek önceden planlanmış ve belli bir amaca yönelik işgücü faaliyetidir bunu yapabilecek beyinsel planlamada bulunabilecek tek canlı insandır. Özce emeğin tarihi ile insanın tarihi aynıdır. Emeğin ortaya çıkardığı insan, tarihin mimarıdır. Tarihsel materyalizmin tuttuğu ışıkta bunu görüyoruz. Oysa burjuva bilgini bilimi toplumun refahı için değil tam tersine erki elinde bulunduran azınlığın toplum üzerindeki baskısını ve basıncını süreklileştirmek için toplumu kendi denetiminde tutma aracı olarak kullanmaktadır. Bu yüzden onun bilgili oluşu bilinçli oluşu kendi sınıfının çıkarınadır. Kitlelerde bilinç muğlaklığı oluşturmak için sürekli kavramları kirletmektedir. Emeğe düşman olduğu içinde onun üzerine sünger çekmek istemektedir. Çünkü sadece işçi sınıfı iktidar kavgası vermiyor burjuvazi erk elinde olmasına rağmen o da iktidar kavgası vermektedir. Mavi tulumlular onu alaşağı etmek isterken o da orada kalma kavgası vermektedir. Maalesef saflarına çektiği sanatçı, aydın, bilim insanı onun bu niyetine hizmet etmektedir ve onun çıkarlarını korumaktadır. Bütün bunlara rağmen ben mutluyum çünkü umutluyum. Sürekli söylediğim bir cümlem var onu burada tekrarlayayım: Güle gönlünü, dikene elini verenler, gerçek için kendinden ve her şeyden geçenler. Gül dikene rağmen kendine gelene bir bahar bağışlar.

İnanç ve şiir; yaşam serüveninizde sizi tetikliyor galiba.

Evet gerçektende yaşam iki mevsim arasına uzanmış bir serüven. Şiir benim için yaşamın vazgeçilmezidir, coşkusudur. Sanıyorum bir ozanın nefes alışıdır. Ortaokul dönemimde Mitka Grıbçeva’nın“Seni Halk Adına Ölüme Mahkum Ediyorum” adlı bir romanını okumuştum yazar o kitabında partizan grupları içinde Balkanlarda Alman faşizmine karşı savaşırken soğuk ve dondurucu kimi gecelerde karlı dağların eteklerinde onların içini ısıtan yalnızca şairlerin dizeleri olduğunu söylüyor. Şiirin gücü bu.

Ozan örgüt ilişkisi konusunda ne düşünüyorsunuz? Çok tartışılan bir konu. Örgütler bu konuya olumla bakarken sanatçılar olumsuz bakıyor.

Ben 1997 yılında Alman Yazarlar Birliğinin ve Kürt Pen’in üyesiyim. Ayrıca 1980 yılından bu yana Halk Ozanları Kültür Derneğinin üyesiyim. Her üç üyeliğimde devam ediyor. 2000 yılında Berlin de kurulan bünyesinde 200 den fazla sanatçı yazar araştırmacı ve bilim insanı bulunduran Halkların Kültür Sanat Araştırma ve Bilim Vakfının başkanıyım. Gerçi Vakıf aktif değil ama diğer üç kurumdaki üyeliğim aktif. Şimdi sanatla ilgili olan herkes zaten eylemcidir. Sanat yaşamın değişimini esas alan onu güzele yeniye doğru evirerek bir değiştirme dönüştürme eylemidir. Bu eylemi gerçekleştiren kişinin mutlaka tarihsel toplumsal sosyal bilinci vardır. Bu bilince sahip olan herkes taraftır ve mutlaka siyasi kimlik sahibidir. Siyasi kimlik sahibi olan herkes de kendisi gibi düşünen kendisi gibi algılayan yaşamı yorumlayan kişilerle dirsek temasına girer ve ya girmek ister. Ben bu sorunuzdan sanatçının kültürel örgütlülüğünü anlıyorum eğer sanatçının siyasi bir organizasiyon içindeki örgütlülüğünden söz ediyorsanız,

Marksist bir sanatçının kültürel örgütlülüğün yanı sıra politik örgütlülüğüde esas aldığı kanısındayım. Örneğin Nazım Hikmet Türkçe’nin ve Türkiyenin şairidir ama öte taraftan da “TKP’em” diyerek bağlı olduğu örgütüne, partisine şiirler yazmış övgüler dizmiştir.

Şimdi daha net anladım sorunuzu. Sanatçının zaten siyasi bir kimliği var. Kürdistanlı bir sanatçı ( Ozan ) olarak ne yazık ki eğitimi mi tamamen Türkçe yaptım. Yurt dışına çıktıktan sonra konuşma düzeyinde bildiğim ana dilimi (Zazaca ) yazı düzeyinde de öğrendim. Kürtçenin Kurmanci lehçesini de öğrendim. konuşma ve yazma eksikliklerim olmakla birlikte. Burada partili ve ya partisiz olma tartışmasına gelince sonuçta sanatçının beslendiği partinin dünyayı kavrama noktası, sanata yüklediği işlev, yaratıcılığın koşullarının oluşturabilmesi gibi konulardaki tavrı önemlidir. Ben bu konuda örgütlü çalışmadım ama bütün Kürdistani örgütlere eşit mesafede durarak üç ayrı kürdistani siyasi organizasiyonun yayın organlarında yazdım. Özgür politika, özgür gündem, Azadi, Ronahi ve Newrozda. Katkı sunmaya çalıştım.

1980 sonrası iki kutupludan tek kutupluya geçen dünyamızda kimi yazın emekçilerinden tutunda önder konumunda olan insanlara kadar 1917 deneyimine karşı bir inançsızlık siyasal ve duygusal anlamda sosyalizme karşı bir kırılma yaşandığının kanısındayım. Ezilen cins olarak Kadınlarla ilgili kitaplar yazdınız, ezilen ulus olarak Kürtlerle ilgili ve emekçi kesimin sorunları ile ilgili sürekli yazan birisiniz. Bu konularda kafa yoran biri olarak siz ne düşünüyorsunuz?

Bu sorunuzu yanıtlamadan önce Nazım Hikmet’i örnek verdiğiniz için onunla ilgili bir iki cümle konuşayım sonra sorunuza geçelim. Komunist olduğunu söyleyen Nazım Hikmet ve partisi TKP ile övünen Nazım şiirlerinde farklı bir tutum sergiliyor kendi komunistliğini tartışır bir hale getiriryor. Örneğin “Davet” adlı şiirinde şöyle bir dize var: “Yok edin insanın insana kulluğunu/ Bu davet bizim” bu söylem komunist bir söylem ve çağrı değildir, bu söylem islamist bir söylem ve çağrıdır. Çünkü o anlayışa göre “Kulluk” yalnızca Allaha yapılan kulluktur. Eğer şöyle deseydi yok edin insanın kulluğunu bu çağrı komunist bir çağrı olacaktı. Zaten o şiir başlı başına kötü bir örnektir. Ayrıca Nazım’ın Aleksiy Maksimoviç Peşkov ( Maksim Gorki) için yazdığı “Hayır Usta” adlı şiirinde ise Maksim Gorki'yi Lenin'i gördüğünü tanıdığını konuştuğunu fakat onu anlamadığını söylüyor.“Hayır Maksim Gorki, hayır!/Hayır yaşlı usta,/Bu hususta/ Hemfikir değiliz!.../Şuurun /Çok uzun/Bir köprüsü var/Duymakla anlamak arasında./Bırak Maksim Gorki bırak/Onu anlayarak sevenler anlatsın!...”diyor ancak eylemlikleri ile de kendisininde Lenin’i anlamadığı ortaya çıkıyor. Kürt özgürlük savaşına karşı ilgisizliği ve Atatürk’e yazdığı mektupla Lenini anlamadığı anlaşılıyor. Örneği Atatürke yazdığı mektuptan bir iki cümle buraya aktarayım “Türk İnkilabına ve senin başına yemin içerim, Senin eserine ve sana, aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Baş vurabileceğim en inkilapçı (Devrimci) baş sensin..” gibi. Onun bu yanı egemenler tarafından bilindiği için Çerkez kökenli olan Nazım’a Alpaslan Türkeş’ten, Recep Tayip Erdoğan’a, Baykal’dan, Öymen’e kadar dinciler, liberaller, gericiler, faşistler’e kadar hatta komunistlere kadar herkes ortak akılla ona sahip çıktı. Bu birazda at izi ile it izinin birbirine karışması sonucu böyle oldu. Şimdi sorunuza gelince; 1990 larda bu konuyu anlatan bir şiirim vardır. İlk dörtlük şöyle. Hayatı düş sanan canlar/ Düşmüş çelik ağda şimdi/ Sol adına konuşanlar/ Çoğu gitti sağda şimdi. Marksizmi bir bilim olarak işçi sınıfının bilimi olarak değilde bir dogma olarak anlayan kişiler doğal olarak en ufak bir sendelemede savrulacaklardır savruldularda. Bu yüzden kimi sanatçı aydın yazar ozan’lar 80 sonrası dünyada gelişen siyasal konjöktörden etkilenip boşlukta kaldılar. Yalnız kalma psikolojisinden dolayı özellikle manupüle anlayışların dayatması sonucu yükselen kapitalist değerlere sığınıp bu değerlerin geçerliliğini savunmaya başladılar. Bu kişiler önceden sahip oldukları bakış açılarını redettiler. Hata işlediklerini söylediler. Soyalizme inanmış biri olarak emekle sermaye arasında ki çelişki çözülmediği sürece kavga sürecek. Bu kavgada yılgınlığa yer yok. Karşı saflara geçen bu insanların önemli bir kesimi Sosyalist mücadeleye okuyarak araştırarak kavrayarak ülkedeki sosyo-ekonomik yapıyı bilip ona göre parti programlarını okuyarak o programları kendine yakın bularak bu kavganın içine girmediler. En azından benim ülkemde böyle olmadı. Önemli bir kesim çıkarı ( bu çıkar sözcüğünün içine kariyerden tutun öncülüğe kadar para kazanmaktan tutun toplumsal saygınlığa kadar) için bu fikirleri benimsediler. Doğal olarak benimsenen fikirlerden çıkar sağlayan birilerinin olmadığı bir yerde o fikirlerinin savunulması da pek söz konusu olmadı. O zamanda kopmalar başladı. Bugün solduğumuz havanın önemli bir parçasını oluşturan kapitalizm, küçük bir adada, ingiltere’de gelişti ve tohumları dünyanın her yanına saçıldı. Kapitalizmle yalnızca sanayi gelişmedi; özel mülkiyet, bireycilik, yaşamın her alanının metalaşması, iyinin ve kötünün parayla ölçülmesine dayalı bir kültür ortaya çıkardı. Buna karşıt olarak bilimsel komunizm, kapitalizmin ortadan kaldırılması için gerekli yol ve araçları gösteren, yeni komunist toplumun yaratılması sırasında yürürlükte olan kanunları ve insanın her yönden gelişmesi için gerekli ekonomik, sosyal ve manevi şartları açıklayan komunist toplumun karmaşık organızmini izah eden, toplum süreçlerinin, insan yararına, bilinçli ve amaca uygun olarak yönetimi öğreten bir bilimdir. Bu bilimin bilincinde olan kişilerin kapitalizmin değerlerine sahip çıkması mümkün değil. Eğer yinede kapitalist değerlere sığınıyorsa o zaman ya bilinçsizdir ya kişilik çatışması yaşıyor ya da kişilik çatallaşması içindedir. Kürt, Türk ve Alman yazın ve entellektüel dünyasından epey insan evime gelir gider. Bunlardan bir tanesi ile ilgili bir anekdotumu anlatayım. Bu kişi Kürtler arasında oldukça tanınan sevilen ve yaptığı müzikle de epeyce kendinden söz ettiren bir kişidir. Evimde ki duvarda asılı olan ve üzerinde Lenin’in portresi olan halıyı görünce beni yadırgadı “sosyalizm bitmedi mi? Hala mı bu tür sembolleri sahipleniyorsun?” dedi. Bu kişi 1980 yılında Almanya ya politik mülteci olarak gelmiştir. Çok yoğun olarak ulusal duyguların basıncı altında olduğu için sınıf mücadelesi onun için artık duvarda asılı olarak kalan siyah beyaz bir fotograftır.

Hazır Kürt sanatçılardan söz açılmışken bu soruyu sormadan geçemiyeceğim. Bir çok Kürt halk müziği sanatçısı gecelerde, konserlerde, resitallerde ve yayın organlarında ozan diye lanse ediliyor. Oysa hepimizde biliyoruz ki bunlar ozan değiller. Sizce buna neden gerek duyuluyor?

Ünlü düşünür Aristoteles “ozanlık doğadan, coşkun bir yaradılış getiren kişilere özgüdür” diyor. Ancak unutmamak gerekir ki, Şair eğer öteki insanlar arasında hayelleri, coşkusu ve duygularının yoğunluğuyla ayrılıyorsa,bunları ancak güçlü bir anlatımla, iyi bir şiir diliyle başkalarına aktarabildiği ölçüde gerçek şair sayılır. Bunun içinde sadece, yapısında ki başkalık yeterli olmaz; zihnindekileri söze dönüştürmeye yetecek kadar sözvarlığının genişlemiş olması, dile egemenliği ve dilde yaratıcılığı da gereklidir.

Dil bilindiği gibi, insanı öteki yaratıklardan ayıran, ona ayrıcalık sağlayan bir yetenektir. Aynı zamanda insan zihninin büyük gücününde yaratıcısıdır. Şiir ise bu gücün ve dil adını verdiğimiz, sonsuz anlatım olanakları olan kuruluşun özel bir ürünü, özel bir örneğidir. Tıpkı edebiyat sanatının öteki türleri ve resim, müzik, plastik sanatlar gibi, insanın imge duygu düşünce ve sanat yönünü ortaya koyan önemli yaratılardan biridir. Demek ki şiirin yazılabilmesi için birinci koşul beyinde öncelikle bir imgenin oluşmasıdır. Bu imgeyi “ben” in dışında maddi bir olgu olarak taşaıyacak malzemenin önemi ikinci bir düzeydedir. İşte şiirde bu malzemeye biz sözcük adını veriyoruz. İcracıyı ozan olarak ileri sürenler resmin yalnızca boya ve tuval, müziğin ise sesler ve gamlar olduğunu kabullenmek zorundadırlar. O zaman sorun kolayca “Çözümlenebilir” fırça tutmasını bilen herkes – beyinde bir imge olmasa bile- resam, 24 gamı kulağı ile birbirinden ayırdedebilen herkeste müzisiyen olacaktır. İşte gerçek sanatçı ile icracı arasında ki ayrımda bu nokta üzerinde temellenir.

Sayın Doğanay Kürt şiirinde kafiye uyak durak ve redifler var mı?

Olmaz mı? Kürt halk şiiri Türk halk şiirinden daha eskidir. Örneğin Türk halk şiirinin Anadolu’da bilinen en eski ozanı Yunus Emre’dir. (1240 doğum 1320 ölüm) Oysa Kürt halk ozanlığı geleneği’inin en önemli öncüsü olarak kabul edilen Eli Heriri neredeyse Yunus’dan 300 yıl daha öncedir. Eli Heriri (1009-10 doğum 1078 ölüm ) Ondan ve diğer kimi ozanlardan örnek verirsem sanırım sorunuz yanıtlanmış olacak. 10 dörtlükten oluşan bir şiirinin 3’cü dörtlüğünde diyor ki:

Hün bar mekın xemén dı zor,

Le hesreta vardén dı sor,

Çavé dı reş bısk téne dor,

E’niya bı nur tari dıkın.

Burada ki kafiye yani ses uyumu Zor, Sor, Dor’dur. Kafiyede ki Revi O harfi üzerine kurulmuş. Uyakları ise 10 dörtlüklü şiirin sonlarına gelen döner uyaklardır. Tari, Yari, Xubari, Jari şeklinde devam etmektedir. Duraklarına gelince dörtlüklü şiirin çok kullanılan 8’li hece ölçüsüne göre yazılmış. Durakları 4+4 dür. Bu şiirin ilk dörtlüğünde redif kullanılmış o redifte şunlardır:

Ger hün bıbinın nalé eşq,

Tené lı bom zari dıkın,

Her kes bızanét halé eşq

Bı hile dıjwari dıkın.

Kafiyeden sonra gelen ve aynen tekrarlanan kelimelerdir. Redif gerideki sıra, dizi anlamına gelir. Bu dörtlükte ki eşq rediftir.

Bir başka örnek Kırmançki (Dımılki, Kırdki,Zazaki) yazılmış bir ağıtda aynı düzeni görebiliriz. Dersim 37/38 cankırımını anlatan bir ağıt. SETERO dur ağıtın adı.

Ordi amo naté çémi doté çemi

Damé péro kiseme héfé kami

Munzur dalxe dano saade goni

Bıraém serva Dersim sero bawo

Dizelerin sonuna gelen sözcükler kafiyedir. Ses uyumları var. Çemi, Kami, Goni .

Yine Kürtçenin bir başka lehçesi olan Sorani’den bir dörtlükle örnek vereyim. Ozan Hemin’in Tıropki Rızgari adlı 7 dörtlüklü şiirinden vereceğim bu örnekte aynı zamanda dörtlüklerin sonlarında iki dize daha eklemiş hemin bu bağlantıyla da şiirine nakarat oluşturmuş. Diyor ki Hemin söz konusu şiirinde;

Roleyi Kurdım féri hewraz Ü léjım

Ta zor bırom zıyater ereq bıréjım

Kurttır debé réyay dür ü dıréjım

Derom berew aso berew asoyi ron

Derom derom ta tıropki rızgar bün.

Hemin’in yaşam öyküsünü biraz açabilir misiniz?

Hemin 1921 yılında Doğu Kürdistanda doğdu. Çağımızın ozanıdır. Hemin ile Hejar Qazi Muhamet’le birlikte Mahabat Kürt Cumhuriyetinin kuruluşu için çok çalışan değerli yurtsever bir Kürt ozandır. Politik yaşam içindeki mücadelesinin yanısır Kürt edebiyatı içinde de çok önemli katkılar sunmuştur. Şiirleri “Kürdistan”, Hawari Nıştıman” ile “Hawari Kurd” adlı gazetelerin çeşitli sayılarında yayınlanmıştır. Kürtler arasında çok sevilen Hemin aynı ilgi ve sevgiyle Azerilerin arasında da görmüştür. Bu yüzden epeyce şiiri Azarice’ye çevrilmiştir. Hemin şiirlerinde enternasyonalizme ve halkların kardeşliğine çok yer vermiştir. 1976 yılında Irakın Başkenti Bağdat da Hemin’in şiirleri basılıp dağıtılmıştır. Hemin ile ilgili bir anekdotumu anlatayım. 1989 veya 1990 yıllarıydı. Kürtlerle ilgili bir etkinlik düzenlenmişti Berlin de. Kürdistan’ın beş parçasından insanlar katılmıştı. Salonun orta sıralarından birinde oturuyordum. Yanımda 6/7 koltuk boştu. Dört doğu Kürdistanlı önümden geçerek yanımdaki boş koltuklara oturacaklarını söylediler kendimi toparladım yol verdim geçtiler. Uzun boylu kaşları saçları ve kirli sakalı beyazlamış olan kişi hemen yanımdaki koltuğa oturdu. Etkinlik henüz başlamamıştı benimle konuşmak istediği her halinden beliydi. Ben ona bakarak hafifce gülümsedim. Nereden geldiğimi sordu. Kuzey Kürdistanlı olduğumu ayrıca Kırmanç olduğumu söyledi. O bana sorusunu Kurmanci sormuştu. Sonra kendisini tanıttı. “Ben Hemin doğu Kürdistanlım. Şiarim. Zazaca lehçesini biliyorum istiyorsan zazaca konuş” dedi. Ancak o arada konuşmacılar podyumda ki yerini aldılar ve etkinlik başlamak üzere olduğu için görevliler herkesi sükünete davet ediyorlardı. Ne yazık ki bu bilge insanla ancak o kadar konuşabildim. Sonra ne telefonunu nede adresini edinme şansım olmadı. Hala içimde bir uktedir.

Kürt şiirinde kafiye uyak durak ve redifler var mı?diye sormamın nedeni Yaşar Kemal’in Ağıtlar adlı kitabını okumuştum. Yaşar Bey o kitabında “Kürt ağıtlarında hemen hemen uyak ve ölçü yoktur” diye yazmıştı. 30 yıldan beridir bu konularda kafa yoran biri olarak olayın doğruluk derecesini öğrenmek istedim.

Yaşar Kemal Kurmanç Kürtlerinden olduğu için kendisi bir görüşmemizde Kurmanci lehçesi ile konuşmuştum Kırmançki (zazaki) bilmediği için “Ağıtlar” adlı kitabında Kürt ağıtlarını, (aslında sadece Kurmanç ağıtlarını) incelediği için oradan yola çıkarak “Kürt ağıtlarında hemen hemen uyak ve ölçü yoktur” diye bir tespit yapmıştı. Bende okudum o kitabı. Yaşar Kemal’e Ana Dendi Bacı Dendi Yar Dendi adlı İnceleme/Antoloji kitabımla yanıt verdim. Bu çalışmam 3 basımını yaptı ve 700 sayfalık büyük boy bir çalışmadır. Kitabımı Yaşar Beye gönderdim. Kitabı okuduktan sonra hoş bir mektup yazdı ayrıca Aşık Yaşar takma adıyla yazdığı kimi dörtlüklü şiirlerini de bana göndermişti o şiirleri sahibi ve yayın yönetmenliğini yaptığım Çağdaş Halk Ozanı Dergisinde yayınlamıştım1997 de.

Söyleşiyi bitirmeden son çıkan çalışmalarınıdan biride “Güle Kar Yağdı Rubailer” birazda o konuda konuşalım. Siz bir Halk Ozanısınız. Koşmalar, Güzellemeler, Koçaklamalar, Türküler, Ağıtlar yazdınız. Yazdıklarınızı müzüklendirip okuyorsunuz ayrıca kimi sanatçılar sizin bu eserlerinizi albümlerine okudular. Rubailer Divan edebiyatının türleri içine girer. Rubai yazmak nereden aklınıza geldi?

Sadece Rubailer değil, Mesnevi, Vezn-i Aher, Divan, Satranç, Muraba, Kalenderi, Selis vs. Yani Divan Edebiyatı’nın bütün nazım tür ve şekillerin’de de şiirler yazıyorum. 1993-1998 yılları arasında Çağdaş Halk Ozanı adıyla bir dergi çıkarıyordum. Kendi alanında tek ve çok önemli bir dergiydi. Halk edebiyatı alanında önemli kalemler bu dergide yazılar yazıyorlardı. Dergi kapandıktan sonra bu konuda iki ayrı kültür kurumunda edebiyat ve sanat tarihi ile ilgili dersler vermeye başladım. Halk Edebiyatı, Divan Edebiyatı ve Modern Edebiyat konusunda. Bu dersler üç yıl sürdü. 10 ile 19 arasında değişen öğrenci sayısı vardı. Divan edebiyatını inceledim Halk Edebiyatı alanım olduğu için bir yıl içinde onu öğrencilere öğrettim. Halk edebiyatının alt kolları olan anonim halk edebiyatı, aşıklık edebiyatı, tekke ve zaviye edebiyatı. İkinci yıl Divan edebiyatını inceledik. Divan edebiyatını incelerken hem nazım şekillerini hem türlerini hemde öne çıkan şairleri konusunda çok yoğunlaştık. Hafız, Firdevfsi, Ömer Hayyam, Mevlana, Yahya Kemal, Canap şahbettine kadar. Anlayacağın Tanzimat dönemi, Servetifünun dönemi, Beş Hececiler, Garipçiler, Toplumcu Gerçekçiler, İkinci Yeniciler vs. Hatayi, Gazali, Bağdatlı Ruhi, Nedim, Nafi, Şehy Galip Firdevsi falan okurken Hayyamın çok etkisinde kaldım. Bir şeyler yazdım karaladım diyeyim daha doğru olur. Sonraları bu konuda Nihat’la konuştum. Nihat yazdığım bu şiirleri Ataol’a göndermemi istedi. Onun bu konuda uzman olduğunu söyledi. Bende bunları Prof. Dr. Ataol Behramoğluna gönderdim. Ataol iyide bir şairdir. Ataol’dan olumlu bir mektup geldi. Bende o mektupla birlikte bu şiirleri Kalan yayıncılığa gönderdim ve kitap olarak çıktı. Bir yıl içinde tükendi. Bu yıl kimi eklemeler yaptım guguk kuşu yayınlarından ikinci baskısı çıktı. Üst adını değiştirdim Güle Kar Yağdı koydum alt isim ise yine Rubailer olarak kaldı. Belki önümüzdeki yıl yayınlayacağım 400 dizelik bir mesnevim var. Diğer Mesnevilerden farkı iki anlamlı tek sözcükler üzerinden kurdum şiirin örgüsünü.

Bütün bu yararlı bilgilerinizden dolayı size çok teşekkür ediyorum.

Bu olanağı verdiğiniz için ben size ve Newroz gazetesine teşekkür ediyorum. Ayrıca böyle bir dizi başlatmanız çok yararlı oldu. Bu söyleşiler Kürt kültür ve sanat ortamına da bir canlılık getirecektir.

 

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006