Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Yazar HALUK GERGER: Kendi kaderini tayin hakkı tartışılamaz/Röportaj:
Enver ALPŞAR

NEWROZ

Ben bir Marksist’im. Biz devrimci (Leninist) Marksistler bakımından, ayrılma ve kendi devletini kurma dahil halkların kendi kaderini tayin hakkı tartışılamaz bir haktır.

Güncel bir soru ile başlayalım; NATO füze kalkanının Türkiye’de konuşlandırılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Füze kalkanı projesinin kökenleri, Reagan’ın “İkinci Soğuk Savaş” diye adlandırılan saldırganlık dönemindeki “Yıldız Savaşları” projesinde yatmaktadır. Dolayısıyla, uzun vadede, Rusya’ya karşıdır ve bir nükleer savaş felaketinin tohumlarını içermektedir. Bu projede yer alan her ülke de bir nükleer çatışmada ilk hedef olma riskini taşımaktadır. Kısa-orta vadede ise, sözkonusu proje Ortadoğu’da İsrail-Amerikan hegemonyasının bir vurucu aracı olarak öncelikle İran’a karşı düşünülmektedir.

Türkiye, bu projede yer almakla bir kez daha Bölge’deki safını belli etmiştir ve Siyonizm-Emperyalizm ekseninde yer aldığını göstermiştir. İkinci olarak, Bölge’ye karşı Siyonist-emperyalist saldırganlığın ileri karakolu olduğunu da kanıtlamıştır. Bu projedeki militer rol, bir tür “yardım yataklık” ve “istihbari suç ortaklığı” rolüdür. Füzelerin Türkiye’ye yerleştirilmemesi bir ABD kararıdır ve bunların ateşlenmesi Türkiye’ye bırakılamayacak kadar önemlidir. Bütün sitem zaten esas olarak ABD denetimindedir ve Türkiye sadece basit bir araçtır burada.

İsrail-Türkiye geriliminin temelinde neler yatıyor?

Türkiye, Bölge’de emperyalizmin “baş gözde”si, “baş tetikçi”si olmak istiyor. Elbette bunun rantından da nemalanmak amacında. Rantın temelinde, Kürt Sorunu’nda ABD’nin desteğini almak yatıyor. Bu desteğin, PKK’ye karşı en ileri askeri yardımdan Güney Kürdistan üzerinde bir ölçüde etkin olma icazetine kadar uzanması hedefleniyor. Elbette, ayrıca, başka ekonomik-politik-stratejik rantlar da sözkonusu. Türkiye, bunun için, öncelikle İsrail’in ABD stratejisindeki özel konumunu sarsmak istiyor. En büyük kozu da, İsrail’in Bölge’deki tecridi ve bunun Amerika’ya getirdiği çok boyutlu yükler. Buna karşılık, Türkiye, Bölge rejimleri ve halklarıyla iyi ilişkilerini, diyalogunu, bağlarını öne çıkartıyor. Böylece, emperyalizmin “Truva Atı” olarak Amerika’ya İsrail’den daha fazla yararlı olabileceğini göstermeyi hedefliyor. Truva Atı’nın içinde mevcut her türden “militer görev”e de hazır olduğunu belirtiyor. En büyük kozu olan Bölge ülkeleriyle diyalogunu sağlamak için de İsrail’le çatışmak durumunda çünkü Gazze’den Golan Tepeleri’ne, bölge rejim ve halklarının temel sorunlarında onlardan yana tutum takınmazsa “işbirliği ve diyalog” bağlarını oluşturamaz. Zaten “Truva Atı” rolü, ister istemez, İsrail’le çelişki ve çatışma olmadan gerçekleştirilemez. Bölgeyle ilişki kurmak bu rolün temeli. Bu ilişkiyi kurmak içinse, İsrail’e eleştirel yaklaşmak, Arapları savunmak gerek. “Tavşana kaç tazıya tut” aldatmacası, bütün çelişkileriyle birlikte, böyle ortaya çıkıyor. Sonuçta bütün bunlar Siyonist-Emperyalist odağa hizmet için. Bu cambazlığın diyalektiği böyle işliyor.

Enver Alpşar; Tunus, Mısır ile başlayan, Yemen, Bahreyn, Ürdün üzerinden genişleyen ve Libya, Suriye üzerinden farklı bir boyut kazanan “Arap isyanı hakkında neler söyleyeceksiniz?

Arap İsyanları, Bölge’de var olan direniş geleneğinin bir devamı, uzun süreli “ölü toprağı”nın parçalanması. Osmanlı tahakkümünden İngiliz-Fransız sömürgeciliğine, oradan İsrail hançerine ve Amerikan Soğuk Savaş müdahaleciliğine uzanan yabancı saldırganlığına karşı Arap toplumunun belleğine ve genetiğine işlenmiş direniş geleneği yine hükmünü icra ediyor. Sömürgecilik, emperyalizm ve Siyonizm, kendi saldırganlıklarında, bu direniş geleneğini ve antiemperyalist öz taşıyan Batı karşıtlığını gündelik hayatın her alan ve boyutunda, camide, okulda, kışlada, ailede, okulda ve sokakta hep yeniden üretmekteydi. Dolayısıyla, bu isyan şaşırtıcı değildir ve içsel dinamiklerden kaynaklanmıştır.

Ne var ki, bu isyanlar, geniş halk yığınları bakımından, örgütsüz, önderliksiz ve ideolojisizlikle maluldü. Özellikle de, neoliberal saldırının, farklı yaşam projelerini ve öznel sınıfsal pozisyonları bilinçlerden silmeye, bireyi amorf yığınlar içinde eritip tüketim ile piyasaya tutsak eden “ideolojisizleştirme ideolojisi” politik vuzuhsuzluk yaratmaktaydı. Buna karşılık, egemen saflar, silahlı-silahsız bürokrasi, düzenlere içkin hale gelmiş emperyalizm, dinciler ve uluslararası kapitalizme eklemlenmiş mülk sahipleri, örgütlüydüler, politik vuzuha ve ideolojik netliğe sahiptiler. Buna bir de, Libya örneğinde olduğu gibi, gerektiğinde emperyalizmin askeri müdahalesini de eklediğinizde, güç dengesinin emekçi yığınlar aleyhine olduğu görülebilir. Böylece de, büyük halk gücü karşısında, kimi safralardan kurtulmaya ve geri adımlara dayalı bir “restorasyon” hakim olmaya başladı çoğu yerde. Emperyalizmin desteğindeki feodal despotizmin hakim olduğu Körfez Bölgesi’nde de Bahreyn örneğinde olduğu gibi, fazla ileri gidilemedi. Libya’da ise, emperyalist müdahale, isyancı güçler arasında işbirlikçiliği öne çıkararak, meşruiyeti yaralayarak, sadece petrolü değil aynı zamanda “devrimi çalan” bir haydutluğa dönüştü. Benzer bir oyun Suriye’de de sahneye konulmakta.

Ama bir şey asla unutulmamalı: Arap Atı’nın ehlileştirilemediği görüldü ve yığınlar tarihi kendilerinin yazabileceğini, zalimlerin halk gücü karşısındaki zavallı güçsüzlüğünü yaşayarak gördüler. “Restorasyon” sonrası, emperyalizm ile işbirlikçilerinin geriye adımlarla ancak hamleler yapabildiği ve kitleler bakımından kazanımlar içeren daha üst bir düzleme, ezenle ezilen arasındaki psikolojik dengenin mazlumlar lehine değiştiği bir ortama işaret etmektedir. Bu akımdan, büyük kapışma daha devam edecektir kuşkusuz.

Arap isyanın da sokak-siyaset ilişkisinin yeniden kurulduğu ve bunun bölgesel hatta küresel çapta tetikleyici özelliğinden söz ediliyor. Neler söylemek istersiniz?

“Yeni Düzen” ve “demokratikleşme” siyaset düzleminde ortaya çıkmadı, tam aksine, sokakta adım adım inşa edildi, ediliyor. Siyaset hala sokakta şekilleniyor ve kitle eylemine bağlı seyrediyor. Alanları, sokakları, mahalleleri işgal etmiş yığınlar karşısında egemenler saraylara, parlamentolara, villalara, devlet ve hükümet binalarına çekilmişlerdir ve oralarda yalnızdırlar. Onlar bugün sokağa egemen değillerdir, oraları terk etmişlerdir ve sığındıkları yerlerden de sokağa hükümlerini geçirememektedirler. Halk güçleri, egemenlerin sığındıkları yerleri şimdilik sokaktan kuşatmış durumdadırlar ve denetimlerini de büyük oranda kendi inisiyatiflerinde tutmaktadırlar. “Restorasyon” sonrasındaki mücadelenin “daha üst bir düzlem”de sürmesinin anlamı da burada yatmaktadır. Devrim, sokağın binaları fethetmesiyle gerçekleşecek. Karşı devrim ise, sokaklar kaybedilirse egemen olacak.

Suriye Baas rejimi yakın vadede çöker mi şayet çökerse, İran’da İslam rejimi, Lübnan’da Hizbullah dolaysıyla Şii Hilali ne gibi sorunlarla yüzleşebilir?

Bir zamanlar Arap aleminde fırtınalar kopartan “ilerici görünümlü” Baas şoven-militarist rüzgarı, sonunda, bütün uğraşlarına rağmen İsrail’le barışamadı, böyle olunca emperyalizmle tam uzlaşamadı ve egemen olduğu ülkeleri “çürük bir meyve” halinde halk düşmanı dış güçlere yem haline getirdi. Bu gerici rejimin emperyalizm bağlaşığı farklı bir işbirlikçi gericilikle devrilmesiyle, kuşkusuz, ABD’nin bölgeyi “dizayn” etme hamlesi bir başarı daha kazanmış olur. Bu durumda, emperyalizmle çelişkileri bulunan odaklar da güç duruma düşerler. İran’ın güvenlik hinterlandını oluşturan Hamas, Hizbullah gibi oluşumlar yeni saldırılara hedef olurlar ve İran da yalnızlaştıkça emperyalist müdahaleye açık hale gelir.

Türk devlet ve hükümet yetkilileri, Suriye sorununu neden ısrarla esas Kürt/Kürdistan meselesi üzerinden algılayıp bir “iç sorun” olarak görüyorlar?

Kürdistan’ın organik/tarihsel bütünlüğü, onu parçalayıp paylaşanlara böyle yansıyor işte. Bu ülkelerin ilişkilerinde Kürt varlığı her zaman temel stratejik unsur, belirleyici dinamik olagelmiştir. Bu bugün de öyledir elbette ve bu ülkeler bakımından ciddi çelişkilerin kaynağıdır. Türkiye’nin Suriye meselesine bakışı da buna iyi bir örnek. Türkiye bir yandan Amerika’ya hizmet yolunda Suriye rejiminin devrilmesine, hatta ülkenin işgaline katkıda bulunmak istiyor, ama öte yandan da, Irak’ta olduğu gibi, yeni Suriye’deki Kürt dinamiğinin kaçınılmaz etkinliğinden korkuyor. Kürdü bir halk olarak inkar eden her rejim, bu pozisyonunun nesnel gereği ve dolayısıyla kaçınılmaz olarak, onun her parçadaki varlığını/iradesini tehdit olarak görmektedir. Bu rejimler bakımından her parçadaki Kürt kendi bekasına karşı bir tehdit unsurudur ve dolayısıyla iç sorundur. Güney Kürdistan nasıl bir sorunsa, Türkiye (ya da İran/Suriye) bakımından, elbette Doğu ya da Küçük Kürdistan da böyledir. İran için örneğin Kuzey Kürdistan da bir iç sorun mertebesindedir. Birleşik Kürdistan dinamiğidir bunu böyle yapan.

Kürt/Kürdistan meselesine nasıl bakıyorsunuz? Her halk gibi Kürt halkının da kendi kaderini tayın etme hakkın da neler söylemek istersiniz?

Ben bir Marksist’im. Biz devrimci (Leninist) Marksistler bakımından, ayrılma ve kendi devletini kurma dahil halkların kendi kaderini tayin hakkı tartışılamaz bir haktır. Bu hakkın nasıl kullanılacağı, elbette, ezilen halka aittir. Bize düşen, onun kararlarına saygı duymak ve bu yetkisini özgürce kullanabilmesinin koşullarının oluşturulmasında ona ikirciksiz yardımda bulunmaktır.

Devlet ve AKP hükümetinin izlediği Kürt siyaseti hakkında neler söylemek istersiniz?

Türkiye egemenlik sisteminde Kürt Sorunu’na bakışı ve bu sorunla kurulan ilişkiyi belirleyen tek etmen vardır; o da “tasfiye”dir. Genel olarak ve yakın zamanlara kadar bu “tasfiye” yöneliminin temel, hatta tek yöntemi şiddet olagelmiştir. Zaman içinde, Kürt Direnişi’nin kazandığı askeri, politik, moral başarılar karşısında egemenlik sistemi içinde “şiddet” unsurunun yanında başka yöntem ve araçların da kullanılması ihtiyacı dillendirilmeye başlandı. Özal’la başlayan bu süreç, AKP tarafından daha ileri boyutlara taşındı. Bu arayışa liberal odaklar da aktif olarak katıldılar. Şiddet yoluyla ortadan kaldırılamayan, tasfiye edilemeyen Kürt Hareketi’nin kimi reformlar eşliğinde ideolojik olarak kuşatılmasını, giderek TC çıkarları doğrultusunda denetimini öngören liberal tasfiye saldırısı AKP eliyle böyle gündeme sokuldu. Doğrudan şiddete dayalı ulusalcı geleneksel tasfiye yönteminden aşamalı tasfiyeyi öngören liberal yaklaşım, önce ideolojik kuşatma ve denetimi, ardından da PKK’nin silahlı kanadının tasfiyesiyle başlanmasını, politik ve örgütsel tasfiyenin bunun ardından gerçekleştirilmesini, en sonunda da Sorun’un kendisinin tasfiyesine, umarsız bırakılmış Kürt halkının yeniden tutsak edilmesine geçişin yapılmasını öngörmektedir. AKP hükümetinin ünlü “Açılım” numarası, özünde askeri bir operasyondan ya da topyekun bastırmadan farklı değildi çünkü Kürt halkının millet olmaktan kaynaklanan haklarını tanımaya, ayrılmayı öngörmeyen ama “özerklik” ve “özyönetim” öğelerini içeren bir “iç self determinasyon” modeli inşasına değil de, “tasfiye”ye dayalı bir “çözüm”e bağlanmıştı. “Açılım” süreci, sadece şiddet yöntemine ek kimi araçlar içermekteydi, yani şiddeti saf dışı bırakacak bir reform anlayışına dahi dayanmamaktaydı. Kürtlerin bir millet olarak varlığının kabulüne dayalı ve şiddeti bütünüyle dışlayan bir resmi arayış ancak gerçek manada demokratik bir “açılım” çabası olarak kabul edilebilir ki, AKP anlayışında bu sözkonusu bile değildi.

Kapitalizm, 1872 ve 1929 iki büyük kriz yaşadı. Şimdi üçüncü büyük krizin geldiği-geleceği tartışılıyor. Her büyük kriz büyük sosyal, siyasal, ekonomik sonuçlar doğurur. Bu kez ne gibi sonuçlar bekliyorsunuz?

Kapitalizm, kriz demek. Büyük birikim modeli krizlerinin tabi etkileri de devasa oluyor. Bu sistemik/yapısal dolayısıyla da kaçınılmaz kriz düzenine karşı çözüm de dolayısıyla sistemik olmalı ki, bu devrim ve sosyalizm demek.

Sözünü ettiğiniz birinci kriz çok uzun sürdü ve ancak 1896’da sona erdi. Bunun yarattığı korumacılık, milli husumetler ve emperyalizmin saldırıları (1870-1914 arası burjuva tarih literatüründe “Emperyalizm Çağı” olarak adlandırılır) krizlere kriz ekledi. 1880’lere gelindiğinde artık Marksizm de işçi sınıfının bilimi ve kapitalizme alternatif bir yaşam projesi olarak Avrupa’ya damgasını vurmaya başlamıştı. Bu uzun süreç Birinci Paylaşım Savaşı ve Büyük Bolşevik Devrimi ile üst noktasına ulaştı. 1930’lu yılların bunalımı da Faşizme ve İkinci Paylaşım Savaşı’na yol açtı, Çin Devrimi, Doğu Avrupa alt sisteminin kuruluşu, ulusal kurtuluş savaşlarının yükselmesi, sömürgeciliğin tasfiyesi gibi tarihsel gelişmelerle, emeğin, mazlum halkların çeşitli kazanımlarıyla sonuçlandı. Her seferinde krizler, Engels’in deyimiyle, işçi sınıfı için bir hayat “okul”u oldu. Bugün de devasa sorunlar ortaya çıkıyor. Amerika’da bir Siyah Başkan seçildi. Ortadoğu halkları ayakta. Liberalizmin kalelerinde, İngiltere’den Amerika’ya, bankalar devletleştiriliyor; İzlanda’dan Yunanistan’a kapitalizmin merkezinde ülkeler iflas ediyor; ABD temerrüde düşmekten son anda kurtuldu ve ilk kez
“kredi notu” düşürüldü; Güney Amerika’da lanetliler rejimleri değiştiriyor; dünyanın dörtbir yanında kaos, savaş, açlık, başkaldırı egemenlik sistemlerini, düzenleri, rejimleri, toplumları sarsıyor. Büyük inşaların öncesi olan büyük yıkımlar ve isyanlar her yerde. Neoliberalizm gitti ve yerine bir şey koyamadı kapitalizm. Kriz derinleşerek sürüyor. Amerikan emperyalizmi tarihinin en büyük ve üstelik çok boyutlu bunalımlarının batağında çırpınıyor. Kapitalizmin doğduğu Avrupa’nın devasa birliği çökmekte. Mazlum insanlık açlık, savaş, hastalıkla boğuşuyor. Ufukta iki seçenek var: ya barbarlık, hatta yokoluş, ya sosyalizm...

Çok teşekkür ederim. Son olarak Newroz Gazetesi okuyucusuna mesajınız!

Kürt halkının ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelesinde Kürdistan komünistlerine büyük görevler düşüyor. Onlar aynı zamanda Bölge’nin öteki halkları için de bir umut kıvılcımı durumundadırlar. Newroz’u yaşatan emekçilerine ve okurlarına dayanışma duygularımla başarılar, esenlikler diliyorum.

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006