Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

“BİLDİĞİN GİBİ DEĞİL”*/T.Atmaca
T.Atmaca

NEWROZ



 

Bugünlerde yine ve yeniden Kürt/Kürdistan coğrafyası, dağ, taş her taraf bombalanıyor. TC Devleti 30 yıldır yaptığını tekrar yapıyor. Devlet onlarca yıldır sürdürdüğü imha politikalarına bir yenisini daha ekliyor. Bu kirli savaşın durması için canlı kalkan olan insanlar fütursuzca katlediliyor. Devlet tüm kurumlarıyla fütursuzca saldırırken, burjuva basını da savaş çığırtkanlığı yapmaya devam ediyor.

TC Devleti ve onun bütün hükümetleri onlarca yıldır Kürt/Kürdistan halkına karşı saldırılarını savaş, imha ve inkârla sürdürmeye devam ediyor. Bütün bu süreçte kendine sosyalist ve komünist diyen birçok Türkiyeli ise mevcut kendi devletlerine karşı utangaçça dövüşüyorlar. Çünkü Türkiyeli kimi sosyalist ve komünistler arasında Kürt/Kürdistan meselesinde önyargı çok daha fazla. Onlar Kürt/Kürdistan sorunuyla yüzleşmek istemiyor. Kendileri sorunla yüzleşmek istemedikleri ya da yok saydıkları, görmezlikten geldikleri, bunun sınıf mücadelesine zarar verdiğini düşündüklerinden (onlar için aslolan sınıf mücadelesi!) Türkiye halkına da sürmekte olan bu kirli savaşı yeterince anlatamıyorlar. Kürt ve Türklerin bir araya gelmek zorunda olduğu çeşitli durumlarda böyle önyargıların çok örneğini gördüm. Hem de kendilerine sosyalistim, komünistim diyenler de… Oysa her şeyden önce Türkiyeli sosyalist ve komünistlerin üstesinden gelmek zorunda oldukları en büyük engel budur. Gerçek şudur ki, Türkiyeli sosyalist ve komünistlerin, Kürt/Kürdistan sorununa her hangi radikal propagandayla ulaşmaya çalışmadan önce Kürt/Kürdistan insanlarına karşı besledikleri fikirlerden en başta kendileri kurtulmaları gerekiyor. Çünkü önyargılardan kurtulmadan kendi toplumuna bu kirli savaşı anlatamazlar. Ve giderek onlarda kimilerinin yaptığı gibi milliyetçi hezeyanların kuyruğuna takılabilirler.

Evet, yine savaş naraları atılıyor. Kürt/Kürdistan toprakları dağ, taş bombalanıyor. Ve burjuva basının kalemşorları yeniden 90’lara dönülüyorun teorisini yapıyorlar. Sahi ne olmuştu 90’larda? Ya da 90’lara dönülüyorun teorisini yapanlar gerçekten biliyorlar mı 90’larda Kürt/Kürdistan coğrafyasında nelerin yaşandığını? Bu teoriyi dillendirenler, bence 90’larda Kürt/Kürdistan coğrafyasında nelerin yaşandığını yeterince bilmiyorlar. Eğer bilselerdi bu kadar rahat telaffuz etmezlerdi bu yılları.

Bu yıllarla ilgili çok yazılıp-çizildi. Ama her halde en kapsamlısı Haziran 2011 tarihinde kitapçı raflarında yerini alan ve Metis yayınlarından çıkan “Bildiğin Gibi Değil” adlı kitap.

“Bildiğin Gibi Değil” Funda Danışman ve Rojin Canan Akın’ın 1975–1985 yılları arasında doğan 19 Kürt’le yaptıkları röportajların toplamından oluşuyor. Ve tam bir sözlü tarih çalışması. Kitap Slavoj Zizek’in “Hikâyelerini bilmediklerimizdir en çok düşman olduklarımız” sözüyle başlıyor.

Kitabı okumaya başladığım günlerde Radikal gazetesinde kitapla ilgili Çağla Gür imzalı bir haber yayınlandı. Haber şöyle başlıyordu. “90’larda çocuk olmak en sevdiğimiz muhabbettir. O zamanlarda çocuk olmuşlar bir araya geldiğinde “Ne güzeldi o zamanlar değil mi?” ile başlayan cümleler bol olur. Çizgi filmlerden bahsedilir, sokak oyunlarından... En çok da ‘Susam Sokağı’ özlemle anılır. Sonra hayatımızda bilgisayar olmaması, zamanın popstarları bir bir yâd edilir. O zamanın janjanlı bisiklet markaları bile tek tek söylenir. Çünkü bizim için 90’lar böyle geçti. Koştuk, oynadık, okula gittik. İstediğimiz olmadığında annemize somurttuk. İlla ki istediğimiz oldu sonunda, o zaman da şımardık. ‘Yoncimik’le dans ettik. Kliplere hayran hayran baktık. ‘Susam Sokağı’nda en çok kimi seveceğimize karar vermeye çalıştık. Bizim için böylesine güzel, böylesine rahat, böylesine vurdumduymaz geçti o zamanlar. Çocuktuk ve çocuk olmak mutlu olmak demekti. Başka ne istesinler ki bizden!” (Radikal Gazetesi, Çağla Gür, 90'lar mı dediniz? 17.07.2011) Bu paragraf 90’larda Türkiye’de çocuk olanların bir profilini çiziyordu. Oysa elimdeki kitap aynı yıllarda Kürt/Kürdistan coğrafyasında çocuk olanların yaşadıklarının hiç de anlatıldığı gibi rahat olmadığını gözler önüne seriyordu. Her okuduğum satır Kürt/Kürdistan coğrafyasında aynı yıllarda yaşananların vahşetini gösteriyordu. Kitapta anlatılanlar Kürt/Kürdistan coğrafyasında başka acıların tanıklığına ışık tutuyordu. 19 Kadın ve erkeğin hikâyesi.

Kitabı okuduğunuzda suskun bir kız ile tanışıyorsunuz; Hazal ile…

İşkenceciler, insan kılığındaki cellâtlar tarafından babasını konuşturmak için, babasının gözleri önünde 9 kişi tarafından ırzına geçilen, yaşadıkları karşısında lal olan Hazal’ı…

Kitabın 19 hikâyesinden biri olan Wanbetan’ın anlattıklarını okurken insan kendine hâkim olamıyor. Wanbetan yalın ve açık sözlülükle anlatıyor yaşadıklarını; “bedenin orada ve senin her şeyin bu beden içerisinde. Yaşamın bu bedende. Yerin yok, önün yok, arkan yok, gerisi yok, ötesi yok. Korku var… Sonra bir yere götürüldüm. Uzatıldım. Başımı dayadım. Pantolon sentetik, tuvalet tarzında bir şey işte. Yakıyor beni artık. Poşet gibi bir şeyin üzerine uzanmışım, ama anlamıyorum ne olduğunu. Koku da kötü ama ortamın kokusu beni ilgilendirmiyor artık. Gözümü açtım elimi attım. Baktım demirden bir somya. Üzerinde bir sünger. Üzerinde bir battaniye ama battaniye acayip. Parmak kalınlığında kan pıhtılaşmıştı. Ben onun üzerinde uzanıyordum. Bana çok acı vermişti. Yanıma bir bayan getirilmişti. Çok korkuyordu. Herkese saldırıyordu falan. Hiçbir şey anlatmadı. Sonra beni götürdüler. Oyun oynayalım dediler. Daha önce bizi doktora götürdükleri için bakire raporumuz var. Bakire olduğumuz için önden bir şey yapamıyorlar. Habire arkadan. Şişe vardı, bilmem ne vardı. Şişeyi içinde patlatalım mı, yok getir kıralım falan. Bilmem hangi ülkede öyle yapıyorlarmış. Kırıyorlarmış. Şişe oyunu oynayalım vesaire ama samimi olarak söylüyorum. Arkam parçalandı desem yeridir. Göğüs ucum koptu. Çıktıktan sonra tek dikiş attırdık. Göğsümün bu tarafından süt gelmiyor. Bende sadece iki gözenek var. O da kenarda kaldı. Üzerimde sigara yaktılar. Hala izi var. Ben bir erkeğin bu kadar çirkinleşebileceğini orada gördüm. Daha hiçbir erkekle tanışmadan erkeklerin ne kadar çirkin olabileceğini orada gördüm… Bunlar devletin milliyetçileri, devlete sahip çıkanlar, koruyanlardı. Arkamdan habire kan akıyordu.

Karşıdan bir çığlık kopuyor ki dehşet. Küçük bir kız. Çığlığı korkunç. Anlamıyoruz. Dokuz veya on yaşlarındaydı. Bize göre çok çocuktu. Göğüsleri daha gelişmemişti. Hazal nasıl zevk alıyor musun, falan diyorlar. Ama kız ölüyor. Bir adam sürekli bağırıyor. Gözlerimiz kapalı. Anlamıyoruz. Arkamdan kan akıyor. Göğüs uçlarım ağrıyor, dayanacak güçte değilim. Vücudum alev alev yanıyor. Artık dayak yemek istemiyordum. Arkamın acısı beni zorluyor. Yanımdaki beni dürttü. Gözlerini aç, dedi. Açamam, dedim. Dayanacak gücüm yok, dedim. Kürtçe, aç gözlerini, dedi. Kararlı sesi beni korkuttu. Göğüsleri daha belirgin olmayan bir kız çocuğu, saçları dağılmış. Kızın bacaklarının arasından kan akıyor. Ne oldu anlamadık. Tokat atıyorum yok. Kızın gözleri fal taşı gibi açılmış. Kız defalarca tecavüze uğramış. Kızdan habire kan boşalıyordu. Ne yapsam kendine gelmiyor. Sanki gözleri yırtılıyor. Kürtçe konuşuyorum yok. Türkçe konuşuyorum yok. Hiç tepki yok. Kaskatı olmuş. Ped koyalım bi şey yapalım diyorum ama taş gibi kaskatı. Ped tutacak gibi değil. Ben ses etmiyorum ama yanımdaki bastı küfürü. Artık ağzına geleni sayıyor. Biri gelip diyor ki, dokuz kişi ona… Biraz daha konuşursanız yirmi kişi gelip sizi… Biri diyor ki babası daha konuşmadı mı? Babasını konuşturmak için küçücük kıza gözünün önünde tecavüz etmişler.

Böyle bir ülke var mıydı, bilmiyorduk. Biz dünyanın neresindeydik? Bana olsa ben bunu kavrıyordum. Ama kavramıyordu Hazal bunu. Biz neyiz, dünyanın neresindeyiz? Bu ülkenin insanları bizi niye görmüyor? Burada bu kadar kan akarken, bu kadar insan ölürken, bu küçücük çocuk bunları yaşarken bu ülkenin insanları niye duymuyor bizi? Hazal’dan sonrası yoktu artık bizim için. Ülke kavramını yitirdik. Yani hukuk, anayasa, her şey bitti. Çünkü yoktu. Sadece benim gözümde Hazal vardı.” (Bildiğin Gibi Değil, Sy; 186-187-188)

Evet, bu sadece kitapta anlatılan öykülerin birinden bir bölüm. Böyle 19 öykü var kitapta. Her biri bir diğerinden daha çarpıcı. Bir diğer öyküde ise Aşi çok net koyuyor aslında sorunu. Şöyle özetliyor Aşi ; “Aslında karşı taraf ne bizi anlıyor ne de kendini anlayabiliyor. Vahşeti, yakılmaları, yıkımları biz gördük, ama onların fikri düzeyde yaklaşımları çok daha sakat. Bazı aydınlar hariç Batı’daki komünist, solcu aydınların buradaki insanları anladığına inanmıyorum. Dünyanın neresinde olursanız olsun, zulmeden tarafın aydınları var, onlar her zaman zulme uğrayan insanların yanında yer alırdı, ama Türkiye’de bu yapılmadı. Ülkenin solcuları bile bu sorunun adını koymaktan uzak kaldı. Bu nedenle İslami alanın, solcu alanın aydınlarının bu soruna yaklaşımlarını samimi görmüyorum. Bizler sürekli öldük, ama onların da sürekli çocukları öldü. Bu ölümler bile onları harekete geçirmedi. Eşit haklar istediğimizde bazen bakıyorsun sorunla ilgilenen aydınlar bile geri çekiliyor. Dolayısıyla anlamamanın ötesinde bu durum işlerine gelmiyor. Dünyanın birçok yerinde bu sorun konuşuluyor, ama Türkiye’de aydınlar tarafından dile getirilmiyorsa bu soruna yaklaşımı gösterir.” (age. ‘Kürtçe şiir yazamıyorum’ sy:99) Tamda Aşi’nin söyledikleri yazının başında girişinde belirttiğimiz Türkiye sosyalist, komünistlerin önyargılarını gözler önüne seriyor.

Kitapta anlatılan yaşanmışlıklar unutulacak, affedilecek türden değil. Çok derin, tedavisi çok zor yaralar. Öyle ki insanların bir daha yaşanmaması için canları pahasına mücadele etmeleri, unutulmasına izin vermemeleri, her zaman her yerde anlatmaları gereken yaralar.

Herkesin okuması, özellikle Kürt/Kürdistan sorununa önyargılı bakan Türkiye’li sosyalist ve komünistler başta olmak üzere. Herkesin okuması ve 90’lara gönderme yapanların birde kitabı okuduktan sonra düşünmeleri gerektiğine inanıyorum. Ya da 90’lar geride kaldı. Geçmişi unutmak artık bugüne bakmak lazım diyenler için Uruguaylı yazar Eduardo Galeano’nun bir çocuk hikayesiyle bitirmek istiyorum yazımı.

Galeano bu çocuk hikayesinde ihtiyar bir adamla bir çocuğun dostluğunu anlatır. Çocuk bir gün ormanda bir sihirli taş bulur, üzerinde ‘beni parçalarsan gepegenç olursun’ diye yazıyordur. Çocuğun aklına hemen kambur, bir ayağı aksak, dişleri dökük ve yüzünde yara izleri olan, güçlükle soluk alabilen ve bu görüntüsüyle bütün çocukları korkutan ihtiyar dostu gelir. Hayatını bahçelerde bekçilik yaparak kazanan ihtiyar, birkaç gün önce çocuğu düştüğü zor durumdan kurtarmış, ona büyük bir iyilik yapmıştır.

Çocukla birlikte ormana gidip sihirli taşı gören ihtiyar taşı kırmayı reddeder ve hediyesi kabul edilmediği için üzülen küçük dostuna nedenini anlatmaya çalışır: “Bak” der “bu dişler kendi kendine dökülmedi; onları zorla söktüler ağzımdan. Yüzümdeki bu yara izleri, talihsiz bir kazanın hatırası değiller. Sonra ciğerlerim… Bacağım… Bu bacağımı cezaevinden kaçarken kırdım; duvar çok yüksekti ve yere cam kırıkları döşenmişti. Başka izlerde var bedenimde senin görmediğin. Bedenimde taşıdığım izler ve bedenimde olmayan, kimsenin görmeyeceği yerlerdeki izler. Eğer bu taşı parçalarsam, bu izler silinecekler. Ama bu izler benim kimlik belgelerim, anlıyor musun? Kimlik işaretlerim. Aynaya bakıyorum ve ‘İşte bu benim’ diyorum, kendime karşı bir üzüntü, bir acıma hissetmiyorum. Çok uzun zaman mücadele ettim ben. Ama özgürlük mücadelesi hiç bitmeyen bir mücadeledir. Şimdi orada uzakta, bir zamanlar benim mücadele ettiğim gibi, o mücadeleyi veren başkaları var. Benim ülkem, benim halkım hala özgür değil. Anlıyor musun? Ben unutmak istemiyorum.

Evet, unutmamak, hatırlamak, anlatmak, tanıklık etmek ve yaşananları anlatmaya devam etmek. İşte “Bildiğin Gibi Değil” tam da bunu yerine getiren sözlü bir tarih çalışması. Çünkü kitap 1990’larda Kürdistan’da yaşananları, bizzat yaşayanların gözünden, onların dilinden anlatmış. Bizzat yaşayanlar konuşuyorlar…

*Bildiğin Gibi Değil/ 90’larda Güneydoğu’da Çocuk Olmak

Rojin Canan Akın – Funda Danışman, Röportaj

Metis/Siyahbeyaz, Haziran 2011

 

 

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006