Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

“DİYALOG” VE “HOŞGÖRÜ”DEN ÇOK ÖZGÜRLÜĞE MUHTACIZ!-2/TEMEL DEMİRER
Temel Demirer

NEWROZ



 

“Tekmil haklar alınır

Tekmil hürriyet kısılır

Tekmil köşe başlar, tekmil kapılar tutulur

Gökyüzü tıkılır dört duvar içine

Bütün bunlara karşı

Dümdüz, apaydınlık kalır

Seni bana getiren yol.”[2]

AKP’yi “gelişme” ve “ilerleme” gücü olarak gören şaşkın liberaller, “gelişme” ve “ilerleme”nin egemenlik ve türevleriyle doğrudan mücadele/ savaş olduğunu unuttular/ unutturdular…

Kaldı ki ezilenler açısından egemenliğe karşı mücadele olmadan, ilerleme de olmayacağı gibi ezilenlerin pozisyonları geriler…

İlerleme ve gelişme dur durak bilmez bir mücadeleyken; “Ne kadar ilerlediğimiz, yalnızca yanıtını verdiğimiz sorularla değil, hâlâ sormakta olduğumuz sorularla da ölçülebilir,” Freda Adler’in ifadesiyle.

Buradan çıkacak sonuç “gelişme” ve “ilerleme”nin AKP (ya da CHP)’yi destekleyerek değil, onlarla ve düzeniyle mücadele ederek kazanılacağıdır…

Abdullah Öcalan, “AKP’nin asıl amacı tasfiyedir. Bu açık ve nettir. Bugüne kadar klasik yöntemlerle Kürtleri tasfiye edemediler, şimdi yeni yöntemler geliştiriyorlar. Bunlar yeni soykırım politikalarıdır,”[8] derken liberallerin ve “Beyaz Kürt”lerin kavrayamadığı tam da budur!

Örneğin bunun için onlardan biri olan Muhsin Kızılkaya, “Devlet asimilasyondan ve inkârdan vazgeçti. Bir devlet için kan bağışlamaktan zor olanı budur. Ancak PKK barış sürecine hazırlıksız yakalandı. Bunun için yalpalıyor”!

Turan Sarıtemur, “Eylemsizlik pazarlık aracı olmaktan çıkarılmalı ve PKK şartsız ateşkes ilan etmelidir”!

Mesela Osman Öcalan, “AKP’nin zaferine sevindik,” diyor!

DEP’in eski lideri Yaşar Kaya, Başbakan Erdoğan’ı Erbil’de karşılayıp, “Kürtlere liberal parti şart”, deyip, “Türkiye’deki Kürt sorunu ehil ellerde değil. Kürt halkı vesayet altında” vurgusuyla ekliyor: “Şu anda Türkiye’deki Kürt halkının başka partiler kurmasının önüne geçilmiştir. Tekçi düşünce ve kendisini Stalinist politikadan kurtaramamış davranışlar hâkimdir. Kürtlerin, yüzü batıya dönük liberal demokrat bir partilerinin olması zarurettir”!

Bejan Matur, “Talepler değişiyor evet. Kürt olarak yaşamak istiyor, eşitlik talebi var ama şiddeti savunmuyor çoğu, silahı yanlış buluyor… AKP cesur, BDP sorumlu davranmalı,” diyorlar…

“Çıra’nın köre, davul’un sağıra yararı yoktur,” diyen Kürt Atasözü’nü anımsatan bu beyanlar karşısında anımsatmadan geçmeyelim:

Başbakan Erdoğan, Öcalan yakalandığında idam edilmemesini eleştirip, “Uygulanması gereken ceza neyse bu cezayı uygulardım” dedi…

Yine Erdoğan, Diyarbakır’da “BDP’nin yaptığı sivil faşizm” dedi…

BDP’yi ve “sivil itaatsizlik eylemlerini sert bir dille eleştirerek Muş’ta halka seslenen Erdoğan, BDP’nin “mağdur rolüne soyunduğunu” savunup, “Kürt Sorunu bitmiştir,” dedi…

Ya AKP entelijansyası mı?

Mesela Yasin Doğan, “BDP’nin Kürt sorunu dediği Kürtlerin meseleleri değil, PKK’nın örgütsel hedefleridir”!

Abdülbaki Erdoğmuş, “Şiddet sarmalında Kürt sorunu çözülemez”!

Turgut Özal Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Mahmut Akpınar, “Dün JİTEM, bugün KCK” benzetmesi yapıyor!

12 Eylül’ün seçim barajını indirmeye yanaşmayan; “açılım” deyip Kürt meselesini kilitleyerek şiddete havale eden; lafta kalan söylemleriyle umutsuzluk ve öfkeyi köklendirerek, Türk-Kürt halkları arasındaki tansiyonu yükselten AKP marifetlerine ilişkin olarak bu kadar yeter mi?

Yeri gelmişken aktarayım: Konda araştırmasına göre, Anadolu’daki Kürtlerin yüzde 23’ü açlık, yüzde 53’ü yoksulluk sınırının altında yaşıyorken; İsmail Beşikçi’ye göre ödenen bedellerin ağırlığı karşısında “Kazanımların az olması, mücadelenin eksikliğinden veya yanlışlığından değil. Devletin günümüze kadar sürdürdüğü eşi menendi bulunmayan ırkçı ve ayrımcı politikadandır”.

Güney Afrika için yıllarca “dünyanın en ırkçı devleti” dendiğini hatırlatan Beşikçi, “Bana göre Türkiye’de daha ağır bir ayrımcılık ve ırkçılık var” dedi: “Güney Afrika’da beyaz yönetim yerlilere şunu söylüyordu, ‘Sizin renginiz kara, beyazların içine karışmayın. Hastaneleriniz, plajlarınız, sinemalarınız ayrı olsun’. Ama Türkiye’de Kürtlere şu söyleniyor: ‘Türklerle birlikte, içlerinde yaşayacaksın ama Türk’e benzeyerek yaşayacaksın. Eğer Türk’e benzememekte ısrar edersen inkâr ve imha var. Ben kişisel olarak bunun çok daha ağır bir ırkçılık ve ayrımcılık olduğunu düşünüyorum.”

“Kürt sorunu toplumsal, etnik ve siyasal sorundur. Sorunun çözülememesinin arkasında AB, Avrupa Konseyi ve ABD güçleri yatmaktadır…”

Liberallerin ve “Beyaz Kürt”ler bunlara ne(ler) diyorlar?

* * * * *

Bakın Murat Karayılan’dan, “Tartışılacak her şey tartışıldı… Şimdi adım atma zamanı!” “Başbakan’a, siyaset kurumuna, devlete seslenmek istiyorum: Biz Türkiye’nin gönüllü birlikteliği temeli üstünde barış yapmak istiyoruz…”

Irak Kürdistan Yönetimi’nden Necirvan Barzani’den, “Top şimdi Ankara’da! Barış açısından altından fırsatın kullanılması için başlangıç hamlesinin Ankara’dan gelmesi lazım,” yanıtını alan Hasan Cemal, “Silahlara veda ve kimliğe saygı, kalıcı barış ancak böyle kurulur,” diyor!

Kürt sorunu Hasan Cemal’in sandığı gibi “kimliğe saygı” ile sınırlı değildir; Kürtlerin ulus olmaktan kaynaklanan haklarını da kaçınılmaz olarak içerir…

Eğer “kalıcı barış” sağlanacak ise, Kürtlerin ulus olmaktan kaynaklanan haklarını garanti altına almakla mükelleftir ki, “Barış Konseyi” denilen şey, her ne ise, öncelikle bunu garanti altına aldığını deklare etmelidir…

Hayır -asılsız “Kuzey İrlanda modeli” söylenceleri[9] eşliğinde- soyut bir “diyalog” ya da “hoşgörü” söylencesinin incir yaprağı ardına sığınamayız…

David Grayson’ın, “Bizimle aynı fikirde olmayanlara karşı, ancak bizden zayıfsalar hoşgörülüyüzdür”; Edgar Watson Howe’ın, “İnsanlar korktuklarına karşı sevdiklerinden daha hoşgörülüdürler”; Samuel Taylor Coleridge’in, “Hoşgörüyü savunmak için gösterilen ne korkunç hoşgörüsüzlükler gördüm,” uyarılarının altını defalarca çizerek; egemenin hoşgörü bencilliğine prim vermeden; yine egemenin hoşgörüsüzlüğünün sık sık dirilen bir kâbus olduğunu asla unutmamalıyız…

Ne olarak ifade ediyorum: Ezilenlerin, mağdurların, ötekileştirilenlerin egemenle “diyalog”a ya da egemenin “hoşgörü”süne değil; özgürlüğe ihtiyaçları vardır…

Hani Rosa Luxemburg’un, “Asıl özgürlük, başkaları gibi -herkes gibi- düşünmeye mecbur olmama özgürlüğüdür,” derken; Dostoyevski’nin de, “İnsan yaşamayı ve yaşamamayı aynı şey diye kabul ettiği zaman hürriyete kavuşur,” vurgusuyla eklediği özgürlüğe…

* * * * *

Buradan anayasa meselesine geçebiliriz…

Başbakan Erdoğan, Türkiye İhracatçılar Meclisinin XVIII. Olağan Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, “Kaportası yamulmuş, motoru tekleyen bu arabayı bırakalım. Sıfır kilometre araçla yola devam edelim,” sözleriyle yeni bir anayasa gerekliliğinden söz ettiği koordinatlarda; kimileri “Godot’yu bekler gibi” beklerken; ‘Halk Anayasası Taslağı’ isimli bir kitapçık hazırlayan gençlere özel yetkili mahkeme ceza yağdırdı!

Söz konusu anayasa kitapçığının 1. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti’nin çeşitli etnik unsurların gönüllü birlikteliğinden” oluştuğu vurgulanırken, 19. maddesinde “her halkın kendi kaderini serbestçe tayin etme hakkı olduğu”, geçici 7. maddesinde ise “Siyasi şubeler, MİT merkezleri ve gizli kontrgerilla üslerindeki tüm işkence aletlerinin halkın gözü önünde imha edileceği” belirtilmesinden ötürü Mahkeme gençlere terör örgütü propagandası yapmak suçundan 2 yıl 6 ay hapis cezası verdi. Mahkeme ayrıca, Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesinde yer alan “Türklüğü, Cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılama” suçu için de Adalet Bakanlığı’ndan izin istemesine karar verdi!

Anayasayı bu ortamda tartışıyoruz!

Oysa Anayasa’yı “yasaksızca” tartışabilmek için TMK ve Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri, Siyasi Partiler, Seçim, Ceza İnfaz vb. bir dizi yasayı hızla değiştirmek ve bir siyasi af yasasıyla sansür, otosansür ve gerilim ortamını rahatlatmak lazımdır!

Çünkü Voltaire’in ifadesiyle, “Düşüncesini anlatmak hürriyeti olmadı mı insanlarda hürriyet yok demektir”!

Ama ne gezer?!

Anayasa tartışmalarının Türkiye’si otoriterleşirken, şovenizmin hıza tırmanıp, prim yaptığı bir coğrafyadır!

Bu işin birinci yanı!

İkincisi bu anayasanın kimin olacağı meselesi…

“Herkesin anayasası” diye bir şey olmaz!

Çünkü “devlet kimin” sorusu geçerliliğini koruyor hâlâ...

Malum, “Devlet bir kez toplum karşısında bağımsız bir güç hâline geldi mi, kendisi de artık yeni bir ideoloji yaratır. Meslekten politikacılar, kamu hukuku kuramcıları, özel hukukçular, gerçekte ekonomik olaylarla bağlantıyı hileyle örtbas ederler,”[10] der F. Engels…

Unutmayın devlet her yere sızar, anayasaya da; küçümsemeye gelmez; nihai kertede yıkılmadığı sürece her şeyi sınırlayan bir duvardır devlet…

O hâlde İbrahim Çiçek’in, “Anayasa talepli mücadele: reformist bir strateji”[11] uyarısını “es” geçmeden, en azından ezilenlerin (emeğin) anayasasını talep etmeliyiz…

Bu böyle olunca yani nihayet üçüncüsüne geçmiş oluruz ki, o da TÜSİAD’la, MÜSİAD’la anayasa yapılamayacağıdır!

Neden mi?

Sabancı Holding’in amiral gemisi Akbank’ın Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer, “Özgürlükçü ve katılımcı bir anayasa şart,” derken; Sabancı Üniversitesi mezuniyet töreninde konuşan Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı da ekliyor: “Yeni parlamentonun yapması gereken ilk ve en önemli iş, Türkiye’nin ilk sivil anayasasını oluşturmaktır. Yeni anayasa, biraz önce bahsettiğim çağdaş değerleri göz önünde bulundurarak, birey odaklı olmalıdır. Ülkemizin, insanı odağa alan, bireysel hak ve özgürlükleri öne çıkaran, gerçek anlamda liberal ve demokratik bir anayasaya ihtiyacı bulunmaktadır.”

Patronlar “liberal bir anayasaya ihtiyacı”nın altını çiziyorlar…

TÜSİAD ve TİSK’in “yeni anayasa” vurgusu, ülkeyi “demokratikleştirme” hevesinden vb. kaynaklanmıyor. Aksine Türkiye’nin küresel kapitalist sisteme entegrasyonu çerçevesinde sermaye sınıfının bu süreçte karşılaştığı hukuki engellerin kaldırılması ihtiyacından kaynaklanıyor temel olarak.

Kaldı ki bu tartışmalar arasında biraz geçmişe gitmekte yarar var. Çünkü kimilerinin “sivil toplum örgütü” dedikleri TÜSİAD bir zenginler kulübüdür. Ve her zaman iktidarların yanındadır. Onlar MÜSİAD’ın muhteşem yükselişi karşısında bir süre bocaladılar ama torba yasa geldi, vergi borçları silindi, taşeron kullanmaları yasal hâle geldi, sendika korkuları yok edildi ve şimdi bir anayasa taslağıyla hükümetin yanında yer aldıklarını ilan etmeleri gerekiyordu, ettiler de. Bu ülkenin balık belleğine güvenerek ve büyük medyanın ve büyük bir miktarda öğretim üyesinin yanlarında olduklarını düşünerek, bir anayasa taslağı hazırladılar. Bunu da AKP’nin başarısız anayasa taslağını hazırlayan Prof. Ergun Özbudun’a yaptırdılar!

Şimdi bu “demokratikleşme” olabilir mi?

Eğer bir demokratikleşmeden söz edilecek ise, Kürt özgürlük hareketi ile radikal sol ile emek hareketlerinin; sosyal demokratik, liberal ve “ulusal solcu” bir oportünizmin pençesine düşmeden bir araya gelerek; emek ve özgürlük taleplerini birleştirmesinden yani Hopa ile Diyarbakır’ın mücadele birliğinden söz etmek gerekir…

Nihayet sonuncusu: Düzen içi sınırlarda anayasa düzenlenince, ezilenler için dertler bitmez…

Bu tür yanılsama ve manipülasyonlardan uzak durmakta yarar vardır…

* * * * *

Diyeceklerimi toparlıyorum…

Dediklerimi, “delice” bulabilirsiniz…

Ancak Ursula K. Le Guin’in, “Bu dünyada hangi akıllı aklını kaçırmadan yaşayabilir ki?” sorusunun geçerliğin koruduğu yerkürede egemenler, köleleştirip yok etmek istediklerinin öncelikle aklını başından alırlar…

Bu nedenler ezilenler, ezenler karşısında uzlaşmaz delilikte diretmelidirler.

Çünkü ezenler karşısında ezilenleri kurtaracak olan tek şey, diz çökmeyen dirençleridir. Yani ezilenler ancak, -egemenleri “delice” bulduğu!- kendilerini ciddiye alarak varolabilirler…

Bireyi hiçleştirerek -Hegel’in işaret ettiği- “köle-efendi diyalektiği”nden, “Stockholm sendromu”na mahkûmiyetten kurtarmak biraz da böylesi, hesapsız-kitapsız bir deliliğe muhtaçtır…

Tam da bu koordinatlarda Jerzy Lec’in, “Di riya qutebir de gihîştina hedefê rêya herî xeternake. Ji ber ku ew riya gule barandinê ye,/ Hedefe kestirmeden giden yol en tehlikeli yoldur. Çünkü o kurşunların gittiği yoldur,” uyarısı eşliğinde devrimciliğin ve özgürleşmenin “olmazsa olmazı” olan “Devrimin Güncelliği” fikri ile Slavoj Zizek’in, “Kierkegaard’ın terimleriyle, devrimci bir süreç aşamalı bir süreç değil, tekrarlanan bir harekettir; başlangıcın tekrar tekrar tekrarlandığı bir harekettir,”[12] saptamasının altı çizilmelidir…

Tüm bunlardan ötürü, “Türkiye’nin yeniden yapılandırılması; Kürt sorunu, barış ve anayasa konseyi ışığında çözüm arayışları” için “diyalog” ve “hoşgörü”den çok özgürlüğe ve onu kazanmak için de Hopa ile Diyarbakır’ın mücadele birliğine muhtacız!

29 Temmuz 2011, Çeşme Köyü.

N O T L A R

[1] 30 Temmuz 2011 tarihinde 11.Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin “Türkiye’nin Yeniden Yapılandırılması; Kürt Sorunu, Barış ve Anayasa Konseyi Işığında Çözüm Arayışları” başlıklı oturumunda yapılan konuşma…

[2] Enver Gökçe, “Yol”.

[7] Ergin Yıldızoğlu, “İç Dinamik - Dış Dinamik - AKP”, Cumhuriyet, 29 Haziran 2011, s.4.

[8] “Öcalan: Diyarbakır Mısır’a Dönerse Barış Gelir”, ANF, 4 Şubat 2011.

[9] “Kuzey İrlanda, bölünmüş bir toplumun bütün özelliklerini fazlasıyla taşıyor. Öyle böyle bir bölünme değil bu! Mesela Belfast’ta yaptığımız kısa şehir turunda, otobüsün penceresinden gördüğümüz manzaralar bile, derin bir ürperti duymamıza yetiyor. Mahalleler arasındaki bariyerler, geceleri kapatılan geçiş kapıları, evlerin cephelerine örülmüş koruma duvarları; öfke, güvensizlik ve hatta düşmanlık üzerinde yükselen bu bölünmüşlüğün boyutlarını yeterince sergiliyor. Şehirdeki bariyerlerin sayısı yüz civarındaymış. İlginç ya da acı olan şu ki, ‘barış süreci’nden sonra bariyerlerin sayısı azalmamış, aksine artmış.” (Mithat Sancar, “Kuzey İrlanda: Bölünmüş Toplum, Sancılı Barış”, Taraf, 28 Temmuz 2011.)

[10] Friedric Engels, Ludwing, Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Çev: Sevim Belli, Sol Yay. 1992, s.53.

[11] İbrahim Çiçek, “Anayasa Talepli Mücadele: Reformist Bir Strateji”, Atılım, Yıl:5, No:9 (333), 26 Şubat 2011, s.12.

[12] Slavoj Zizek, Bir İdea Olarak Komünizm, Alain Badiou, Slavoj Zizek, Çev: Ebru Kılıç-Ahmet Ergenç; Ayrıntı Yay., 2011.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006