Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

ÖKKEŞ İLE HÖSSÜK-3/Samet Erdoğdu
Samet ERDOĞDU

NEWROZ



 

Gözlerini bağlıyorlar; bir odaya alıyorlar ve sorgu başlıyor:

''Soyun ulan!''

''Niyaa?''

Sağdan soldan tekme, tokat, yumruklar yağmaya başlıyor. Kaç kişiler? Hössük tam sayıyı kestiremiyor. Bununla ilgilenmiyor da. Kafasına, suratına, karnına, böğrüne inen darbelerden korunmaya çalışıyor. Çarçabuk yere düşürüp, zorla giysilerini çıkartıyorlar. Hössük çıkartmamaları için çırpınıyor; ama nafile. Anadan doğma soyup yatırıyorlar; falakaya başlıyorlar. Küfürler, tehditler yağdırıyorlar. Arada sorular soruyorlar:

''Oğlum gerçeği söyleyecek misin? Biz mi sana söylettirelim?''

''Söyliyacax bir şeyim yox. Ne söyleyam?''

''Kimsin? Necisin? Nerelisin? Ne iş yaparsın? Adresin ne? Önce bunları söyle!''

''Kim oldığımı söyladım ya!''

''Biz de yuttuk ha! Ulan, onu külahıma anlat. Yukarı Mülk'ten biri hiç Ökkeş gibi bir vatan hainiyle arkadaşlık eder mi ulan? Bize mi yutturacaksın!''

Bir başkası devreye giriyor:

''Tilkiler Kızılbaş, Kürt; Yukarı Mülk, Türk, milliyetçi, Müslüman’dır. Ökkeş, bunun kimliği kesin sahte!'' diyor arkadaşına.

''Haber gönderdik zaten, Ökkeş, diyor beriki, gerçek Mehmet Hössük getirilecek buraya. O zaman görürüz bunu!''

Birbirlerine Ökkeş diyorlar. Hepsinin adı Ökkeş!

Hössük, falaka altında bir yandan avaz avaz bağırıyor; bir yandan küfürlerine küfürle karşılık veriyor. Acının doruğa çıktığı bir anda aniden bağırmayı kesiyor. Ne bir ses ne küfür ne inilti ne de bağırtı. Bir süre daha dövüyorlar; sonra bayıldığını zannedip ara veriyorlar. Birisi ''bayıldı herhalde'' diyor. Bir başkası ''Yok yahu numara yapıyor'' diyor. Falakadan vazgeçiyorlar. Ayağa kaldırıp koltuklarına girerek bir süre tuz üstünde yürütüyorlar. Sonra gene yatırıyorlar. Bu kez elektrik akımı veriyorlar. Sağ el ile sağ ayağın serçe parmaklarına kabloları bağlıyor akım veriyorlar. Bazen kablonun birini cinsel organa bağlıyor, bazen göbek, meme, kulak uçları gibi değişik bölgelerde gezdiriyorlar. Önceki sahne burada da tekrarlanıyor. Bir yandan işkenceciler küfredip, tehditler savururken; bir yandan Hössük avaz avaz bağırıp küfürler ediyor.

''Konuş ulan kimsin?''

''Ökkeş'le nerden tanışıyorsun? Birlikte nereye gidiyordunuz?

''Dağ kadrosundan mısın?''

''Kandil'den mi geldin?''

''Hüseyin Tilki'yi tanıyor musun?''

''Ne zamandan beri PKK'desin?''

''Seni şehre eylem için örgüt mü gönderdi?''

Canı yandıkça var gücüyle bağırarak, işkencenin dozu azaldığında küfrederek soruları savuşturuyor; cevapsız bırakıyor.

Sonra askıya alıyorlar. Kollarını yanlara uzattırıp, sırtına temas eden bir sırığa her iki kolunu bağlıyorlar; sırığı yükseltip bir yerlere her iki ucundan yerleştirerek Hössük’ün ayaklarını yerden kesiyorlar. Böylelikle gövdesinin tüm ağırlığı kollarına biniyor ve kaslarını bıçakla dilimler gibi bir acı taa beyninde dürtüyor. Giderek kolları uyuşmaya başlıyor ve acı omuzlarına, boynuna yayılıyor. Uzun bir süre böyle tutuluyor ve bu arada habire sorular soruyorlar. Ama karşılığı gelmeyen sorular bunlar. Hössük inliyor sadece. Soruları hiç duymuyor sanki. Sonra askıdan indirmeden elektrik veriyorlar ve acıyı ikiye katlıyorlar. Hössük avaz avaz bağırıp, ana-avrat küfrediyor. Cereyan veren, akım voltajını arttırıyor; sonra kablonun bir ucunu sol elin serçe parmağına, birini de sol memesine bağlıyor. Şiddetli bir acıyla sarsılan Hössük’ün fırlamasından sırık yerinden oynuyor. Hössük bir an öleceğini sanıyor. Hayal meyal bir sesin ''dayanamaz!'' diye fısıldadığını duyuyor.

***

Yattığı yerde hortumla üzerine sıkılan suyla kendine geliyor. Kollarına girip bir süre ıslak yerde gezdiriyorlar. Sonra tekrar soğuk suya tutuyorlar. Yeteri kadar canlandırdıktan sonra tekrar işkence odasına alıyorlar. Bu kez falakayla, elektriği bir arada uyguluyorlar. Bir önceki seansa göre daha hafif ve dikkatli şekilde; ama önceki seansta aşırı örselenen bedeni en hafif uygulamaya bile korkunç tepki veriyor. Aldığı her darbenin acısı beynine çarpıyor; ordan yeniden tüm vücuda dağılıyor.

Acısını hafifletmek için Hössük ''şunlarla biraz eğleneyim bari'' diye geçiriyor içinden ve salak salak gülmeye başlıyor. Sorgucular şaşırıyorlar.

''Ne gülüyorsun ulan Hössük?'' diyor biri.

''Burdakilar hep Ökkaş! Bütün Ökkaşlar buraya toplanmış; ona güliyım.''

İşkenceciler Hössük’ün saflığına gülüyorlar. Bir tanesi ''He Hössük; hepimiz Ökkeş'iz. Seni yakalatan da Ökkeş. Onun yüzünden burdasın.''

''Heee, o da Ökkaş, o da Ökkaş'' diyor; gülmesine devam ediyor Hössük.

Öbürleri de gülüşüyorlar.

''Seni yarın Büyük Ökkeş'e götüreceğiz'' diyor Ökkeşlerden biri; ''Ama ona herşeyi anlatacaksın!''

Hössük, gülmesine devam ediyor.

Keyfe gelen işkenceci soruyor:

''Ulan Hössük nerde kalıyorsun?

''Söylemam!''

''Niye ulan?''

''Şaxsidır! Söylemam''

''Yakalandığın sırada nereye gidiyordun?''

''Heykelin altındaki pasaca!''

''Orda ne yapacaktın?''

''Sarı Ahmed'ı görecaxtım.''

''O kim; onu niye görecektin?''

''O, şebakecıdır, beni İsviçra'ya gönderecax.''

''Para verdin mi ona?''

''Hee, verdim''

''Ne kadar verdin?''

''On bin Marx.''

''Kimden aldın ulan o kadar parayı?''

''Gendım birixtırdım.''

''Nasıl biriktirdin?''

''Çalıştım.''

''Ne iş yapıyorsun sen?''

''Öteberi satarım.''

''Ne satarsın?''

''Don, çorap, mendıl, fanila, eldıvan...''

''Dükkanın mı var senin?''

''Yox.''

''Nereye koyuyorsun bunları?''

''Evıma.''

''Evin nerde?''

''Söylemam!''

''Peki donları, çorapları nerden, kimden alıyordun?''

''Söylemam!''

''Söyle ulan ibne! Konuş!''

Akım veriyorlar bir süre. Baştanbaşa sarsılıyor Hössük. Falaka yeniden başlıyor. Hössük, can havliyle bağırıyor, küfrediyor. Ama sesi eskisi kadar canlı çıkmıyor artık. İşkencenin dozu arttıkça sesi kısılıyor, kasılan bedeni giderek gevşiyor. En sonunda kendini tamamen salıveriyor. Bayılacağını zannedip tekrar ara veriyorlar. Hızlı hızlı soluyor. Bir süre toparlanmasını bekliyor; sonra gene sormaya başlıyor tim başı:

''Ulan Hössük bu Sarı Ahmet nereli?''

''Bilmiyım.''

''Nerde tanıştınız?''

''Köylü Qaxvesında.''

''Köylü Kahvesi nerde?''

''Pazarcıxta.''

''Ne dedi sana? Seni İsviçre'ye mi götüreceğim dedi?''

''Hee, öyle dedı.''

''Sana pasaport verdi mi?''

''Yok, ama verecaxtı.''

''Ne zaman verecekti? Nerde verecekti?''

''Dedım ya yavu. Bugün getirecaxtı. Sizın yüzünızdan adamı göremadım.''

''Bizim yüzümüzden değil ulan. O Ökkeş hıyarı yüzünden. Seni onun için getirdik.''

''O, nerade?''

''O da burada; ama o senin gibi yapmıyor, efendi efendi konuşuyor. Herşeyi bülbül gibi anlatıyor. Sen boşu boşuna dayak yiyorsun. Söyle ulan senin paranı bu Ökkeş mi çarptı yoksa? Eğer o çarptıysa alalım paranı ondan.''

''Ökkaş benden para almadı. O bana yemex ısmarladı.''

''Bu Ökkeş'ten mi korkuyorsun yoksa? Hiç korkma, sana hiçbir şey yapamaz o şerefsiz!''

''Yoox. Niya korxam. O bana kötılıx etmedı. O, iyı adam. Bana yemex yedırdı.''

''O zaman Sarı Ahmet'in yerini söyle; bir yere kaçmadan binelim boynuna.''

''Sarı Ahmet mı kaldı? Bugün görecaxtım. Yola çıkacaxtıx. O şimdi gitmiştır bila.''

''Nereye?''

''İsviçra'ya.''

''Bu Sarı Ahmet'i tarif et hele bir, Hössük!''

''Sarı işta. Adı üstünda. Uzun kara sakosu var. Gözlık taxar. Kravat taxar. Döşünde altın zenciri, bileginda altın zenciri, barmağında kalın altın yüzügü var. Hep güler. Dişleri tamdır. Bembeyez parlar..''

''Tamam ulan maval okuma bize.''

Bir süre kendi aralarında bu Sarı Ahmet'in kim olabileceğini konuşuyor; bildikleri isimleri sıralıyorlar. Kim olduğunu çıkaramıyorlar. Bu tipte bir adam tanımıyorlar.

''Askerliğini yaptın mı Hössük?''

''Hee yaptım.''

''Nerde yaptın?''

''Kıbrıs'ta''

''Hangi birlikte, ne olarak yaptın? Komutanın kimdi?''

''Sana ne yavu? Ne diya bunları sorıyın ?''

''Burda soruları ben sorarım! Sen değil! Soruma cevap ver!''

''Öyle mı? Öyleysa vermiyım!''

''Fesüphanallah! Oğlum sen deli misin?''

''Yook, degilım. Akıllıyım!''

''Ulan sen dalga mı geçiyon, numara mı yapıyon?''

''Olır mı, heç, olır mı?''

''Bak oğlum, itiraf et! Sen PKK'lisin. Arkadaşın herşeyi söyledi. İtiraf etti. O şimdi rahat rahat yatağında yatıyor, dinleniyor. Sen burada boşu boşuna eziyet çekiyorsun.''

''Ben PKK degılım.''

''Hadi hadi saflığa vurma; birşeyden anlamaz numarası yapma!''

''Nımara yox! Ben PKK degılım. PKK bilmam.''

''Okuman var mı ulan Hössük; okul okudun mu?''

''Hee birez oxıdım.''

''Nerde okudun?''

''Köyda.''

''Kaça kadar?''

''Söylemam!''

''Öğretmenin kimdi?''

'''Söylemam!''

''Anan - baban sağ mı?''

''Yox! Onlar öldı.''

''Ne zaman öldüler?''

''Ben küçüxken.''

''Kim seni büyüttü?''

''Ben arada büyıdım.''

''Ne demek arada büyüdüm?''

''Ortalıxta.''

Gene gülüyor işkenceci:

''Ulan ortalıkta nasıl büyüdün? Ortalık çocuğu musun?''

'' Ortalıx çocığı sensın!''

'' Höst ibne; sus! Tövbe tövbe; bela mısın lan? Söyle bakayım kim büyüttü seni?''

''Gendım büyıdım.''

''Kimin, kimsen, kardeşin, akraban yok mu senin?''

''Yox!''

''Bir tanıdığın, dostun, arkadaşın da mı yok? Seni bize tanıtacak, Hössük terörist değil diyecek hiç kimse yok mu?''

''Yox!''

''Sen kimseyle konuşmaz mısın?''

''Konışırım!''

''Kiminle konuşursun?''

''Müştarılarla, senla, Okkaşlarla, herkesle.''

Ökkeş gülüyor.

''Ulan Hössük, manyaklığa vurup götünü kurtaracağını sanıyorsan aldanıyorsun. Bizi kandıramazsın!''

''Hee, kandıramam!''

''Bize herşeyi anlatacaksın!''

''Hee, anlatacaxım!''

''Asıl ismini söyle öyleyse!''

''Memet Hössük''

''Quzzılkurt! Götürün ulan şu ibneyi!''

 

 

 

 

***

Nezarethaneye götüren kişi onu bir duvarın önünde dikiyor ve oturmamasını; göz bağını açmamasını, ordan bir yere ayrılmamasını söylüyor. Hösüğün ayakta duracak hali yok zaten; ayaklar falakadan davul gibi şişmiş, sızlıyor. Kolları, omuzları kopacak gibi ağrıyor. O yüzden verilen emri dinlemiyor; olduğu yere çöküyor. Getiren adam hemen kollarına yapışıp zorla kaldırıyor ve tekme tokat dövmeye başlıyor. Hössük, gözbağını indirip karşılık veriyor ve o anda hem adamı; hem de duvarda dikelip duran, gözleri bağlı Ökkeş'i görüyor. Bir süre boğuşuyorlar adamla. Arada etrafa bakıyor. Burası emniyetin araba garajından girilen hücreler bölümü; akşam getirilirken ilkin buraya alınmış; sonra gözleri bağlanıp bir yerlere götürülmüştü. Nöbetçi polis bir süre ayakta tutmak için uğraşıyor:

''Uslu uslu dur lan, 'mına koduğum!''

''Ben senın 'mına koyım ula ibna!''

En sonunda pes ediyor polis:

''Tamam lan; otur! Ama kapı sesi duyar duymaz ayağa kalk! Oturman yasak aslında. Bana seni ayakta tutmam, uyutmamam emredildi.''

Hössügün canına minnet:

''Olır, diyor, kalxarım.''

Böylece uzlaşmış oluyorlar. Hössük anlaşmaya sadık. Gözünün bağlanmasına itiraz etmiyor bu kez. Gözleri bağlı halde olduğu yere çöküp oturuyor. Derken tuvalete gitmek istiyor.

''Abèy çödıracağım!''

''Otur ulan! Tuvalet yasak!''

''Nası yasax! Heç yüznımara yasax olır mı? Ben giderım!''

''Gidemezsin; yasak!''

''Giderım!''

Giderim - gidemezsin diye bir süre atışıyorlar. Sonunda Hössük gözbağını açıp ayağa kalkıyor. Gene dalaşıyorlar polisle.

''Oğlum sen manyak mısın? Yasak diyorum!''

''Bana bax! Ben giderım! Giderım gitmesına da iyisı mı sen bırax benı. Yoxsa yüznımara aha orda ben giderım!''

Adam başedemeyeceğini anlıyor:

''Tamam, tamam; ama çabuk ol; kimse gelmeden bitir işini!''

Hössük işini bitiriyor; yerine gidiyor; gözbağını bağlayıp; olduğu yere tekrar oturuyor...

°°°

***

Adamın sarsmasıyla uyanıyor. Uyuya kalmış.

''Kalk ulan Hössük, almaya gelecekler.''

Hössük anlaşmaya uyuyor: ayağa kalkıyor. Adam gevşemiş gözbağını yeniden sıkılaştırıyor. Bir süre sonra kapı açılıyor.

''Gel bakalım Hössük!''

Merdivenlerden çıkarıp bir odaya götürüyorlar. Orda bırakıyorlar. Galiba ikinci kat. Biraz sonra biri gelip gözbağını açıyor. Orta yaşlı, kel biri. Sesinden tanıyor. Bu, işkence timinin başı. Yanında kara kuru, ufak boylu, genç bir köylü çocuğu. Genç adam suçüstü yakalanmış hırsız gibi ürkek, tedirgin. İşkenceci amir Hösüğe:

''Adın ne?'' diye soruyor.

''Memet Hösık.''

Öbürüne soruyor:

''Mehmet Hössük''

''Babanın adı?''

''Vaqqas.''

''Senin babanın adı?''

''Vaqqas.''

''Ana adın?''

'' Èyşa.''

''Senin anan?''

''Ayşa.''

''Köyün?''

''Yuxarı Mülk.''

''Senin Köyün?''

''Yukarı Mülk.''

''Anan - baban sağ mı?''

''Yox, öldılar''

''Senin anan baban sağ mı?''

''Sağlar, köydeler.''

Hössüğün yakalandığında el koydukları kimliğini çıkarıp gösteriyor öbürüne.

''Bu kimlik senin mi?''

Adam bakıyor; şaşırıyor.

''Kimlik benim; ama fotoğraf değil. Ben bunu inşaatta kaybetmiştim. Bu adam çalmış.''

Mehmet Hössük, ''çalmış'' lafına kızıyor ve öbür Mehmet Hösüğün üstüne yürüyor.

''Ne diyın lan. Ben xırxız mıyım yaney?!''

Beriki korkup geriliyor; işkencecibaşı araya giriyor. Ve tekrar soruyor:

''Hanginiz Mehmet Hössük''

''Benim!''

''Yox, benim!''

''Sen değilsin!''

''Asıl sen değilsin!''

''Tamam'', diyor işkence amiri, dışarıya sesleniyor, ''gelin alın bunu!''

Biri gelip gözlerini bağlıyor ve tekrar getirildiği yere götürülüyor. Nöbetçi değişmiş ama önceki nöbetçiyle yapılan anlaşma bunda da geçerli. Arkadaşı Hösüğün huyunu anlatmış ona. Yeni nöbetçi Hösüğü uyarıyor:

''Bak Hössük, şimdilik oturup moturma; çünkü gene gelecekler. Oturacağın zamanı ben sana haber veririm.''

İyi. Hössük sesini çıkarmıyor. Gerçekten de bir süre sonra işkence amiri yanında birileriyle geliyor. Yine aynı kimlik sorularını soruyor, aynı cevapları alıyor. Derken gözbağını açıp yanındaki adamı gösteriyor.

''Hössük, bu senin baban mı?''

50 yaşlarında bir köylü... Adam inanmaz gözlerle bakıyor.

''Yox, benim babam öldı.''

Adama dönüyor polis:

''Kim olduğunu söyle!''

Mehmet Hösüğün babası olduğunu söylüyor.

''Adın ne?''

''Vaqqas.''

''Vakkas, bu senin oğlun mu?''

''Benim oğlum değil! Köyde bizi herkes tanır.''

İnanılmaz, akla, hayale gelmez bir suç veya ahlaksızlıkla karşılaşıp da şaşkınlıktan küçük dilini yutan biri gibi bir süre bocalıyor.

''Valla ne deyim. Ben ömrümde böyle bir şey görmedim. Bir adam nasıl ben falan değil, filanım der. Vallaha anlamadım. Tövbe tövbe tövbe...'' ''Amirim bizi, falanca bey tanır''. Bir polisin isimini söylüyor, ama Hössük kaçırıyor kelimeyi; içinden ''beni yakalayan adam olmalı'' diyor. Yukarı Mülklü Vakkas Hössük devam ediyor ''Biz namazında, niyazında, devletimize bağlı insanlarız. Karakola düşmüşlüğümüz yoktur. Bizim teröristlerle alış verişimiz olamaz. Tövbe estağfurullah. Bu, benim oğlum değil'' diye bir kez daha vurguluyor. Hössük de kızıyor: ''Bu da babam değil! Bunu tanımıyım. Benim babam öldı!''

Tekrar bağlıyorlar gözbağını. Amir Vakkas'ı alıp götürüyor. Vakkas kendilerini karakolluk eden bu adama söylene söylene, amire özür dileye dileye çekip gidiyor. Amir, adamcağızı teskin ve teselli ederek savuşturduktan sonra emrediyor: ''Getirin!''

***

Bu kez var güçleriyle yükleniyorlar. Hössük, ''ulan bunlara devrimci olduğumu söyleyip, meydan okusam mı acaba'' diye geçiriyor içinden. Sonra ''dur bakalım, daha erken. Hele şu oyuna biraz daha devam edelim: Bakalım ne olacak'' diye karar veriyor. ''En kötü ihtimal işkencede ölürüm. Ama hiçbir şey alamazlar!''

Gün boyu uğraştıktan sonra tekrar bekleme yerine götürüyorlar; fakat bu kez koridorda tutmak yerine bir hücreye götürüyorlar. Kapıdan girerken ayakkabılarını çıkarmaya davranıyor; nöbetçi durduruyor:

''Ne yapıyorsun, niye çıkarıyorsun ayakkabını?''

''Odaya giriyik! Çıxarmıyim mı?'' Şaşkın salak bakıyor Hössük. Polis gülüyor:

''Tamam Hössük tamam. Sen çıkarma. Öylece gir içeri!''

İçeri sokup kapıyı kilitliyor.

Hücre kapkaranlık. Beton zemine uzanıyor; ''günün yorgunluğunu'' gidermeye çalışıyor. Etrafta ses seda kesildikten sonra yan duvarda bir tıkırtı duyuyor. Tıkırtıyla birlikte bir seslenme. El yordamıyla sesin geldiği yeri buluyor. Duvarda bir delikten Ökkeş'in sesini duyuyor:

''Memet, Memet.''

''Ne var?''

''Nasılsın?''

''İyiyim.''

''Ne biliyorlar?''

''Hiçbir şey. Sana ne soruyorlar?''

''Seni. Bir de PKK hakkında. Bizi PKK'li sanıyorlar.''

''Ben açık tavır koyacağım. Ne dersin?''

''Sakın ha. Hiç gerek yok. Bunlar yuttular. Sadece emin değiller. Böyle devam et.''

''Düşünürüm. Acelem yok zaten.''

''Yemek falan verdiler mi?''

''Yok, vermiyorlar.''

''Yemekleri kendimiz ısmarlıyoruz. Sana da ısmarlıyım mı?''

''Gerek yok. Kendileri teklif ederse o zaman sipariş ver. Bizim tanış olmadığımıza emin olsunlar.''

''Tamam.''

Tekrar betona uzanıp dinlenmeye çalışıyor.

***

''Kalk ulan ibne!''

Tekmeleyerek kaldırıyorlar. Küfürlelerle, yumruklarlarla, tekme tokat sürükleyerek hücreden çıkarıp gözlerini bağlıyorlar. İşkence odasına götürüyorlar.

''Soyun ulan! Oyun bitti! Sonun geldi artık!''

''Soyunmam!''

''Soyun şunu!''

Zorla çıkarıyorlar elbisesini. Hössük çırpınarak, tekmeleyerek engel olmaya çalışıyor. Fakat nafile. Sağdan soldan yağan yumruklarla sersemliyor. Yatırıp falakayı basıyorlar. Cereyan, askı, soğuk su işkenceleri ile iyice yükleniyorlar.

''Ulan ibne gerçek Mehmet Hössük ortaya çıktı. Sen hala ben Mehmet Hösüğüm diyorsun. Bizi aptal mı sanıyorsun? Bizi kandırdığını mı sanıyorsun? Biz yutar mıyız?''

''Yutmazsınız.''

''Konuş öyleyse; adını söyle.''

''Söyledım ya! Memet Hösık.''

''Has siktir lan; Mehmet Hössükmüş?''

''Sen siktir lan.''

''Sen polise nasıl siktir dersin ibne!''

''Sen dersen ben de derım.''

''Ben polisim, polis''

''Ben de benım, ben! Memet Hösık!''

''Sen Hössük değilsin!''

''Hösıgım!''

''Ökkeş herşeyi anlattı. Biz senin hakkında herşeyi biliyoruz.''

''Eyle mı? Çox iyi. O zaman bıraxın gidiyim.''

''Konuşmadan gidemezsin. Konuş, her şeyi anlat; seni derhal serbet bırakayım!''

''Anlattım ya!''

''Bok anlattın. Ne sorsak bilmem, söylemem, anlatmam, şahsidir deyip durdun. Kıvırdın. Numara yaptın. Rol yaptın. Deliliğe vurdun.''

''Ben delı değılım. Delı sensın. Babandır.''

Adam kızıyor, köprüyor:

''Geberteceğim ulan seni!''

Tekme tokat girişiyor ve ''yatırın şunu Ökkeş'' diye emrediyor. Biri yumuşak sesle müdahale ediyor:

''Hayır Ökkeş! Hösüğe iyi davranın. Kızdırmışsınız onu. Siz karışmayın ben konuşacağım kendisiyle''

Öbürleri biraz nazlanıyor, dikleniyor ama güya ikna olup, kenara çekiliyorlar.

''Hössük arkadaşlar sana biraz kötü davranmışlar; sen iyi bir çocuksun. Onların kusuruna bakma. Ama senin de yardımcı olman lazım.''

''Ne yardımı, iş mı çıxtı? Ne işı?''

''Saflığa vurma Hössük! Yani sorulara doğru cevap ver, konuş, anlat herşeyi''

''Herşeyı anlattım!''

Adam epeyce dil döküyor. Ama Hössük dediklerinden milim sapmıyor. Tekrar hücresine götürüyorlar.

***

''Gel Hössük Büyük Ökkeş seni çağırıyor.''

''En böyyık Ökkaş mı?''

Adam gülüyor. ''En büyük Ökkeş.''

Üçüncü kata çıkıyorlar. Nöbetçi kapıyı çalıp içeri sesleniyor:

''Müdürüm, Hössüğü getirdim.''

''Tamam. İçeri al!''

Kır saçlı, otoriter bir adam. Getiren nöbetçi ellerini önden kavuşturup saygıyla duruyor.

''Tamam sen gidebilirsin.''

Hössük içeri göz gezdiriyor. Büyükçe bir oda. Müdürün masası solda kapıya yakın ve kapıya bakıyor. Koltuğunda yüzü kapıya dönük oturuyor. Pencereler ile epey mesafe var. Odanın sağ tarafında geniş bir boşluk, yine pencerelere uzak koltuk ve sandalyelerle ortada bir salon sehpası var. Duvarlarda dosya dolapları. Kapının hemen girişinde müdürün hayat prensiplerini astığı bir levhası var. Levhada vatana, millete, devlete, ailesine, mesleğine bağlılık ifade eden sözler. Hössük biraz oyalanıyor levhanın önünde. Cam kenarlarında oda bitkileri. Canlı mı, yapay mı kestiremiyor Hössük. Masaya müdürün tam karşısına kapıya sırtı dönük oturacak şekilde bir sandalye konmuş. Müdür Hösüğe oturmasını söylüyor. Hössük oturuyor. Müdür gözlerini dikiyor, sert ve delici bakışlarla Hösüğün gözlerine bakıyor. Hössük de gözünü müdürün gözüne dikiyor ve ikisi karşılıklı tek söz etmeden uzun uzun bakışıyorlar. Çeyrek saat, yarım saat öyle göz göze bakışıyorlar. Kirpiklerini kırpmadan, bakışlarını kaçırmadan, yüz ifadelerini bozmadan, tek laf etmeden deli deli bakıyorlar birbirine. Derken Hössük gülmeye başlıyor. Gülüyor, gülüyor, gülüyor.

''Neye gülüyorsun oğlum?''

''Heç, eyle güliyım işte''

''Bir sebebi vardır elbet. Bana söyle neye gülüyorsun?''

''Sen böyık Ökkeş mısın?''

''Evet, ben büyük Ökkeşim. Buna mı gülüyorsun?''

''Hee valla. Eyle.''

''Niye peki? Yakıştıramadın mı?''

''Yox valla Kur'an çarpsın. Senı daha böyyık, ha bu kapıya sığmaz sandım.''

Gülüyor müdür. Bir sigara yakıyor.

''Sigara içer misin Hössük? Vereyim mi bir tane?''

''Yox sağol, içmem.''

''Hiç içmedin mi''

''İçmedım.''

''Ben çok içiyorum. Günde iki paket. Bu yüzden sağ bacağımda damar tıkandı. Gene de içiyorum. Nasıl bırakabilirim bunu Hössük, bir fikrin var mı?''

''İçma! Heç içmayacağım de, içma!''

''Öyle kolay olur mu dersin Hössük?''

''Olır, olır!''

Bir düğmeye basıyor, ''bize iki çay getirin'' diye emrediyor. Hösüğe de soruyor ''Çay içersin değil mi Hössük?''

''Yox içmam.''

''Korkma içinde ilaç milaç yok.''

''İçmam sağol.''

''Niye içmiyorsun Hössük? Burda misafirimizsin. Sana misafirliğe gelsem çayını içmezsem olur mu?''

''Misafir dövılmaz. Çayınızı içmam.''

''Daha seni dövmeyecekler. Benim haberim olmadı. Polis zor şartlarda çalışıyor, canı pahasına görev yapıyor, strese giriyor. O da insan. Neticede bazen böyle patlıyor. Anlıyorsun değil mi?''

''Anlamam. Beni dövdılar. Kızdım.''

''Sen onlara aldırma Hössük.''

Çaylar geliyor. Hössük dokunmuyor. Müdür ısrar etmiyor. Bir süre çayını içiyor. Bu arada PKK kamplarında çekilmiş fotoğrafları çekmecesinden çıkarıp bir resimlere, bir Hösüğe bakıyor. Tek tek kişileri karşılaştırıyor. Sonra konuşmaya başlıyor.

''Bak oğlum kimsin, nesin bilmiyorum. Ama sen PKK’lisin, hem de iyi bir PKK’li. Konuş, bize gerçekleri söyle; idamlık suçun olsa bile seni serbest bırakmazsam şerefsizim. Senden pişman olmanı, arkadaşlarını ele vermeni, yaptığın eylemleri anlatmanı istemiyorum. Kim olduğunu, nereli olduğunu söyle, yeter. Çık kapıdan git. Kendine yeni bir hayat kur. Benim için terörü bırakmış, terörden vazgeçmiş bir insan affı, ödülü hak etmiştir. Benim amacım senin gibileri bu bataktan kurtarmaktır. Öldürmekle, vurmakla bu işler çözülmez. Biz kardeşiz. Bu memlekette Kürtler ve Türkler hep kardeş olarak yaşadılar. Bu vatanı bölmek isteyen, bizi birbirimize düşürmek ve ülkemizi zayflatmak isteyenler terörü kışkırtıyorlar. Bunlara alet olmayın. Yol yakınken dönün. Devletimiz güçlüdür. Her türlü bölücülüğü, yıkıcılığı ezecek kudrettedir. Ama biz bunu yapmak istemiyoruz. Ölenlerin hepsi bu memleketin çocukları. Biz sizi kurtarmak istiyoruz. Bana gerçekleri anlat elini kolunu sallaya sallaya git. Ne dersin?''

''Ben PKK degilım. Ben PKK bilmam.''

''Bak Hössük beni anlıyorsun. Sana yardım etmek istiyorum. Namusum üzerine söz veriyorum, konuşursan nasıl bir suç işlemiş olursan ol, yine de seni serbest bırakacağım. Bana inanıyor musun?''

''Hee. Tabii inanıyım. Heç inanmaz mıyım?''

''Rol yapmana gerek yok. Mertçe, dürüstçe, erkek erkeğe konuşalım. Konuştuklarımız burdan dışarıya çıkmayacak; sadece burada kalacak. Hössük sen zeki bir insansın. Deli değilsin. Akıllı birisin''

''Dorğıdır. Akıllıyım, delı değılım. ''

''Aptal değilsin.''

''Değılım.''

''Zekisin.''

''Hee eyleyim''

''Benden zekisin.''

''Valla doğrıdır.''

''Öyleyse inat etme. Konuş. Nerelisin, önce onu söyle.''

''Pazarcıxlıyım.''

Derken kendilerini yakalayan polislerden esmer, uzun boylu olanı geliyor. Müdüre birinin getirildiğini söylüyor. Müdür beklemesini emrediyor. Konuşması Maraş Kürtlerini andıran sivil polis bekliyor. Müdür Hösüğe dönüyor:

''Bak oğlum sen buraların adamı değilsin. Ya Dersimli ya Elazığlı ya da Malatyalısın. Konuşman Antep, Maraş şivesi değil.''

Gelen polis saygılı bir şekilde lafa karışıyor:

''Müdürüm, bu, Malatyalılar gibi gelem - gidem diye konuşuyor. Malatyalılara benziyor.''

Müdür ona az önce bildirilen çocuğu getirmesini söylüyor. Polis gidiyor.

Müdür:

''Bak oğlum. Şimdi Suriye'den konsolosluğumuza sığınmış bir genç gelecek. Bunu kandırmış götürmüşler, kamplardan kaçmış. Eğer oralarda seni görmüşse, seni tanırsa benden günah gider. Ben sana elimden gelen imkanı sundum. Sen geri teptin. Bakalım şimdi ne yapacaksın?''

Tekrar elindeki resimlere bakıp, Hössükle karşılaştırıyor. Biraz sonra genci getiriyorlar. 18 yaşlarında bir genç. Müdür ona Hösüğe iyice bakmasını, kamplarda görüp görmediğini bildirmesini söylüyor. Çocuk bakıyor ve görmediğini belirtiyor. Polise sabahleyin işlemlerini yapıp serbest bırakmalarını emrediyor.

Telefon geliyor, karısının hatta olduğunu söylüyorlar. Bağlayın diyor. Ses ahizesinin kulaklığını kaldırma gereği duymadan konuşuyor müdür; hoperlörden, yüksek sesle. Hössük de konuşmalara kulak misafiri oluyor mecburen. Mızmız, cırlak bir kadın sesi oğlanın daha uyumadığını, ortalığı birbirine kattığını, lafını dinlemediğini söylüyor. Küçük bey okula gitmek istemiyormuş. Baba müdür oğlanı çağırmasını söylüyor; bir kaç sözle ikna ediyor. Ve telefonu kapatıyor. Sonra Hösüğe dönüyor:

''Hössük benim oğlan okula gitmek istemiyor. Ne yapacağız bilmiyorum.''

Hössük boş bulunuyor:

''Niya çocıxlar mı döviyı? Örgetmenını mı sevmiyı?''

''Çocuklar onu dövemez. Ama bak bu öğretmen meselesi hiç aklımıza gelmedi.''

Böyük Ökkeş gene bir sigara yakıyor. Yine telefon geliyor. Gönül Hanım'ın telefonda olduğunu bildiriyorlar. Bağlayın diyor. Genç, kırıtan, neşeli bir ses sevgilisini özlediğini, ne zaman görüşeceklerini soruyor, bir süre nazlanıp bazı isteklerde bulunuyor. Böyyük Ökkeş sevgilisini de teskin ettikten sonra telefonu kapatıyor. Derken Hogır'ın telefonda olduğu bildiriliyor. Onu da bağlattırıyor. Telefonda Kürt aksanı belirgin, kalın, kaba bir ses müdürün halini hatırını soruyor; onu Birecik'te balık yemeye, rakı içmeye davet ediyor. Sevgilisini de getireceğini söylüyor. Böyük Ökkeş ''Yengeyi aldatırsan seni yukardan aşağıya tarar, ikiye biçerim'' diye tatlı sert azarlıyor. Hogır takma adını kullanan kişi ''Ho, ho, ho'' diye kaba kaba gülüyor ve ''gerçekten yapar mısın'' diye soruyor. ''Şerefsizim yapmazsam'' diyor beriki. Bunun üstüne öteki ''Peki, peki tamam'' diyor; balık kebabı randevusunu daha sonra konuşmakta anlaşıp birbirlerine iyi geceler diliyorlar.

Hössük işkenceden, açlıktan, yorgunluk ve uykusuzluktan iyice takatsız halde. Sırtını sandalyesine yaslayıp boş gözlerle sağa sola bakıyor. Gözlerini diktiği bir yerde bir süre oyalanıyor, sonra bakışlarını başka bir yere sabitleştiriyor. Gözlerini müdürün ayakkabılarına diktiği bir anda müdür farkına varıyor.

Müdür Hösüğe ''Ulan Hössük bak ayakkabılarım yırtık, maaşımız yetmiyor, yenisini alamıyorum, serbest bıraksam bana ayakkabı alır mısın? ''

O zamana kadar öylesine boş boş bakan Hössük, bunun üzerine ayakkabılara dikkatle bakıyor. Yırtık falan göremiyor. Birinin ucunun bir yere sürtünmekten aşındığını görüyor sadece.

''Hee alırım'' diyor.

''Söz mü?''

''Söz.''

''Peki sana misafirliğe gelsem kabul eder misin?''

''Misafir başım gözüm üstüne.''

''Yani beni misafir eder misin?''

''Misafire kapım açıxtır.''

Bir telefon daha geliyor ve beklenen gencin dağdan silahlarıyla indiğini, silahlarını Karşıyaka mezarlığına gömüp oralarda bir yerde beklediğini, alınması için telefon ettiğini bildirip emirlerini soruyorlar. Böyyük Ökkeş, bu Müslüm adlı Urfalı PKK gerillasının teslim olma olayından önceden haberli olduğunu belli ediyor. Beklenen şahıs gelmiş oluyor böylece. Gidip almalarını, Hösüğü de aşağı götürmelerini söylüyor.

***

Hösüğü yine duvar dibine gözleri bağlı, ayakta dikiyorlar. Hössük ötekiler gidip sadece nöbetçi kalınca gözbağını açıyor. Tuvalete gidiyor, lavaboda su içip elini yüzünü yıkayıp yükseğe kurulmuş televizyonu izlemek için bir kenarda duran kanapeye oturup televizyonu izlemeye başlıyor. Nöbetçi sürekli peşinde dolaşıp, hareketlerini izliyor ama müdahele etmiyor. O da yanına geliyor. Ayçiçeği çekirdeği veriyor. Beraber izliyorlar. Bir süre sonra kıvrılıp kanepede uyuyakalıyor.

Epey süre sonra nöbetçi telaşla uyandırıyor:

''Hössük çabuk! Gelenler var, duvara geç!''

Hösüğü duvar kenarına götürüyor; gözlerini bağlıyor. Hössük uysal, itaat ediyor.

Sorgu timinin amiri geliyor; nöbetçiye Hösüğün gözlerini açmasını emrediyor. Yanında yüzü güneşten, rüzgardan kavrulmuş, sertleşmiş bir genç var.

''Müslüm bunu tanıyor musun? Hiç dağda gördün mü''

Müslüm hiç görmediğini, tanımadığını söylüyor. Amir Hösüğün Kürtçe bilip bilmediğini anlamak için Müslüme ''Hele bir Kürtçe konuş bununla'' diyor. Müslüm ''Kuro tu ki yi ku der e yi?'' diye soruyor. Hössük ''Ne diyin lan bana mı söviyın'' diye öfkeyle karşılık veriyor. Müslüm ''Bu Kürtçe bilmiyor'' diye kanaat belirtiyor. Hösüğün gözlerini bağlıyorlar.

Yeni insanlar getirmişler. Cezaevinde yılbaşı vesilesiyle yapılan açık görüşte 4 Dev - Sol mahkumu yerlerine ziyaretçilerini bırakarak firar etmiş. Firara yardımcı olanları getirmişler. Bir tanesi kadın. O, hemen açlık grevine başlamış. Hücresinden çıkmıyor. O esnada görevde olan gardiyanları da getirmişler. Nezarethane epeyce kalabalıklaşmış.

Hösüğü tekrar sorguya alıyorlar. Ama bu kez yalnız değil, firar edenlerden birinin kardeşi de var. Üniversite öğrencisi, siyasetle, örgütle alakası olmadığını, abisi için yardımcı olduğunu söylüyor. Hösüğe elektrik verirlerken onu, ona elektirik verirlerken Hösüğü askıya asıyorlar.

Sonra Hösüğü gene Büyük Ökkeş'in huzuruna çıkarıyorlar. Büyük Ökkeş'in subay konuğu var. Makam odasının sağındaki geniş bölmede konuğuyla çay içiyor. Hösüğü de bir koltuğa oturtan Büyük Ökkeş konuğuna Hösüğü tanıtıyor. Sahte kimlikle yakalandığını, kimliğinin sahte olduğunun anlaşıldığını, ama adını söylemediğini, çok yabani ve tuhaf davrandığını, PKK'li olduğundan, dağdan kaçtığından şüphelenildiğini söylüyor. Subay bir de ben deniyeyim diyor. Önce Hösüğe adını soruyor; Hössük hiç cevap vermiyor. Sonra arka arkaya o bölgedeki PKK grubunun barındığı, dolaştığı dağların isimlerini sıralıyor ve Hösüğün yüz ifadesinde bir değişiklik olup olmadığına bakıyor. ''Nurhak, Engizek, Sinekli, Yıldız Dağı...'' Daha sonra iğrenç bir bel altı fıkra anlatıyor; Hösüğün yüzü belli belirsiz geriliyor, tiksintiyle ekşiyor. Subay hükmünü yürütüyor: ''Bu, PKK'li. PKK'liler böyle muhafazakar. Rahatsız oluyorlar. Bu da hoşlanmadı.''

Sonra çay için teşekkür edip çıkıyor.

Böyyük Ökkeş gene makam koltuğuna ve masasına geçiyor. Hösüğü yine karşısına oturtuyor.

''Bak oğlum senin kim olduğunu, nereli olduğunu aslında biz biliyoruz Ökkeş bize herşeyi anlattı. Ama bir de senden duymak istiyoruz.''

''Ökkaş'ı bıraxmadınız mı?''

''Hayır, sen konuşuncaya kadar Ökkeş burda kalacak.''

''Benım yüzümdan mı?''

''Evet, sen böyle inkar ettiğin sürece o da sen de buradan dışarı çıkamayacaksınız.''

Hössük gülüyor, gülüyor, gülüyor.

''Niye gülüyorsun?''

''Yavu bu Ökkaşın yüzündan benı getırdınız, şimdı benım yüzümdan adamı bıraxmıyınız. Bıraxın garıbı.''

''Olmaz. Sen konuşacaksın, anlatacaksın, ben de sizi serbest bırakacağım. Ondan sonra çıkın gidin. Sen İsviçre'ye gideceğim demiştin. Ökkeş de gitmek istiyor. Sizi hemen gönderirim. Pasaportlarınız benden.''

''Paşaport mı verecan? Ver eyleyse!''

''Yok öyle karşılıksız olmaz. Sen de bir karşılık vereceksin. Adını, nereli olduğunu, kim olduğunu bir bir anlatacaksın. O zaman şerefim, namusum üzerine söz veriyorum; ben de size yardımcı olacağım. Biz size düşman değiliz oğlum. Siz de bu vatanın çocuklarısınız. Belki kandırıldınız, belki inandınız ve teröre bulaştınız. Gelin vazgeçin. Geçmişte devletten haksızlık görmüş olabilirsiniz, mağdur olmuş olabilirsiniz. Devletin de hataları var. Ama bu devlet, bu ülke hepimizin, biz Kürtlerle kardeşiz. Hiçbir ayrı gayrımız yoktur. Terör ülkemizin ilerlemesini, demokrasimizin güçlenmesini, Avrupa birliğine girmemizi engelliyor. Terör yüzünden devletimiz hürriyetleri kısmak, sert tedbirler almak zorunda kalıyor. Bazen aşırı gidildiği de oluyor. Ama terör biterse bu ülkeyi, bu milleti artık kimse tutamaz. Ben devletimizin bu meseleyi şiddetle, zorla değil, iknayla, şefkatle çözmesinden yanayım. Benim için terörden vazgeçirdiğim her memleket evladı bir kazançtır. Sen ne düşünüyorsun bu konuda. Haksız mıyım?''

''Doğrıdır valla. Aynan eyledır. Ne gözel konıştın. Bu kadar lafı ben edemam.''

''Bak oğlum aptal numarası yapma. Biliyorum sen aptal değilsin.''

''Yox değılım. Kayyet axıllıyım.''

''Deli falan da değilsin, rol yapıyorsun.''

''Delı değılım. Axıllıyım.''

''Benden zekisin.''

''Zekiyim.''

''Öyleyse konuş. Bak seninle burada efendi efendi konuşuyoruz. Seni dövdüm mü? Sana hakaret ettim mi?''

''Yox etmedın.''

'' O zaman anlat bana. Hadi önce nerede yaşadığını söyle. Ben seyyar satıcıyım diyorsun; peki nerede kalıyorsun. Adresin ne, evin nerede, kiminle kalıyorsun?''

''Kimsem yox. Ben yalnızım.''

''Nerde kalıyorsun?''

''Onı söylemam.''

''Niye oğlum, bir sebebin mi var?''

''Şaxsidır. Söylemam.''

''Sattığın malları nerede satıyordun?''

''Çarşıda, bazarda, sokaxta, evlerde, her yerde...''

''Kimden alıyordun?''

''Söylemam.''

''Oğlum sen kimliğini ele verecek herşeye söylemem, söylemem diyorsun. Ee neyi söylersin?''

''Neyi söyliyacağım?''

''Sorulan soruların cevaplarını söyleyeceksin. Sen cevap vermiyorsun, beni kandıracağını mı sanıyorsun?''

''Tövbe estağfırıllah! Heç olır mı?''

''Bu kimlikte 63 doğumlu görünüyorsun. Ama kimlik senin değil gerçek yaşın kaç senin.''

''Kimlik benım. Yaşım doğrıdır.''

''Yani 27 yaşında mısın? Sen benden en az 10 yaş küçüksün, en az.''

''Sen kaç yaşındasın kine?''

''Ben 56 doğumluyum. 34 yaşındayım. Şaşırdın değil mi? Hep sıkıntı, stres ve zorluklardan böyle erken yaşlandım. Saçlarım iyice kırlaştı. Ne yaparsın; koşullar işte.''

''Vax, vax. Çı, çı, çı. Yazıx.''

''Oğlum bu İsviçre’ye gitmeyi çok istiyor musun?''

''Çox!''

''İsviçre güzel yerdir. 3 sene orada kaldım. Bilirim.''

''Haqqeet? Ne yaptın kine orada?''

''Yüksek polis okulu okudum, polislik eğitimi aldım. Çok güzel memlekettir. Gel herşeyi anlat seni oraya göndereyim.''

''Gönderecan ha?''

''Vallahi göndereceğim, pasaportunu ben vereceğim.''

''Ver o zaman gidiyim.''

''Anlamazlıktan gelme, konuşursan vereceğim.''

Büyük Ökkeş böyle saatlerce uğraşıyor. Bir ipucu, bir açık yakalamaya çalışıyor; yalvarıyor, yakarıyor, yeminler ediyor, kendine hakimiyetini, otokontrolünü yitirmemek için kendi kendisiyle savaşıyor, ne pahasına olursa olsun bu bulmacayı çözmek istiyor. Karşısındaki kişinin PKK’li olduğundan emin, ama bunu ona da onaylatmak, onu çözmek istiyor. Adamı çözmeyi bir gurur meselesi, kişilik meselesi haline getiriyor. Tatlı dille, ikna metoduyla, güvenini kazanarak, değer vererek çözmek istiyor. Babacan, insancıl, mert, sözünde duran, kişilik sahibi, güvenilir bir adam olduğuna ikna etmek istiyor. İşkencenin bu yabani, ölümü göze almış adama kar etmeyeceğini, daha fazla işkenceyi ise bünyesinin kaldıramayacağını biliyor.

Tüm uğraşlarına rağmen sonuca ulaşamıyor. Tereddüde düşüyor. Acaba bir hiç mi, dünyaya küsmüş bir münzevi mi diye düşünüyor. Yoksa hakikaten aptal, kafayı yemiş bir gariban mı. Bir türlü çözemiyor. İçi içini yiyor ama oyunu sonuna kadar oynuyor, açık vermiyor. Kendisine güveniyor, metodunun etkili bir metot olduğuna inanıyor. O, kaya gibi nice adamı bu metotla çözüp dağıtmış, mesleğinin en gözde uzmanlarından biridir. Hem tecrübeyle hem de aldığı ''bilimsel, teorik'' eğitimle işkencede, sorguda insanları nasıl çözeceğini gayet iyi bilmektedir. Ama bu ne idüğü belirsiz pejmürde adamı anlayamamaktadır. İçgüdüleri, sezgileri bu perişan adamın boş olmadığını söylüyor. Ama hiçbir metotla sonuç alamaması onu şaşırtıyor, ikirciğe düşürüyor.

Sesli düşünüyor. Kendinden bahsetmekten, özel, ailevi yaşantısının kimi ayrıntılarını göstermekten sakınmıyor. Yanında karısıyla, sevgilisiyle açık telefon görüşmesi yapıyor. Teslim olan Müslüm hakkındaki haberi dinlettirmekten sakınmıyor. Astlarına gazetecilerin haberdar olmaması için talimat veriyor ve ''en nefret ettiği kimselerin avukatlar ve gazeteciler olduğunu'' Hösüğün yanında ifşa etmekten çekinmiyor.

Müdür, Hössük'le uğraşırken cezaevinde meydana gelen firar olayı, polisin ilgi ve dikkatini bu konuya yöneltiyor. Müdür de bu konuya yoğunlaşıyor ve Hössük'le uğraşmayı bırakıyor. Çağırdığı polise ''bırakın bunu '' diye emrediyor. Polis bir Hösüğe bir Büyük Ökkeşe bakıyor; sonra ''gel Hössük diyor.''

***

İndiren polis giriş katında Hösüğe serbestsin gidebilirsin diyor. Hössük ciddi ciddi kapıya doğru gidiyor, dışarı kadar çıkıyor. Polis arkasından tekrar gelip kolundan tutuyor, içeri alıyor ''Gel lan, gel, nereye gidiyorsun öyle?'' diyor. Hössük ''git, serbestsın dedınız ya bana! '' diyor. ''Kim dedi lan sana?'' ''Sen dedın, Büyük Ökkeş dedı...'' ''Oğlum yerim yok, adresim yok, kimim kimsem yok diyorsun; nereye gideceksin?'' ''Hee yok. Nereye gidecağım?'' ''O zaman gel! Burda kal. Kalır mısın lan?'' ''Hee kalırım.'' ''Kal burda çaycılık yap. Yapar mısın lan?'' ''Hee yaparım; ama bana serbestsın dedınız!'' Polis gülüyor, ''bir yanlışlık oldu. Serbest değilsin!''

Tekrar bodruma, nezarethaneye indiriyorlar. Nezarethanede artık serbest: ne gözleri bağlı, ne de hücreye kilitli. Büyük Ökkeş dövmemelerini, yemek yedirmelerini emretmiş. Ama Hösüğün yemek ısmarlayacak parası yok. Arayan, soran, harçlık getiren kimsesi de yok. Birlikte yakalandığı Ökkeş'e soruyorlar; o, kendisine kebap ısmarlıyor; Hössük için de ısmarlayıp ısmarlamayacaklarını soruyorlar; o da kabul ediyor ve yakalandıklarından beri ilk kez Hössük yemek yeme imkanına kavuşuyor. Hem de Adana Kebap!

***

Nezarethanedekilerin kapıları gündüz açık artık. Koridorda serbestçe dolaşıp sigara içebiliyor, tuvalete gidebiliyorlar. Bir ara Suriye'den gelen genci görüyor orda; ama kısa süre sonra artık görünmez oluyor. Müslüm adlı PKK'li yanına gelip özür diliyor, mazaret anlatmaya çalışıyor; Hössük aldırmıyor, anlamazlığa vuruyor, aptal rolüne devam ediyor. Cezaevindeki firar nedeniyle getirilen gardiyanlardan biri, Elbistanlı olduğunu söyleyeni, habire sokuluyor Hösüğe. Kim olduğunu, aslen nereli olduğunu soruyor; kendisinden sır çıkmayacağını, kimseye birşey söylemeyeceğini söylüyor. Hössük ona da aynı şeyleri tekrarlıyor. Artık gelen giden Hösüğe takılıyor, polisler, nezarethanedeki tutuklu gardiyanlar eğlencelik birini buldukları için takılıp duruyorlar. Polislerden biri ''lan Hössük serbest olasan nereye gidersin, gidecek yerin var mı?'' diyor; gardiyanın biri ''bizim köye gel çobanlık yap'' diyor. Hösüğün canına minnet: ''hee yaparım''. Elbistanlı gardiyan ''ulan Hössük benim bir kardeşimi kundakta bebekçen çalmış götürmüşler; o sen olmayasın?'' diye şaka yapıyor. Hössük ''o'yum o'' diyor, ''senin kardaşın benım''. Ötekiler gülüşüp duruyor.

***

''Haydi Hössük mahkemeye gideceksin. Ama orda adını, kimliğini söyleyeceksin. Tamam mı?''

''Hee, söyleyacağım.''

İki sivil polis emniyetten yaya olarak aralarına alıp adliyeye doğru yola çıkıyorlar. Hösüğün elleri kelepçeli değil, serbest. Yanındaki sivillerle birlikte bir tanıdığa rastlamaması için dua ediyor içinden. Biri gelip ''oo, yoldaş merhaba, nerelerdesin?'' diye sorsa herşey berbat olacak. Götüren polisler keyifli, aralarında sohbet ediyor, Hösüğe takılıp duruyorlar. Çarşıda bir kazı - kazan biletçisiyle karşılaşınca durup birer bilet çekiyorlar. İkisi de boş çıkıyor. Birisi ''ulan Hössük bir de sen dene'' diyor. Hössük bir bilet çekiyor, amorti çıkıyor. O bileti iade edip yine çektiriyorlar yine bu kez iki bilet parası çıkıyor. Heyecanlanıyorlar ''ulan Hössük sen şanslı, kısmetli adamsın bir daha çek'' diyorlar. Hössük içinden ''ne şans ama, ne kısmet!'' diye geçiriyor ve iki bilet daha çekiyor. Bu kez biletlerden birine amorti (5 bin), öbürüne 50 bin lira çıkıyor. İyice coşuyorlar; büyük ikramiyeyi kazanma umuduna kapılıyorlar. Hakkaten bu Hössük çok kısmetli bir adam, ''Haydi Hössük bir daha çek!''. Hössük zaten meydanda bir tanıdıkla karşılaşma, işleri berbat etme tedirginliği içinde, daha fazla uzatmak istemiyor. ''Yox çekmam'' diyor; ''Niye ulan? Çek işte bak ne güzel kazanıyoruz!'' ''Uğursızdır; çekmam!'' Çekersin - çekmem diye bir süre çekişiyorlar ama Hössük inat ediyor. Polisler büyük ikramiyeyi kaçırdıklarına hayıflanana hayıflana, Hösüğe sitem ede ede onu adliyeye götürüyorlar.

***

Hafta sonuna, Cuma öğleden sonraya denk geliyor mahkeme. Hakim yüksek vazifesinin haşmetiyle adını, soyadını, baba - ana adını, doğum yerini, doğum yılını, ne iş yaptığını, okur yazar olup olmadığını soruyor Hösüğe. Sekreter zabıt tutuyor. Hössük emniyette söylediklerinden farklı bir şey söylemeyince Hakim kızıp kükrüyor; ''götürün bu tımarhaneliki bir muayene ettirin, nesi var, anlayalım'' diyor.

Hafta sonunu adliye karakolunun hücresinde geçiriyor. Burda kimse karışmıyor kendisine. Pazartesi günü devlet hastahanesine götürüyorlar. Psikiatr Mevlut İlik'in karşısına çıkarıyorlar. Getiren iki sivil polis doktorun odasına girmek istiyorsa da doktor almıyor içeri, söylene söylene kapıda bekliyorlar. Doktor ''mesele ne'' diyor; Hössük ''deli miyim, değil miyim diye getirdiler, taşıdığım kimlik sahteymiş, gerçek isim soruyorlar'' diye kısaca izah ediyor. Doktor anlıyor, ''peki bir rahatsızlığın falan var mı'' ''yok'' diyor Hössük. ''Herhangi bir bulguya rastlanmadığını yazacağım, uyar mı sana'' diyor. ''Uyar'' diyor Hössük. Doktor raporunu yazıp polisleri çağırıyor; polisler dosyaya koyarken gözatıyorlar. ''Ulan Hössük sen deli değilsin'' diyorlar. Hössük gülüyor ''delı değılım, akıllıyım''. Onlar da gülüyor. Mahkemenin yolunu tutuyorlar.

Hakim raporu eline alıyor, bir göz atıyor. Yukardan aşağıya kartal gibi bakıp Hösüğe ''normal'' olduğunu bildiriyor ve tekrar kimlik bilgilerini soruyor.

''Adın, soyadın?''

''Memet Hösık.''

Hakimin tepesi atıyor, polislere ''alın bunu başımdan, bir daha da getirmeyin, uğraştırmayın beni böyleleriyle'' diye fırça çekiyor. Polisler alıp yeniden emniyete götürüyorlar.

Emniyette akşama kadar beklettikten sonra, akşama doğru ''haydi git diyor'' serbest bırakıyorlar. Serbest bırakmadan önce aralarında para topluyorlar, Hösüğe ''harçlık'' veriyorlar. Harçlık ancak Garajlardan Düztepeye götürmeye yetecek bir dolmuş parası! Hössük nazlanmadan alıyor parayı, emniyetten çıkıyor ve yavaş yavaş şehre doğru yürüyor. Gün akşama devrilirken 18 günlük nezarethane ''misafirliği''nde saçı sakalı iyice uzamış ve birbirine karışmış, üstü başı daha da perişan, zayıf bedeni daha da zayıflamış halde Antep’in dar sokakları arasında izini kaybettiriyor.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006