Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Aşma bir anlama sanatıdır/Namık Duruk
Namık Duruk

NEWROZ



 

Anlaşılmadan aşılmaz, aşma değişimin yasasıdır oysa. Günümüzde karşı karşıya bulunduğumuz emek, özgürlük ve sosyalizm adına sayısı kesin olarak bilinmeyen partilerin tutumları doğru anlaşıldığında aşmayı bilim ve devrim liderlerine karşı saygısızlık olarak halkın ve gençliğin önüne konulduğu açık biçimde anlaşılır. Halkın anlama yetisinin gelişmesi önce kadroların anlama yeteneklerinin doğru gelişmesini gerektirir.

Kadrolar eksikleri yaşıyorsa halka da yanlışları yansıtır. Dün olduğu gibi bugün de yaşananlar budur. Evet, dün olduğu gibi bugün de diyorsam asırlık TKP’nin Kürt isyanlarında takındığı politik tavırlarına bakabilirsiniz. Nazım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı gibi aydınların dışında, parti merkezi başta olmak üzere tüm güçleriyle Kuvayi Milliye’nin yanında yerlerini almışlar. Bu anlayışın temeli, ordu ve bürokrasi içinde palazlanan komprador burjuvazi ve geleneksel Osmanlı egemen politikasına uygun TKP önder kadrolarının oluşumundan kaynaklandığı söz konusudur.

Mustafa Suphi, Ethem Nejat ve yoldaşlarının katledilip Karadeniz’e gömülmeleri öyle sıradan bir olay değildir. Üzerinde derin düşünmeyi gerektiren bir hadisedir. Düşmanı zamanında ve doğru tanıma açısından Türk devletinin kuruluş aşamasında yapılmış olan bu ilk katliamdan çıkarılacak çok dersler vardır. Ankara Hükümeti tarafından Bakü’den davet edilen Mustafa Suphi ve arkadaşları Ankara’ya güvenerek geldiler. Ancak Mustafa Suphi ve beraberindeki yoldaşlarının onurlu ve devrimci kişiliklerinden hiçbir endişe söz konusu olmamakla birlikte Ankara’ya güvenmekle düşmanı doğru tanımadıkları söylenebilir. Bu yoldaşların şahsında ezilen Türkiye halkları ve sosyalist enternasyonalizm katledilmek istenmiştir. Bu yoldaşların karşı karşıya kaldıkları yanılgı hatalarının dışında doğru anılarına bağlı kalmak biz devrimcilerin görevi olmalıdır.

Nazım Hikmet’in açtığı çığır

TKP’nin milliyetçi sınırlarındaki yaklaşımına hiç itiraz edilmediği söylenemez. Dr. Hikmet Kıvılcımlı pek çok konuda olduğu gibi Kürt sorununda da TKP’yi eleştirmiştir. Burada bir TKP üyesi ve yöneticisi olmasına karşın Nazım Hikmet’in TKP’nin genel yaklaşımından ayrılan tutumunu da özellikle anmak gerekir. Nazım Hikmet duyarlılığı, sevgisi ve hapishanelerde edindiği izlenimlerle Kürt sorununun formülasyonlarla geçiştirilemeyeceğini kavramış, gereğinin yapılması için mücadele etmiştir. Daha önce de pek çok defalar kamuoyuna yansımış olan Nazım’ın Kürt yurtseveri Kamuran Bedirxan’a yazdığı mektuplarda dile getirdiği görüşler dikkate alınmaya değerdir. Nazım’ın mektubunda Kürt sorununun tüm yakıcılığı tarihsel kültürel boyutlarıyla birlikte ortaya konulmaktadır. Verdikleri kavgayı can ve gönülden desteklemektedir. 2002 sonlarında yayımlanan TKP’nin 1962 Doğu Berlin Konferansı belgelerinde Nazım’ın bu konuda parti içinde bir mücadele verdiğine de tanık oluyoruz. Nazım Hikmet ve Hikmet Kıvılcımlı’nın Türk siyasi tarihinde sergiledikleri bu onurlu duruşu, bugün başta yasal TKP olmak üzere genel anlamıyla Türk sosyalist hareketinin yeterli ve doğru anlayamadıklarını söyleyebilirim.

Altmış sekiz kuşağından gelmiş ya da gelen bir kişi olarak kırk üç yıllık sürecin canlı şahidi olarak yaşadım. 12 Mart öncesi Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) olarak demokratik mücadelenin içindeydim. 12 Mart’tan sonrada Devrimci Demokratik Kültür Derneği (DDKD) olarak 1980 12 Eylül askeri darbe sürecine kadar devam ettim. Darbeler sonucunda kurumlarda kapanıp gitti. Ama kapatılan yalnız demokratik kurumlar oldu. Kurumların kadro ve kitlelerinin maruz kaldıkları acı sonuçları, yaşadıkları işkenceler, yerinden yurdundan kopup Türkiye’nin çeşitli şehirlerine adeta zorunlu göç etmek durumunda kalmaları, milyonlarca Kürt insanının çeşitli Avrupa ülkelerine kaçışları vb. sürecin Ermeni katliamından hiçbir farkını göremiyorum. Zira kendimde bizzat bu olumsuz ortamı yaşıyorum. Ve yaşadığım için de yazıyorum. 12 Mart, 12 Eylül askeri darbelerinin acı sonuçlarından Türkiye aydın ve sosyalistleri de yaptıkları doğrular ölçüsünde cezalandırılmaya maruz kalmışlardır. Zira halkların emek ve özgürlükleri adına oluşan ve düşünceyi eyleme dönüştüren örgütlerin kadro ve tabanı olan kitlelerin içinde onurlu ve kararlı insanlar, insan toplumunda dün olduğu gibi bugün de var yarın da olacaktır. Ancak eleştiri ve vurgulamaya çalıştığım temel konu solun çok parçalı oluşudur. Parçalı oluşumların bileşimi için doğru bir stratejik program ışığında özgürce tartışarak doğru sonuçların ortaya çıkarılması gerekiyor.

Yaşanılan dağınıklıktan kurtulabilmek için var olan örgütler birlik ve dayanışmanın önünün açılmasıyla oluşur. Ama gerekli tartışmalar da yapılmıyor. Felsefenin hiçbir şeyin tesadüf olduğunu kabul etmeyen mantığından hareket etmek gerekiyor. O halde söz konusu olan mevcut dağınıklık ve parçalanmışlığın gerçek nedenlerine inilmeli. Maddi temellerini diyalektik mantık ışığında doğru tespitlerin yapılmasının zorunluluğu vardır. Ve bu görevde sosyalist olduğunu, emekten ve tüm ezilen halkların özgürlüğünden taraf olarak kendini ifade eden kurumların üst kadrolarının tarihsel sorumluluğu gereği görevlerini doğru ve dürüstçe yerine getirmeleri gerekiyor. Aksi durumda tarihin sorumluluğundan kendilerini nasıl kurtaracaklarını yine kendileri düşünmeliler. Mevcut örgütlerin aydın kadrolarıyla birlikte tabanlarındaki kitlelerin içinde bulunan duyarlı kişilerin de üzerine önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir. Ama ne yazık ki bu boyutlarda da canlılık gözükmüyor.

Ölüm tarlaları

Bin yıl sözde Müslüman halkların kardeşçe yaşadığı malum coğrafyada Kürt halkının en insani olan ve haklı olarak talep ettikleri kimlik ve anadilde eğitim hakları baskı ve katliamlarla bastırıldı/bastırılıyor. İttihat Terakki benzeri derin devlet yapılanmaları olan Özel Harp Dairesi, Ergenekon, Jitem, Hizbulkontur, Gladio halkımıza karşı yürüttüğü savaşta resmi makamların açıklamasına göre 30.000 insanın öldürüldüğü, resmi olmayan kaynaklar ise 100.000’le 150.000 arası insanın hayatını yitirdiğini söylüyor. Türk Tabipler Birliği Hakkari’den Tunceli’ye kadar uzanan bir bölgede toplu mezarlar üzerine yaptıkları çalışmalara dair bir rapor hazırlamış. 1469 kişiye ait kemik ve 114 adet toplu mezar tespit etmiştir. Toplu mezarlardan yani yol kenarlarından ve çöplüklerden, kırsal alanlardan kimliği belirsiz binlerce ceset fışkırıyor, öylesine öldürülmüşler, sorgusuz sualsiz, dayanılmaz bir alçaklıkla… Kürt halkının vahameti böyle iken Türkiye’de var olan sözde Marksist Leninist sınıf partileri olayları apartmanların balkon ve pencerelerinden normalmiş gibi herhangi bir şenlik ve eğlenceymiş gibi seyrediyorlar.

Ama bilmiyorlar ki bu gidişat onları da pasifizme mahkum eder. Neden seyretmek durumunda kalıyorlar? Bu partiler susuz hamam gibidirler. İnsanlar hamama neden gider? Fiziği kaplayan kir, pas ve mikroplardan kurtulmak için. Ama hamam diye girdikleri yerde su yoksa olduğu gibi kalır. Su (bilgi, kültür, teori, anlama ve eylem) dönüştürür, yani eskiyi yıkar yeniyi yaratır. Ama susuz hamamda değişim olmaz. Zaten olmuyor da. Buraya kadar belirlemeye çalıştığım eleştirileri yaparken dünyamızın nesnel koşullarını da dikkate almam gerekiyor. Türkiye devrimci siyasetçileri öncelikle demokratik yapılanmayı esas almalıdırlar. Doğru bir demokratik yapılanma sonucu kendi aralarında demokratik birlik ve dayanışma sürecini yaratmanın daha ahlaklı ve yararlı olacağına inanıyorum.

Bugün içinde bulunulan dağınık duruşunuzla ezilen halkların, işçilerin, yoksullaşmış köylülerin ve artı on milyonu aşan işsizler ordusunun sorunlarına hiçbir çözüm getirilemez.

Ama bu yarın böyle olmayacaktır ve olmamalı da. Gelecek için yeni demokratik yapılanmanın gereklerini doğru anlamak gerekiyor ama mevcut politikalar 20. yüzyılın devamını gösteriyor. Oysa 20. yüzyılda yaşanılanların değişim sonuçları herkesçe bilinmektedir. Oysa bugün dünyamız 21. yüzyılı yaşıyor. 20. yüzyıldan alacağımız büyük dersler vardır. Alınacak doğru derslerle 21. yüzyılı inşa etmemiz gerekiyor. Eğer 20. yüzyılın doğrularını 21. yüzyılın nesnel doğrularıyla buluşturamazsak değişimin yasalarını görmezden gelir duruma düşeriz ve 20. yüzyılın tekrarına maruz kalınır.

İşte bugün yaşanılan budur. Türkiye solunun mevcut hali bana umutsuzluğu dayatsa da ben değişime inanan kişi olarak umutsuzluğa düşmem. Bugün Türkiye olarak bilinen coğrafyada 36 farklı halkın varlığı söz konusudur. Mevcut coğrafyayı yaşayan halklar ve bu halkların dürüst aydınları dün olduğu gibi bugün de vardır. Yarını kuracak emekçilerde vardır. Türk devrimci hareketini çıkmaza sokan önemli etken hegemonyadır. Var olan halkların kendine mahsus dil ve kültür farkları dikkate alınmadan salt sosyalizm adına bir araya gelme yeterli değildir. Halklar karşılıklı olarak birbirlerinin tüm meşru haklarına saygılı olmakla bir arada nasıl yaşanılırlığı öğrenmeleri lazım. Yeniden demokratik yapılanmadan kastım budur. Hiçbir halkın bir diğerine karşı üstünlüğü olmamalı, halklar arası eşitlik, birlik ve dayanışmayı getirir.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006