Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Tarihin trajedisi de komedisi de yenilgiye uğratılmalı/Hasan FIRAT
Hasan FIRAT

NEWROZ

Sorunun çözüm beklentisi ile çözümsüzlükte ipe un sermenin politik hezeyanı, gören gözlere, vicdanlara alenidir. Devlet/hükümet sorunu çözmek yerine, Kürt örgütlülüğünü nasıl çözeceğinin taktik hain planlarını yapıyor.

 

Tarihin tekerrürden ibaret olduğunu ilk söyleyen Alman filozof Hegel’dir. Hegel felsefesini ayaklar üzerine oturtan Karl Marks, sadece “tekerrür” kelimesinin paydasında ortaklaşarak, tekerrür eden tarihin ilkinde trajedi, ikinci tekerrürde ise komediye dönüşeceğinin altını çizer.

Global kapitalizm, buhranlar içinde debelenen sistemlerini, suni gündemlerle ayakta tutmaya çalışıyor. Ulusal ölçeklerde ise sorunlar kendi içsel ve içkin mecrasında devam ediyor. Denebilir ki en sorunlu, en dertli coğrafya içinde bulunduğumuz yereldir.

Bu bağlam ve manada Türk rejimine özel bir paragraf açmak gerekiyor. Türk rejiminin 20. yüzyıl itibarıyla dezavantajları kadar, tarihin yüzüne güldüğü avantajları da var. Osmanlı’dan son kalan “artık” tarumar olması beklenirken, yine günün uluslararası jeostratejik koşulları onu bulunmaz Hint kumaşı değerine çıkartıyor.

TC önceli Osmanlı, 1890 – 1900 - 1910 Ermeni, Süryani katliamlarının hesabını vermek, katliamların ağırlığı altında ezilmek varken, geçmiş katliamcı politikasına tuz biber ekerek, 1915’te Ermenilerin, her ulusun devlet olma haklı talebine, soykırımla karşılık verdi. Dünya kamuoyunun bilgisi ve gözü önünde bir ulusu soykırımdan geçirmenin yaptırımlarını bilmiyor olmaktan, yani cehaletin kör cesaretinden değil, tarihin kendisine gülecek avantajından güç aldı.

Osmanlı tahakkümü dahilinde son “bakiye” Kürdistan, birçok nedenden basiret bağlanmasına tutuldu. Kürdistan gerek Osmanlı gerekse yeni cumhuriyet rejimi tarafından kendisine verilen belgesiz, yazısız, şifahen sözlere inandı. İslam kelamı, uzun süreli el mecbur tarihi birlikteliğin oluşturduğu retorik önemli oranda bağlayıcı oldu. Beğte rumi toneye (doğrusunu size bırakıyorum) bilgisi tecrübeyle sabitti, ne ki uluslaşma, uluslaşmanın gereklerini yapamadı, yapmadı. Şairane söylersek kabahatin çoğu kendisinde/kendisine yazılmalı.

Dünün sancılı, zahmetli tarih süzgecinde 28 isyan bu yol yolağında yaşandı. Betonlaştırılan Kürt, Kürdistan sorunu, rejimin ilk açık gediğinde, halk hareketlerinin yükselişte olduğu 70’lerde tezahür ettiyse, tarihin tekerrüründe yaşanan trajedilere, defaten kendini tekrarlayan trajik komedilere borçlu saymak gerek. Lafzen söylendiği kadar hafif olmayan, ağır bedellerle karşılık bulan bir borç trajedisidir bu yükün ismi.

Olması beklenenle yaşananların büyük çelişkisi…

Türk rejimi her açıdan yeniden, kendini yenileyerek ama içindeki asıl tözü/özü asla terk etmeden, sorunların üstünü örtmenin, Kürt sorununu, farklı retorik ve angajmanlara boğmanın taktik dersleriyle iştigal ediyor.

12 Eylül 2010 referandumundan güçlenerek çıkan TC hükümeti AKP, YAŞ ve son MGK toplantılarıyla devletin yeni ittifak ve güç bileşkesini bir merkezde toplamayı başardı. Düne kadar “askeri vesayet” rejimi arkasına sığınarak, sorunların çözümü önünde engel olarak görülen nedenlerin hiçbiri artık yok. Kendini hayatın her alanında, hayatın tüm zamanlarında dayatan Kürt sorunu, yeni rejimin neresinde ve Kürt sorununun çözülmesi için önerilen reçete nedir?

Devlet katında Kürt sorunu, en son 2011 Haziran seçimlerine havale edildi. Sorunun muhatabı devleti temsilen AKP olsun, verili koşullarda sorunun yerinde ve hakkıyla sahibi BDP olsun, seçimlerden yeterli desteği fazlasıyla aldılar. Beklenti sorunun çözüleceği, hiç değilse savaş ortamının bertaraf olacağı yönündeki dilek ve taleplere tezat, savaş tırmandı. Şiddet giderek yükseldi. Uzatmadan, süslemeden Kürt sorununun geldiği, tıkandığı şartlar, bir kez daha bu minvalde tarif bulur.

Altı çizilmesi gereken iki yakın tarih dilimi var. 12 Eylül referandumunda, geniş kamuoyu, liberallerin tümü, hatırı sayılır sol kesim, referandum havucuyla yedeklendi. Yetmedi, 2011 Haziran sonuçlarıyla kamuoyunun desteği bir kez daha sınandı. Hakim sınıf ve Türk burjuvazisinin sistemi açısında, sorunun çözümüne engel teşkil edecek başkaca bir nedensellik kalmadı.

Ortada doğrultulması gereken bir gerçekçilik var. 30 Ağustos “Zafer” tuluatında da anlaşılacağı üzere, rejimin baş komutanı A. Gül iken, hükümetin başı R. T. Erdoğan, rejimin sahipliği mevkiyle, çözüm mercisinin en tepesini birlikte teşkil ediyorlar.

TSK’nın Kürdistan’ı havadan, karadan bombalaması bu süreçte yaşandı. İran/Pers rejiminin Güney Kürdistan’ı işgal girişimi, Türk genelkurmayın savaş naralarıyla bir denklik içinde sürdürüldü.

Sorunun çözüm beklentisi ile çözümsüzlükte ipe un sermenin politik hezeyanı, gören gözlere, vicdanlara alenidir. Devlet/hükümet sorunu çözmek yerine, Kürt örgütlülüğünü nasıl çözeceğinin taktik hain planlarını yapıyor.

Ortada insan kanını donduran, dezenformasyon silahıyla gezinen çok sayıda yanaşık, ilişik, yalaka var. Bunların bir kısmına denecek laf söylemek bile ağır bir ironi olsa gerek. Kirli savaşın kurbanlarından olup, hasbelkader yaşayan biri, “Taraf” tefrikasında, savaşı tırmandıranın, kendisinin de üyesi olduğu Kürt tarafı olduğunu zikrederek, Antalya tatil dönüşünün mahmurluğunda AKP’nin nasıl da vesayet rejimine karşı aslanlaştığını, nankör Kürtlerin de nasıl da bu değeri çiğnediğini anlatıyor. Acımtırak ve gerçekten kekremsi bir komedi…

“Taraf” gazeteciliği, atma Recep din kardeşiyiz sınırını da ihlal ederek, Türk silahlı kuvvetlerinin sivillere karşı “nazikane” tavrı için ( TSK’nın Güney Kürdistanlı 7 sivili hunharca katletmesi ) savaş örgütüne dönüştürülmüş emniyet teşkilatının 5. koldaki sivil yetkilisi, Emre Uslu, kirli bilgi yaymanın bütün inceliklerini, beyin fonksiyonlarını patlatma bedeline foş ediyor.

Hükümet yanaşması, profluğu muamma, Tansu çiller zevatına da akıl veren, Mümtazer Türköne, Kürt silahlı kuvvetlerinin çözüldüğü teranesiyle, nasıl çözüleceğine dair, fantastik, mastürbasyon boyalı kırmızı yalanlar üretiyor.

Yukarıdaki örnekleri özelikle verdim. Devlet/hükümet ikili şeytani bir oyun sahneye sürdü. Merkez medya mevkiine yükselttiği İslamcı, liberal medyanın bir kısmıyla Kürtlere karşı psikolojik savaşın, alavere, dalavereleriyle sorunun kendisi karartılarak, kirli savaşa ait bütün “yetenekler” piyasaya sürüldü.

PKK nezdinde Kürtlerin hangi emperyalist mihraklarla işbirliği içinde olduğu palavralarıyla, emperyalist, katliamcı ABD’nin verdiği istihbaratlarla T.C’nin, İran/Pers rejiminin, ittifaklı emperyal politik stratejisi, kitleler nezdinde gerçek dışı bir vazifeyle görevlendirilerek, Kürt halkına karşı amansız bir savaş dayatılıyor. ABD koordineli, sömürgeci Türk ve Pers rejimleri Kürdistan’ı el birliği içinde bombalıyor.

Ancak; T.C rejimi için takke düşmüştür. Son BDP kongresinin kararları bile, sürdürülen savaş ortamının hiçbir haklılık gerekçesini bırakmamıştır. AB müktesebatı çerçevesinde, artık geri bir talebe karşılık düşen, özerkliğin şu ya da bu biçimi, savaş, şiddet yoluyla değil, müzakere ve diyalogla çözülmeye muhtaçtır.

Tam da önceki genelkurmay başkanı “aslan yürekli rişart” namıyla masruf Işık Koşaner’in, süre giden kirli savaşta, halkların yoksul çocuklarının nasıl da heder edildiği itiraflarının orta yerde gezindiği, önceliğin bunun hesabının sorulmasını elzem hale getirdiği bu koşullarda savaş ısrarı, savaş hükümetine delalet eder.

İhtiyaç bir savaş hükümeti olamaz. Kürt ulusunun devlet olma dahil, haklarının tesisi üzerinde, barış hükümetine ihtiyaç dünden onlarca kat artmıştır. Verili hükümet savaş kabinesi işlevlerini terk ederek, barışın koşullarını muhataplarıyla çözmeyi gündemine aldığında, barış iradesinin halklar nezdinde gerekli karşılığı bulacağını görmekte zorlanmayacaktır.

Türk halkı, Türk kentlerinde, nükleer ve HES talanlarına karşı çıkan kent halklarının Sinop’ta, Erzurum-Tortum’da, bütün kentlerde devletin savaş gücünün kendilerine karşı savaşını sorgulaması gerekiyor. Sinop Gerze’de halka bombalarla saldıran polis gücüyle, Kürdistan’ı bombalayan güç, aynı şer güçlerinin ortaklığıdır. Unutulmamsı gereken, sorgulanması gereken mevzu bu olmalı.

Bu bağlamda tarihin bütün kötü kopya tekerrüründe trajedisi de komedisi de yenilmeye mahkumdur. Halkların çıkarına olan, emek güçlerini güçlü kılan bu destur olsa gerektir.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006