Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Yazar Yavuz Delal: Halk hem asıldır hem vekildir/Röportaj: Enver ALPŞAR
Enver ALPŞAR

NEWROZ

“Hiçbir halk başkasını ne zorla ne de isteyerek vekil kılamaz. Kılarsa patolojik bir durumun oluşması kaçınılmaz olacak ve yeni nesiller bu vekâleti geri almayı isteyecektir.”

 

Güncel bir soru ile başlayalım: Ortadoğu’da neler oluyor, yaşanan değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz? Küresel ve bölgesel aktörlerin dün Irak bugün Suriye üzerinden Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme yönelimi hakkında neler söylemek istersiniz?

Kur’an vahyinde Allah, zulmü asla sevmediğini söyler. Hz. Muhammed’de zulmün devam etmeyeceğini söyleyerek, zulmün marazi olduğuna dönük, bizim sünnetullah dediğimiz tabii yasaların kaçınılmazlığına işaret eder. Bu bakımdan en az yarım asırdır oligarşik veya monarşik sekter diktatöryal Ortadoğu rejimlerinin egemenlikleri, artık yasaya da uygun olarak halkların da katılımıyla paramparça edildi ve edilmeye devam ediliyor. Öncelikle Ortadoğu’da olan şey açık ve katı zulümle ilgili sünnetullah dediğimiz tabii yasanın işlemesidir. Olayın süreci ve süreç içerisindeki aktörlerin varlığı ve bunlara ilişkin analizler meselenin gelişmelerle ilgili boyutudur, Ortadoğu’da olan değişmenin bizatihi kendisiyle ilgili değildir. Yani zulmü yıkan halk devrimleriyle ve devrimlerin zulme karşı olma niteliğiyle, devrimleri ve devrimlerin zulme karşı olma niteliğini kontrol etmeyi arzulayan dünya kapitalizmini ayrı ayrı ele almanın daha doğru olacağını düşünmekteyim.

Suriye Baas rejimi yakın vadede çöker mi şayet çökerse, İran’da İslam rejimi, Lübnan’da Hizbullah ne gibi sorunlarla yüzleşebilir?

Suriye’de olan şey diğer yerlerde olduğu gibi tüm Suriye’de olmaktadır. Yani yalnız Suriye’nin bir bölgesinde bir şeyler olmamaktadır. Bu bakımdan denebilir ki artık ok yaydan çıkmıştır ve Baas rejimi, İran ve Türkiye’nin yıkılmasını istememesine rağmen pek uzak olmayan bir gelecekte muadillerinin akıbetiyle karşılaşacaktır. Suriye çöktüğünde ki bunu bir Müslüman olarak da ummaktayım, İran bölgede en önemli müttefikini yitirmiş ve varsaydığı düşman unsurlarını yanı başında görmüş olacağını düşünmektedir. Aynı şeyi Lübnan’da Hizbullah da düşünmekte. İlgili düşüncelerinde ne kadar haklı olduklarını çok sonraları Ortadoğu’nun ve Suriye’nin alacağı yeni biçimle daha açık olarak görmüş olacağız. Ama İran ve Hizbullah’ın Baas rejiminin yıkılmasına dair korkularında çok haklı olduğunu söyleyebiliriz. Bence İran ve Hizbullah’ın yaşadığı ve yaşayacağı en büyük sorun, var olan ideolojik İslamcı efsunun dağılması ve artık yeryüzünde yalnızca bir ulus devlet ve bir mezhep örgütü olarak kalakalmaları olacaktır.

Türk devlet ve hükümeti, Suriye sorununu neden ısrarla esas Kürt/Kürdistan meselesi üzerinden algılayıp bir “iç sorun” olarak görüyor?

Şöyle diyeyim: Kürtler uzun yıllardır çok zulümler gördü ve zulme karşı durmaktan vazgeçmediler. Bunun için büyük bedeller ödediler. Genel olarak Kürtlerin zulme karşı koymak için ellerinden geleni yaptıklarını söyleyebiliriz. Fakat buna karşın şu ya da bu sebeple de olsa tam bir kurtuluşu temin ve tesis edemediler. Belki bu kadar Kürdî mücadelenin yanına konjonktürün de artık uygun düşüyor olması ve Suriye’de de konjonktürün açıkça işlevsel olması, sürecin artık Kürtlerin elde etmek istediklerine hizmet edeceğini göstermektedir. Bu ise doğal olarak Türkiye’yi ve onu temsil eden Hükümeti kaygılandırmaktadır. Suriye’deki gelişmeleri, Türkiye’ye ve Türk hükümetine iç meselesi yapan şey, en temelde Kürt korkusudur. Kürt korkusu; -ki bu korku ancak zalimlere ait bir korkudur- yani Kürtlerin iradelerine sahip olma, Kürtlerin haklarına sahip olma korkusudur. İşte Türkiye’nin Kürtlere ilişkin bu korkusu, Türkiye’de olduğu gibi Suriye ile ilgili sorununun da ta kendisidir.

Genelde ümmetçilik ile milliyetçilik, özelde siyasal İslam ile ezilen milletler ilişkisi üzerine neler söylemek istersiniz? Bu çerçevede gerek İran İslam rejimini, gerekse Türkiye’de Milli Görüşün, Kürt halkı ve azınlıklara bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Genelde ümmetçilik ile milliyetçilik, özelde siyasal İslam ile ezilen milletler ilişkisi sıklıkla İslamî camia açısından sapla samanın birbirine karıştırıldığı bir ilişkidir. Uzun açıklama isteyen bir mesele olmakla birlikte şu kadarını söyleyebilirim: Kürtler eğer ezilen bir toplum olarak kabul ediliyorsa; Kürtlerin içerisinde bulunduğu durum ne ümmetçilikle ne de milliyetçilikle izah edilebilecek bir durum değildir. Öyleyse ümmetçilik-milliyetçilik tartışması, temel bakımdan, temelsiz bir tartışmadır aslında. Kur’an vahyinde İslam’ın ezilenlerle ilişkisi izaha muhtaç olmayacak biçimde açıktır. Kur’an vahyi hesapsız ve koşulsuz olarak ezilenlerden yana olduğunu deklare etmiştir. Buna göre işin doğası İslam’ın ezenlere karşı olduğunu da işaret eder. Öyleyse sorun ümmetçilik-milliyetçilik tartışmasını içkin kılacak bir sorun değildir; çünkü sorun temelde bir özgürlük sorunudur. Ümmetçilik-milliyetçilik tartışması en fazla özgürlüğe ilişkin birer yan söylem olabilir. Aslında ümmetçilik-milliyetçilik tartışması çoğunlukla özgürlük gerçeğini ıskalatmaya yaramaktadır. Bu çerçevede baktığımızda Kürtler açısından mesele ne İran İslam rejiminin ne de Milli Görüş’ün veya Türkiye İslamî camiasının perspektifiyle izah edilecek durumda değildir. Çünkü -üstelik ümmetçilik adına- özgürlüğü ayaklar altına alan bizzat bunların kendisidir. Nasıl oluyor da ümmetçilikle özgürlükçülük çatışabiliyor; bunu kimse izah etmeye yanaşmamaktadır. Eğer çatışıyorsa demek ki mesele yanlış yerden ele alınmaktadır. Yani Kürtlerin durumu ümmetçilikle ikincil biçimde alakalıyken özgürlükle birincil derecede alakalıdır. Dereceler karıştırıldığından doğal ve neredeyse zorunlu olarak çatışmada kaçınılmaz olmakta. Kısaca İran ve özellikle Türkiye İslamî çizgisi bunlarla doğru bir ilişki kuramadığından ilgili yaklaşım biçimleri hatalı olmaktadır.

Kürt/Kürdistan meselesine nasıl bakıyorsunuz? Her halk gibi Kürt halkının da kendi kaderini tayin etme hakkına ilişkin tutumunuz nedir?

Bu açıkça Kur’an vahyinin emridir. Hiçbir halk kendi vekâletini bir başka topluma bırakamaz. Halkın kendisi hem asıldır hem vekildir. Hiçbir halk başkasını ne zorla ne de isteyerek vekil kılamaz. Kılarsa patolojik bir durumun oluşması kaçınılmaz olacak ve yeni nesiller bu vekâleti geri almayı isteyecektir. Ama vekalet verilen toplumu azletsen de o toplum bunu kabul etmeyecek ve çatışma kaçınılmaz olacak. Böyle bir asıl-vekil tartışmasında veya çatışmasında vekâletini geri isteyen haklıdır ve kendi kaderini belitleme yetkisini talep etmeli ve onu almalıdır. Kur’an vahyinden bunu rahatlıkla belirlemek mümkündür. Kısaca Kürtler, kesinlikle egemenlik yetkilerini ve egemenliklerini kullanma haklarını elde etmelidir. Kürdistan, Kürdistan ahalisinin egemenliğinde bir mekân olmalıdır.

Genelde İslam dini ve komünizm özelde siyasal İslam ve komünist hareket birbirine ne kadar yakın ne kadar uzak? Buradan bakarak şoven rejim ve kapitalist sömürü düzeni karşısında bu iki akımın ortak paydaları neler olabilir?

Aslında birçok din veya felsefî yaklaşım arasında olduğu gibi İslam ile komünizm arasında da bir takım benzerlikler dolayısıyla yakınlık bulmak pek tabii ki mümkün. Fakat ayrılıkların daha anlamlı olduğu da bir gerçek. İnsan, evren, yaşam ve varoluşla ilgili sorulara çok farklı cevaplar verdiklerini düşündüğümüzde felsefî anlamda yakının dahi uzak olduğunu görebiliriz. Ancak, buna karşın, sosyopolitik yaklaşımlar bakımından mesela, şoven rejim ve kapitalist sömürü düzeni karşısında hiç tereddütsüz birlikte durabilecekleri zulüm ve sömürüye ilişkin güçlü ortak paydaları bulunmaktadır. Hiç kuşkusuz İslam’ın ideolojik yanı kapitalizmin ve şovenizmin, faşizmin ve zulmün düşmanıdır. Mesela 2. Surenin 193. ayetinde “zalimden başkasına düşmanlık yoktur” diyerek ilgili duruşunu vazıh biçimde ortaya koymuştur. Tıpkı, “Firavun halkına bir çağrıda bulunarak, Ey kavmim!” dedi, “Mısır'ın hâkimiyeti bana ait değil mi, bütün bu nehirler benim ayaklarımın altında akmıyor mu, görmüyor musunuz?” (43/51) diyerek kapitalist varlığın üstünlük hakkı ve dolayısıyla sömürü hakkı doğurduğunu düşünmesine karşı koyduğu gibi.

Siyasal İslam ve komünistlerin ortak düşmana karşı ortak payda üzerinde yürümeleri bakımından yaşanmış bir deney olarak İran deneyimini (Şah rejimi sürecinde ve sonrası yani İran İslam rejimi sürecini) nasıl değerlendiriyorsunuz?

İyi bir deneyim olmadığı belli, bir takım sözlerin arkasında durulmadığı da anlaşılıyor. Çünkü söz verip yerine getirmemek İran’ın rejimiyle değil neredeyse genetiğiyle alakalı bir durum: Kadı Muhammed’i, Ahmet Müftizade’yi, Simko’yu ve Kasımlo’yu düşündüğümüzde İran’ın vefasızlığının rejimiyle alakalı olmadığını açıkça görebiliriz. O, bu vefasızlıkları Şah rejimi altındayken de, İslam rejimi altındayken de hiç çekinmeden yapmıştır.

ABD emperyalizminin, geçmişte Asya kıtasında anti-komünist stratejisi gereği oluşturduğu “Yeşil Kuşak” stratejisi ve pratiği içerisindeki siyasal İslamı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ona siyasal İslam denebilir mi? Doğrusu emin değilim. Yeşil kuşağın daha çok milli-dindar bir kimlikle inşa edildiğini söylemek daha doğru geliyor bana. “Dindar” deyimi, kanaatimce kapitalist düzenin rahatlıkla kapitalizme asimile veya entegre edebildiği bir kimliği tanımlamaktadır aslında. O, sadece dindar, “yani sallabaşını al maaşını” felsefesinin esiri anlamını kazanmış gibi duruyor. Ve bana kalırsa aslında hiçbir şey ifade etmeyen bir kelimedir “dindar” kelimesi. Yani, nötrdür; kapitalizme de evrilebilir devrimciliğe de, vesaire… ABD emperyalizmin ikame ettiği kuşak da böyle dindar bir kuşaktı ve fakat geldi geçti diyemeyiz çünkü etkin olan hala o tarz bir kuşaktır. İşte T.C’nin hükümeti böyle “dindar” bir hükümettir ve yaptıkları dinden daha çok kapitalizme ve zulme hizmet etmektir.

Kapitalist düzen önce mülkiyeti kutsadı ama çok geçmeden işçi, emekçi kitleleri mülkiyetten kopartarak onları mülksüzleştirdi? Tıpkı önce çalışmayı kutsayıp sonra işçileri çalışmadan kopartarak kitlesel olarak onları işsizleştirmesi gibi! İslam ve esas olarak siyasal İslam; doğanın özel mülk edinilmesine nasıl bakar? Toprağın, suyun ve genelde kamu mülkiyetinin özelleştirilmesine nasıl bakıyor?

Ortada bir sorun varsa o sorunun mağduru tarafında kesin ve net bir duruş ortaya koyduğunu bildiğimiz İslam, bu konulara dair özel doktrinler kurmuyor. Ortada susuzluktan kırılan insanlar mı var? Artık kimse “su kuyusu” benimdir diyemez; herkesin suyudur artık o su. Eğer mülkiyete karşıysak, özelleştirmeye de karşıyız demektir. Ama değilsek, özelleştirmenin de kamu adına yapıldığını düşünürüz. Ama özelleştirmelerin kapitalist sömürüde gerçekleştiğini unutmazsak, kamu yararının bir hikaye olduğunu da anlarız.

Siyasal İslam saflarında bugün kapitalizmi sorgulayan çıkışlar yapılıyor. Bu çıkışlar, kapitalist sömürü düzeninin kendisine mi yoksa sadece piyasa kapitalizminin vahşi sonuçlarına mı karşı?

Beni maruz görün, ama Türkiye’de kapitalist sömürüyle ciddi bir hesaplaşmanın var olduğunu düşünmek çok zor. Siyasal İslam saflarında bugün kapitalizmi sorgulayan çıkışlar yapanların, çıkışlarını sürdürmek için bir sonraki Ramazan ayını beklemeyeceklerini umut edebilirim en fazla. Saygın bir çıkış ve belki de desteklenmesi gerekir, bununla birlikte ilgili çıkışın öz ve biçim alması zaman istemekte ve kapitalizme temelde veya sonuçlarda karşı olup da ülke halklarının diğer temel sorunlarıyla ilişkisiz yürümek düşünülmemelidir.

Sayın Delal, biliyorsunuz kapitalizmin en büyük iki krizinden biri 1872 diğeri 1929 kriziydi. Şimdi üçüncü büyük krizin geldiği-geleceği tartışılıyor. Her büyük kriz büyük sosyal, siyasal ve ekonomik sonuçlar doğurur. Siz bu kez ne gibi sonuçlar bekliyorsunuz? Kapitalizme alternatif toplumsal sistem/sistemler olarak neyi öngörüyorsunuz?

Özellikle Ortadoğu’da ve münhasıran İslam dünyasında ekonomik nedenlerden dolayı sosyal veya siyasal, halklaşmış bir kitlesel patlamanın geleneğinden bahsetmemiz neredeyse imkânsız bir şey. Bu bakımdan muhtemel bir ekonomik kriz yüzünden Türkiye’de herhangi bir sosyopolitik atraksiyonun çıkabileceğini, çıksa da halklaşabileceğini düşünmüyorum. Mesela yakınlarda İngiltere’de olan eylemlerin ve yağmalamaların bir benzerini İslam dünyasında bulmak neredeyse imkansız bir şeydir.

Genelde İslam ve kadın, özel de kadın ve özgürlüğüne ilişkin neler söylemek istersiniz?

İslam âlimleri arasında kadının özgürlüğüyle ilgili çok şey söyleyenler olmuş ve halen de olmakta. Bu konuda ciddi bir literatür dahi bulmak mümkün. Fakat buna mukabil en azından İslam dünyasının geri kalmış bölgelerinde kadının hala din veya başka bir şey adına köleleştirildiği de bir gerçek. Her felsefe kendi perspektifinden bir özgür kadın portresi çiziyor. İslam’ında böyle bir hakkı var tabi, İslam’ın da kendi bakış açısıyla çizilmiş ve fakat yalnız özgür bir kadın değil, aynı zamanda özgür bir erkek portresi de bulunmaktadır. Fakat bunlar yeknesak bir teklik içerisinde çizgiler değildir.

Çok teşekkür ederim. Son olarak Newroz Gazetesi okuyucusuna mesajınız!

Ben teşekkür ederim. Kürdistan’a özgü komünist bir gazetenin ve komünist bir siyasi hareketin bulunmasının Kürt halkının özgürlüğüne ve özgünlüğüne katkı sağlayacağına inanmaktayım. Gazeteye ve siyasi çalışmaların tümüne başarılar dilerim.

YAVUZ DELAL KİMDİR?

1969’da Erzurum/Horasan’da doğdum. 1989’da Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni okumak üzere geldiğim İstanbul’dan artık ayrılmadım. 1991’de Kürdistan İslamcı camiasının müstakil olmasını ileri sürerek bulunduğum ortamdan ayrıldım. 2007’de “Siyer-i Nebi ve Kürtler”, 2008’de “Hz. Musa ve Ezilen Halkın Ulusal Mücadelesi” ve 2010’da “İnanan Bir Toplum İçin Hz. Musa Örneği” adlı üç kitap yayımladım. Kürt sorunuyla ilgili kitap ve makale türünden çalışmalarımı sürdürüyorum. beroj.com, rewsen.com, ufkumuz.com gibi internet sayfalarında yazılarım yayınlanıyor. Evliyim ve iki çocuğum var.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006