Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

“Sıfır sorun” hayal oldu!/S. Çiftyürek
S. Çiftyürek

NEWROZ

Bölgenin“yumuşak gücü” olarak komşularla “sıfır sorun” siyaseti ile komşuları ekonomik, siyasi ve askeri olarak baskılayan siyaset yani sorunlarla yüklü bir dış siyaset bir arada yürütülemez.

 

Ortadoğu’da siyaset gerçekten tam Ortadoğu gibi! Tam bir karmaşa, tam anlamıyla kimin eli kimin cebinde belli değil. Dost ve düşmanlıklar jet hızıyla saf değiştiriyor.

Türkiye’nin, ekonomideki göreceli büyüme ile paralel “bitinin kanlanması”, “Yeni Osmanlıcılık” hevesleriyle kesişince, öncelikle bölgesinde rol üstlenen, sorun çözerek ağabeylik yapan, yapabildiğini somut olaylar üzerinden göstermek için de bölgedeki olaylara el atan bir dış siyaset izledi. Lübnan’daki iç sorunlara taraf olan; nükleer silah sorununda İran ile Batı arasında arabuluculuk rolüne soyunan; İsrail ile Suriye’yi barış masasına oturtmak için açık ve gizli diplomasi yürüten Türk devleti, şimdi tüm komşularıyla çatışmalı bir sürece girdi!

Türk devleti, AKP hükümeti üzerinden daha birkaç ay öncesine kadar tüm komşularıyla “sıfır sorun” hedefiyle ilişki kuran, vizeleri kaldırarak ulusal sınırları gevşeten ve tüm bu adımlarla da Ortadoğu ile Batı arasında entegrasyon köprüsü olmaya soyunan aynı devlet, şimdi İran ile ilişkileri limoni, Kıbrıs Rum yönetimi, Suriye ve İsrail ile de kılıçları kuşanmış duruma geldi. Böyle bir gelişme herhalde bu coğrafyaya özgüdür.

Ortadoğu’da siyasetin kayganlığı üzerine çok konuşulur. Bunu son aylardaki gelişmeler bir kez daha net gösterdi. Öyle ki, dost olan, bir dizi askeri, teknolojik, ekonomik anlaşmaları bulunan hatta ortak askeri tatbikatlar yapan iki devlet kısa sürede düşman duruma herhalde bu coğrafyada gelebilir. Demek ki gerçekten de Ortadoğu’da tamda “sorunlar çözüldü, barış sağlandı” denildiği bir evrede atılan bir taşla ortalık hızla karışabilir, süreç tersine çevrilebilir.

“Arap Baharı” vesilesiyle küresel ve bölgesel aktörlerin bir özelliği daha Ortadoğu üzerinden yine çıplak olarak sergilendi: Aynı devletin aynı yönetici kadrosu, aynı zaman diliminde bir yerde “demokrat”, bir başka yerde faşist, gerici davranabiliyor. Bu farklı hatta karşıt davranışı belirleyen, devletin “milli çıkarları” perdesi altında egemen sınıf ve bürokratik elidin çıkarları oluyor!

Halkların biriken öfkesi küresel ve bölgesel aktörlerin çıkarlarıyla örtüştüğü gibi çatıştığı yerlerde oldu. Mısır ve Tunus’ta hesaplar örtüştü denilebilir, dolaysıyla emperyalist devletler, bölgesel aktörler “demokrat” postuna bürünerek muhalefeti desteklediler. Aynı ABD ve S. Arabistan, aynı taleplerle ayaklanan Bahreyn ve Yemen halkının ezilmesi için iktidarları desteklediler! Libya ve Suriye’de ise durum ne Mısır ne de Bahreyn meselesine benzemiyor. Bu iki yerde muhalefetin kendiliğinden ayaklanması değil ABD ve Batı tarafından desteklenip yaratılması söz konusu! Tam anlamıyla bir ikiyüzlülük!

BM Raporu üzerinden gerilimin tırmanması

BM raporunun açıklanması ile paralel Türkiye İsrail ilişkileri hızla gerildi ve kesilmesi noktasına doğru ilerledi. Rapor açıklanınca gerilim tavan yaptı ancak bu gerilim bir günde oluşmadı, bir süredir belirli olgular üzerinden gelişiyordu. BM raporu, İsrail lehine olduğu gibi Türkiye lehine kimi verileri de içeriyor, fakat özünde Rapor İsrail’in elini güçlendiren bir içeriğe sahip. Çünkü Türkiye’nin Mavi Marmara saldırısı nedeniyle İsrail’den “olmazsa olmaz” şeklinde talep ettiği; “özür dilemesi”, “tazminat ödemesi” ve “Gazze üzerindeki ablukanın kaldırılması” istekleri karşılık bulmadı. Kaldı ki Türkiye, Gazze’ye ablukanın kaldırılmasının yanı sıra, uluslararası sularda Mavi Marmara’ya çıkan İsrail askerlerinin davranışının yasadışı olduğunun tescilini de istiyordu ki Rapor bu konularda tersini belirtiyor. BM Raporu, İsrail’in Gazze ablukasının “yasal” olduğu ve yardım götüren gemileri uluslararası sularda durdurmaya hakkı olduğunu söylüyor. Sadece İsrail askerlerinin ölümlere neden olan “orantısız güç” kullandığını ve bunun yanlış olduğunu belirtiyor!

İsrail’in gerek Filistin halkına gerekse bölge halklarına karşı suç dosyası kabarık ve halklara dönük özründen çok İsrail yaptırımları hak ediyor. Fakat İsrail Siyonizm’inin şoven Türk rejimine ve hükümetine karşı özür borcu yoktur. Türk rejiminin de en az Siyonizm kadar halklara karşı suç dosyası kabarıktır. Ermeni, Rum, Süryani ve nihayet Kürt halkına karşı yaptıkları hafızalarda canlıdır. Sadece bir örnek: Ermeni halkı ana yurtları olan Anadolu ve Kuzey Kürdistan’da bugün sadece “40 bin” kalmışlarsa, buna karşılık Suriye’de 800 bin, İran’da 560 bin ve Lübnan’da 140 bin vb Ermeni yaşam alanı bulmuşsa, Türk devletinin kimseden özür talep etme hakkı yoktur. İsrail’in saldırıda yaşamını yitirenlerin ailelerine karşı elbette özür dileme ve tazminat ödeme sorumluluğu vardır.

Türk hükümeti, raporun açıklanması üzerinden saatler geçmeden, İsrail’e nota şeklinde beş maddelik bir karşı tedbirler paketini açıkladı. Diplomatik ilişkileri nerdeyse sıfırlayan ikinci kâtip düzeyine çekilmesi, askeri anlaşmaların iptal edilmesi, Doğu Akdeniz’de “seyrüsefer serbestîsi için gerekli tedbirleri alacağım”, Gazze’ye uygulanan “ablukayı tanımayacağım ve bunu uluslararası Adalet Divanı’na taşıyacağım” gibi tutumlar gerilimi tırmandırdı.

Cumhurbaşkanı Gül’ün, “rapor bizim için yok hükmündedir. İsrail’in tutumuna göre ilerde başka tedbirlerde söz konusu olacak ” demesi! Ve Davutoğlu’nun İsrail karşıtı tedbirleri açıklamasının hemen ardından Bakan Egemen Bağış’ın, Yunanistan’ın Kıbrıs batısında doğalgaz ve petrol sondaj girişimlerine karşı, “donanmamız bugünler için var” demesi, savaş çığırtkanlığına tuz biber oldu.

Suriye meselesi nedeniyle ABD 6. Filosu’nun zaten Doğu Akdeniz’de hareket halinde olduğu, İran savaş gemilerinin de Suriye Esad rejimine destek amacıyla Akdeniz yolunda olduğu bir süreçte; Türk savaş gemilerinin Gazze’ye insani yardım taşıyacak olan gemilere seyrüsefer sağlaması yani eşlik etmesi nelere yol açar? Bu İsrail ile Türk devleti arasında savaşa dönüşür mü? Zor bir ihtimal! ABD, Obama yönetimi ile birlikte, İsrail’in dış, özelliklede bölge politikasını giderek kendisi için bir yük olarak görmeye başladığı; İsrail şımarıklığının Türkiye üzerinden bir ölçüye kadar törpülenmesinin “yararlı” olacağını düşünebilirler. Ama ABD ve diğer Batılı ülkeler İsrail-Türkiye savaşına müsaade etmezler ve son tahlilde İsrail’i sahiplenirler! ABD ve İngilizler için bir tarafta stratejik müttefikten de öte bir parçalarını oluşturan İsrail var diğer yanda NATO’da müttefikleri olan, Suriye operasyonunda kendisine en önde rol biçilen ve bu role gönüllü talip olan bir Türkiye var. Bu tabloda bir İsrail-Türkiye savaşı beklenemez!

Komşularla “Sıfır Sorun” siyaseti, emperyal siyaset ile bir arada sürdürülemez!

Türk devleti son yıllarda AKP hükümeti eliyle ikili bir dış politika izliyor. Hem “komşularla sıfır sorun” hem de bölgeye dönük emperyalist amaçları içeren siyaset aynı süreçte geliştirilmek isteniyor ki bu mümkün değildir. Ya bölgenin“yumuşak gücü” olarak komşularla “sıfır sorun” siyaseti ya da komşuları ekonomik, siyasi ve askeri olarak baskılayan dolaysıyla sorunlarla yüklü bir dış siyaset. İkisi bir arada yürütülemez. Yürütmek isteyen AKP hükümeti emperyal hedeflerden vazgeçmediğinden komşularla “sıfır sorun” siyaseti hızla sönümlenmeye başladı. Örneğin; dün Suriye ile işbirliğini, ortak bakanlar kurulu toplantısına kadar vardıran aynı Türkiye, bugün Suriye’ye NATO operasyonu çerçevesinde işgale hazırlık yapan; Yunanistan ile benzer adımlar atıldı atılıyor derken, şimdi Yunanistan’ın Kıbrıs batısında petrol arama girişimine karşı AKP bakanı “donanmamız bugünler için var” diyerek savaş mesajını veren; İran ile yakınlaşıyor diye Türkiye “eksen kayması yaşıyor” tartışmalarının sürdüğü bir süreçte, İran ile ilişkileri NATO füze kalkanı üzerinden gerilen; nihayet dün müttefiki olan İsrail ile karşılıklı gerilimi tırmandıran yani adeta bölgesinde bela arayan bir Türk devleti var! Kısacası “komşularla sıfır sorun”dan dört tarafı ile sorunlu hale geldi!

Kimse Türkiye’yi buna zorlamadı tersine bu yönelim Türk rejimi, sermayesi ve hükümetinin tercihidir. Böyle devam ederse (ki etme eğilimindeler) ya Türk devleti dimyata pirince koşarken evdeki bulgurdan da olacak ya da Akdeniz’in ısınan sularıyla birlikte AKP’nin suyu da ısınacak!

Ortadoğu’da, Akdeniz’de artık en az İsrail Siyonizm’i kadar bela arayan bir Türk devleti var. Bela aradıklarını dışişleri bakını Davutoğlu şu sözleriyle itiraf etmiştir; “Mavi Marmara bizim 11 Eylül’ümüzdür.” Yani nasıl ki Bush yönetimi 11 Eylül saldırısını ABD’nin Afganistan ve Irak başta olmak üzeri küresel saldırıların gerekçesi yaptıysa, Türk devleti de İsrail’in Mavi Marmara saldırısını kendisi için bölgeye dönük emperyal politikalarının bir rampası haline getirmek istiyor, en azından çabası bu yöndedir. Türkiye emperyal hedeflerini bölge hegemonyası ile sınırlı tutmadığını Davutoğlu; “Rusya, Almanya, Fransa’nın dengi olması gerektiğini” söyleyerek küresel rolünü tarif ediyordu. Eee “hamama giren terler” demişler Türkiye’de böyle hedefler belirliyorsa o zaman terlemeye ve pirince ulaşmak kadar evdeki bulgurdan da olabileceğine hazır olmalıdır!

Türk devleti, tamda küresel çapta kapitalizmin üçüncü büyük krizinin tartışıldığı bir süreçte, “bakın etrafımız düşmanla çevrili, güvenliği esas almak zorundayız” diyebilir. Kriz yılları, burjuvaziyi aptallaştırdığı kadar saldırganlaştırır da!

Sonuç olarak;

Türkiye ile arası bozulmuş bir İsrail’in, Mısır’daki iktidar değişiminin de etkisiyle bölgede yalnızlığının artacağı doğrudur. Zaten en başta bu nedenle İsrail, Suriye’deki iktidar değişimine temkinlidir, çünkü Türkiye’nin ikinci bir Irak istememesi gibi İsrail’de ikinci bir Mısır istemiyor.

Türkiye’nin bu süreçte İsrail’e karşı kullanabileceği kartlar olduğu gibi İsrail’inde Türkiye ‘ye karşı kullanabileceği bölgesel ve hatta Yahudi lobisi üzerinden küresel kartları vardır.

Türkiye ile ilişkileri bozulmuş bir İsrail, Ortadoğu’da Fars, Türk ve Araplara karşı Kürt kartını açar mı? Özellikle Türkiye’nin ilan ettiği İsrail karşıtı adımlara karşı genelde Kürtler, özelde de PKK kartını açar mı? Dün CİA ile birlikte Öcalan’ı Kenya havaalanında uçakta Türk yetkililere paket teslimi yapan MOSSAD, bugün PKK kartını kullanır mı? Yakın vadede böyle bir ihtimal gözükmüyor ama basında bu yönlü uyarılar yer alıyor. “Türkiye’nin Amerika ile ilişkilerini bozmak, Amerikan kongresinde 1915 dâhil Türkiye’yi ilgilendiren meseleleri kurcalamak ve PKK konusunu azdırmak gibi manevra alanları vardır İsrail’in ve Türkiye’nin canını incitebilir. (Hasan Cemal Milliyet 3-9-2011)

İsrail bölgesel denklemde Kürtlere açıktan oynar mı? Zor! Oynarsa Kürtler bu yükü taşırlar mı, taşıyabilirler mi? Oda zor bir yanıt! Taşımalılar mı? Hayır!

canbegyekbun@hotmail.com


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006