Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

ÖKKEŞ İLE HÖSSÜK-2/Samet Erdoğdu
Samet ERDOĞDU

NEWROZ



 

Biri esmer, iri yarı, öteki hafif kumral ve daha ufak iki adam ellerinde 14'lü tabancalarla iki metre geriden hızla yaklaşıyorlar. Aynı anda beyaz bir araba hızla gelip aniden duruyor yanlarında ve içinden çıkan silahlı adamlar sarıyor çevrelerini. Hemen başka bir araba öne geçip duruyor. Böylece kıskıvrak yakalanıveriyorlar. İri yarı olan Ökkeş'i bir koluna kelepçeliyor; öbürü de Hössük’ü; arabalara götürüyorlar. Hössük bir an ''dilimi biraz kabalaştırmam lazım; en iyisi köylü gibi konuşmak'' diye geçiriyor içinden. Çünkü taşıdığı kimlik bir köylü gence ait.

Ökkeş'i öndeki siyah arabaya; Hössük’ü beyaz arabaya bindirmeye çalışıyorlar.

Beyaz arabaya zorla sokulmaya Hössük itiraz ediyor: ''N'oluyo yav, nereye götürüyonuz, işım gücım var benım'' ''Sarı Ahmadı görecağım'' diyor. Kendisini götüren polis ''sakin ol, emniyete kadar gideceğiz, bir şeyin yoksa bırakacağız'' diyor ve kimliğini soruyor. ''Demek beni tanımıyorlar'' diye düşünüyor tutuklu, ''belki kim olduğumu tespit edemez; serbest bırakırlar''. Bu umutla üzerinde taşıdığı kimlikteki ismi söylüyor:

''Memet Hösık''.

''Nerelisin Mehmet Hössük?''

''Pazarcıx.''

''Neresinden?''

''Yuxarı Mülk Köyı.''

''Allah Allah! Ben de o köylüyüm; ama köyden çoktan ayrıldım. Sen kimin oğlusun?''

''Vaqqas'ın oğlıyım'', ''babam Vaqqas, anam Èyşa!''

''Ökkeş'in yanında ne işin var? Nerden tanıyorsun onu?''

''Pazarcıx'tan tanırım. Köylü Qahvesi'nda tanıştıx.''

''Bugün nasıl buluştunuz?''

''Rasgeldı. Açtım, söyledım, bana yemex ısmarladı.''

''Şimdi nereye gidiyordunuz?''

''Ben ilardaki pasaca gidıp; çayocaxında Sarı Ahmat'la görüşecaxtım; o da Pazarcığa gidecaxtı.''

''Sarı Ahmet kim; ne iş yapar?''

''Avrıpa'ya adam gönderir?''

''Haa şebekeci yani!''

''!''

''Ne yapacaktın onu?''

''Param vardı kendısında; onı alacaxtım.''

''Sen ne iş yapıyorsun Memet Hössük?''

''Seyyar satıcıyım.''

''Nerde oturuyorsun? Adresin nedir?''

''Karşıyaxa Mahallası, Tekel Caddası, Nımara 17.''

Emniyete varıyorlar. Mehmet Hössük, kimliğinin sağlamlığına güveniyor; serbest bırakılacağını umuyor. Ahh, bir de şu beklenmedik köylü polis olmasaydı, her şey ne kadar kolay olacaktı. Çünkü yüzeysel bir araştırmada bir sorun çıkmazdı ama soruşturma derinleşirse...

Emniyette hemen gözlerini bağlıyorlar. Kimliğini elinden alıyorlar ve soyunmasını söylüyorlar. Sıra külotu çıkarmaya geldiğinde Hössük oralı olmuyor; onu da çıkarmasını istiyorlar ama gene aldırmıyor. Zorla çıkarmaya çalışıyorlar.

''Çıkar ulan donunu!''

Karşı koyuyor.

''Niyeeaa?!'', diyor, direniyor:

''Çıxarmam!!''

Polisler buna alışık değil. Daima emirlerine uyulmasına alışmışlar. Tuhaflarına gidiyor. Çekiştirip çıkarmaya çalışıyor biri; o esnada gözbağını sıyırıp atıyor Hössük. Biraz telaşlanıyorlar, apar topar yeniden bağlıyorlar; sonra dondan vazgeçiyorlar.

Çıkardığı giysileri didik didik arıyorlar ama hiçbir şey bulamıyorlar. Ne bir kağıt, ne bir not, ne bir adres, ne telefon numarası. Üzerinden çok az bir bozuk para çıkıyor. Ancak bir dolmuş ücreti kadar.

Sonra gür, hakim sesli birinin huzuruna götürüyorlar. Adam Hössük’e ''kim olduğunu'' soruyor. Yanına yaklaştırıp gözleri bağlı tutuklunun sağını solunu kontrol ediyor. Dizlerini, baldırlarını sıkıp, dağda yerde yatmaktan dolayı bir sertleşme olup olmadığını tespit etmeye çalışıyor. Sonra boynuna bakıyor ve derken ensedeki garip traşı farkediyor. Bunun üzerine hüküm veriyor: ''Oğlum, sen dağdan gelmişsin. Amacın belki eylem yapmak; belki kimseye farkettirmeden köşene çekilmekti. Her neyi amaçlarsan amaçla; şimdi artık Türk devletinin şefkatli ellerindesin. Bize gerçeği söyle, yardımcı ol; biz de sana yardım edelim''diyor.

Sonra tekrar ismini, adresini, ne iş yaptığını soruyor; Hössük bunlara yoldaki diyalogda olduğu gibi cevap veriyor. Bunun üzerine adam polislere Hössük’le birlikte o adrese gitmelerini emrediyor.

***

Antep emniyetinin Ökkeş'i tam tarassuta ne zaman, nasıl aldığı bilinmiyor. Ama bir gün şurda, bir gün burda konaklayan Ökkeş'i an be an takip edemedikleri açık. ''Nasıl olsa aranmıyorum'' rehaveti içindeki Ökkeş ise son ana kadar hiçbir şey farketmiyor.

Antep, aslında o tarihlerde yeraltında yasadışı yöntemlerle ve yasal kılıfa bürünmüş biçimiyle karşı devrimci polis ve istihbarat faaliyetlerinin merkezi haline gelmişti. Özel timlerin eğitilip yetiştirildiği bir okul ve barındırıldığı korunaklı lojmanlar Antep’teydi. MİT, JİTEM bu vilayeti bir üslenme, organizasyon ve yönetim merkezi haline getirmişti. Antep Emniyet Müdürlüğü bünyesinde ise eski adı siyasi şube yahut birinci şube olan ve daha sonra Terörle Mücadele Şubesi adıyla daha anlı şanlı bir unvana kavuşan birim bu konularla özel ilgileniyordu. Hepsi de birbiriyle koordinasyon halinde, belki de iç içe olan bu teşkilatlar oldukça geniş bir alanda yerel bağlantılar kurmuş, yaygın bir istihbarat ağı oluşturmuştu.

Kilit isim Terörle Mücadele Şubesi Müdürü’ydü. Görünürdeki vazifesi Terörle Mücadele Şubesi Müdürlüğü olan bu zat; Terör Cumhuriyeti Devletinin en sadık kapıkullarından, en gözde derin devlet elemanlarından biriydi.

Adını ve marifetlerini Ökkeş'in daha sonraları daha ayrıntılı olarak öğreneceği bu adamın namı polislik mesleğinin daha ilk basamaklarından itibaren sayısız karanlık olayda anılmış; ama her seferinde gizli bir el tarafından hem korunmuş; hem de kıdemi, mevkisi, yetkileri sürekli yükseltilmişti.

Bu, Ökkeş ve Mehmet Hössük'ü bizzat sorgulayacak olan adamın sorgu esnasında bir arkadaşıyla yaptığı konuşmayı duyan Hössük’ün öğrendiği kadarıyla en sevmediği iki meslek erbabı vardı: ''Gazeteciler ve avukatlar. Gazeteciler, her şeye burunlarını sokuyor, her şeyin dibini kurcalıyorlardı. Avukatlar da hem yakalanan teröristleri serbest bıraktırıyor; hem de terörle mücadele mensuplarını, polisleri ikide bir töhmet altında bırakıyor; mahkemelerle karşı karşıya getiriyorlardı.''

Ökkeş hakkında siyasi şube müdürüne bir süreden beridir bilgi akıyordu. 90 Newroz kutlamaları sırasında patlak veren başkaldırıdan sonra aslında KKP'nin yerel bir birimi tarafından illegal bastırılan; ama hangi örgüte ait olduğunu belli edecek işaretler bulunmayan SERHILDAN başlıklı bir broşür ellerine geçmişti. Broşürü yakalatan Hakkarili Azad isimli bir gençti. Antep, savaşın kızgın olduğu Hakkari, Siirt, Şırnak taraflarından kaçan ailelerle dolmuştu. Azad'ın evli olan ağabeyi Sıddık da hem eşi ve çocuklarını; hem kardeşlerini almış Antep’e gelmişti. Erkekler inşaatlarda çalışıyor; apar topar geldikleri bu ilde tutunmaya çabalıyorlardı. Bulundukları mahallede var olan tanıdıkları vasıtasıyla bu aileyle ilişki kuran Ökkeş onlara bu broşürü vermişti. Azad, kendisi gibi iç Kürdistan'dan gelen göçmen gençlerle hiçbir örgütle bağlantılı olmadan kendi başlarına yaptıkları bir yazılamada yakalanınca; bu broşür de ele geçmiş; sorguda Azad, broşürü Ökkeş’in kendisine verdiğini söylemişti. Azad, PKK ile hiçbir organik bağı olmamasına rağmen kendisini PKK'li saymaktadır; Ökkeş'i de PKK'li zannetmekte; legalitede olduğu için kendisini deşifre etmek istemediğini; bu yüzden PKK elemanı olduğunu gizlediğini düşünmektedir.

Bu bilgi emniyetin sicilinde yer alan bilgilerle uyuşmayan bir bilgidir. Maraş emniyetine sorulduğunda da Ökkeş'in PKK'li değil, TKEP'li olduğu bilgisi gelmiştir. Yine de araştırmaya başlanır. Ökkeş'in kendi köyünden, emniyetle çalışan muhbirlere başvurulur. Bu muhbirler Ökkeş'ten hazzetmeyen, ona diş bileyen kimselerdir; fırsatı kaçırmazlar; Ökkeş'in bölgede PKK adına faaliyet yürüttüğünü; legal kimliğini kullanarak rahatça her tarafa girip çıktığını bildirirler. Ondan sonra Ökkeş'in gidip geldiği yerler hakkında bilgi verirler.

Nihayet, yeterli bilgi derlendikten sonra polis pusuya yatar. Antep merkezde Ökkeş'in uğraması, üzerinden geçmesi muhtemel yerlerin, yolların yakınlarına gözetleyiciler yerleştirilir. Ama Ökkeş bir süre ortalıklarda görünmez. Aslında tam da o sıralarda KKP ve TKEP kongreleri dolayısıyla Ökkeş İstanbul'a gitmiş; her iki kongreye ayrı ayrı katılmış; sonra bir süre Çukurova bölgesinde oyalanmış; velhasıl pusudakileri can sıkıntısından epeyce bunaltmıştır. Pusudakiler tam da ''nerde kaldı yahu bu adam? Öldü mü, kaldı mı; bir yerlere mi kaçtı; pusuyu sezdi soteye mi yattı?'' diye endişelenirlerken birden Ökkeş'i karşılarında görürler. Gökte aradıkları adam, yerde karşılarına çıkmıştır. Ökkeş hemen önlerindeki lokantaya girmiştir. Derhal telsizle üste bildirirler durumu. Kendilerine pusuda kalmaları, ama bir kişiyi lokantaya göndermeleri, şimdilik tutuklamamaları, an be an takip etmeleri ve elden kaçırmamaları emredilir. Ökkeş lokantada yemek yemektedir; masasında tipsiz, kılıksız, gösterişsiz bir müşteri daha vardır. İçeri giren polis uygun bir yere yerleşip an be an telsizden rapor etmeye başlar. Ökkeş çıktığında üstüne sürülecek araba hazırdır.

Yemek boyunca paltosunu hiç çıkarmayan Ökkeş'in silahlı olabileceğini hesap ederek önce ''kazayla çarpmayı'' ve böylece silah kullanamayacak hale getirmeyi; sonra da tutuklamayı planlamışlar; ancak kıl payı başaramamışlardır. Tam ne yapacaklarını kararlaştırmak için yeniden danışırlarken merkezden hiç müdahale etmemeleri emri gelir yeniden. Pusudaki gözcü Ökkeş'in yalnız olmadığını, yanında kuşkulu bir şahıs daha olduğunu bildirmiş ve bu ikisinin şimdi, zaten Ökkeş için gözetlemekte oldukları elektrikçi dükkanına girdiklerini bildirmiştir.

Bunun üzerine hemen dükkana bir polis gönderirler. Polis epey süre kalır ve bu ikisinin tesadüfen birlikte olmadıklarını, arkadaş olduklarını, üstlerinin ise muhtemelen boş olduğunu tespit edip çıkar. Durumu üstlerine rapor eder. Ve operasyon düğmesine basılır.

°°°

***

Koluna giren polisin Ökkeş'e ilk sözü ''Nerelerdesin yahu? Biz de seni bekliyorduk'' oldu. Arkasından alaylı alaylı ''Ulan Ökkeş, sağına soluna da bakmıyorsun; az daha pisi pisine ezilecektin be!'' dedi.

Sonra sorguya başladılar. ''Ne zamandan beri PKK için faaliyet yürütüyordu?'', ''Örgüt içindeki görevi neydi?'', ''Kime bağlı çalışıyordu?'' ''Kimlerle faaliyet yürütüyordu?'' vs. vs.

Ökkeş ''PKK'li olmadığını; TKEP davasından yatıp çıktığını; ama şimdi hiçbir siyasi faaliyet yürütmediğini'' söylediyse de adamları bir türlü ikna edemedi. Sonra yanındaki kişinin kim olduğunu sordular. O da aynen Hössük gibi ''kendisini fazla tanımadığını, bir sefer Köylü Kahvesi'nde karşılaştıklarını, İsviçre'ye gitmekten bahsettiğini, kendisi de İsviçre'ye gitmek istediği için aralarında bu hususta bir tanışıklık olduğunu; restorana girerken bunun da yanına gelip aç olduğunu, parası olmadığını, kendisine de bir yemek ısmarlayıp ısmarlayamayacağını sorduğunu, kendisinin de acıyıp yemek ısmarladığını, sonra Pazarcık’a beni de götür param yok diye peşine takılıp dükkana geldiğini'' söyledi. Ama sorgucular ikna olmamışlardı. Polisin işi ikna olmamak, hep kuşkuda kalmaktı.

Ökkeş'i işkenceye aldılar. Falaka, askı, ceryan, soğuk su, kaba dayak derken bir sonuç elde edemediler. Üst kata, I. Şube müdürünün huzuruna götürdüler. Müdür, babacan, güven veren bir ses tonuyla “Oğlum Ökkeş, şimdiye kadar her ne yaptıysan yaptın. Şimdi bize gerçeği anlat; seni serbest bırakacağıma şerefim, namusum üzerine yemin ederim. Senden hiçbir şey istemiyorum. Sadece ne zamandan beri PKK'ye çalıştığını; yanındaki adamın kim olduğunu söyle yeter. Sonra da çık git. İsviçre'ye karın ve çocuklarının yanına mı gidersin; köyüne mi dönersin; senin bileceğin iş'' dedi. Ökkeş gene yemin billah PKK'li olmadığını, yanındaki adamı da tanımadığını söyledi.

Müdür, kızdı; hakkındaki ihbarları, raporları çıkardı. Göz gezdirerek parça parça rasgele satırlar okumaya başladı. Bazılarında gerçek bilgiler de bulunuyordu. Ökkeş, ihbarların kaynağını anlamıştı; ama bozuntuya vermedi; inkar ve ret etmeye devam etti. Bir yandan da seviniyordu. ''Demek bunlar beni bizim kendi faaliyetlerimiz için yakalamamış; bizim örgüt faaliyetlerinden haberleri yok.'' diye düşünüyordu. Derken müdür SERHILDAN broşürünü çıkardı; bunu birilerine verip vermediğini sordu. Ökkeş kimden bahsettiğini anlamıştı ama ''hayır'' dedi; bu şeyi ilk kez gördüğünü söyledi.

Tekrar işkence odasına indirdiler. Bir fasıl daha işkencelerden geçirdiler; ama değişen bir şey olmadı. Tecrübelilerdi; bundan bir şey çıkaramayacaklarını anlamışlardı. Yanındaki öbür şahsı denemek gerekiyordu.

***

Artık hava kararmış. Hössük’ü bir taksinin arkasına kolundan kelepçelendiği bir polisle birlikte bindiriyorlar. Kendisini yakalayan polis, arabayı kullanan ve arka koltuktaki bir başka polisle birlikte Hössük’ün verdiği adrese doğru yola çıkıyorlar. Arkalarından bir taksi daha takip ediyor. Polislerin hepsi ve arabalar sivil. O zamana kadar hala ''belki bırakırlar'' diye ümit besleyen Hössük artık bu şansın kalmadığını anlıyor. Adrese vardıklarında yanan lambalardan evin dolu olduğunu görüyorlar. Kendisini yakalayan polis:

''Ulan Hössük, hani ben yalnız yaşıyorum, evde kimse yok demiştin. Bak ışıklar yanıyor?''

''Hee yanıyı!''

''Ev boştu?''

''Boştı!''

''Şimdi adam var?''

''Var!''

''Sen bizimle dalga mı geçiyorsun ulan?''

''Yoox!''

Sürücüyle bakışıyor, arabayı kenara çekiyorlar ve merkeze telsizle durumu bildirip ne yapacaklarını soruyorlar. Merkezden arabaları az ileriye çekip takviye beklemeleri; içerdekilerin silahlı olabileceği uyarısı geliyor. Hössük ''Hakketen de PKK'li falan mı sanıyorlar beni ne?'' diye düşünüyor. Sonra ''Bu kime ait olduğunu bile bilmediğim evi akşam akşam ürkütmeye gerek yok. Evin bana ait olmadığını açıklamalıyım'' diye içinden geçiriyor.

Serbest olan eliyle öndeki polisin omuzuna dokunup:

''Abééy, diyor, bu ev benım degıl.''

''Neee? Nasıl senin değil? Başka adrese mi getirdin bizi?''

''Hee valla, yanlış yere getırdım.''

''Yani bizi mi kandırdın?''

Gülüyor, ''Hee kandırdım!'' diyor ve ekliyor:

''Ama şimdı kandırmıyım. Ev benım degıl. İçerdekılerı boşına rahatsız etmeyın! Yazıxtır! Valla doğrı söyliyım.''

''Şuna bak hele! Oğlum, sen manyak mısın? Deli misin? Polisi nasıl kandırırsın?''

''Yoox delı degılım. Manyax heç degılım. Akıllıyım. Kandırdım ışte bır kere, ne yapam!''

''Ulan nasıl kandırırsın polisi?!'' diyor birisi. Hössük gülüyor ''Valla ne bilem, diyor, oldı bi kera!''

''Sana polis kandırmayı gösteririz'' diyor öteki ve bir kaç yumruk vuruyor; yüzüne.

Polisler bu daha önce hiç karşılaşmadıkları acayip durum karşısında iyice afallıyorlar. Birbirlerinin yüzüne bakıyorlar ve gene merkezi arayıp bu adam böyle diyor diye bildiriyorlar.

Merkez de iyice işkilleniyor. ''Zaman kazanmak istiyor olabilir; çok dikkatli olun; onu hemen Karşıyaka Karakolu'na götürün, ordan takviye alıp, tedbirli şekilde eve yaklaşın'' diye talimat geliyor.

Öyle de yapıyorlar. Hössük’ü karakola bırakıyor; operasyona gidiyorlar. Bir saat sonra öfkeden kudurmuş halde geri dönüp, tekme tokat girişiyorlar.

''Ulan alçak! Bizi kandırdın, zavallı bir ihtiyar koca ile karının evini bastırdın! Çabuk asıl adresini söyle!''

''Ben sıze oranın benım evım olmadıxını söyledım. Bana ne!''

''Kes sesini! Adresi söyle!''

''Ne adresı? Adres madres söylemam; adres yox! ''

''Ne demek adresim yok? Sen dağda mı yaşıyorsun?''

''Yox! Dağda değil; ortalıkta yaşıyım; adresım her taraf!''

''Mekansız mısın yani?''

''Hee valla, yerım yırdım yox!''

''Göreceğiz bakalım! Biz sana söylettirmesini biliriz; hele bir emniyete gidelim; bak nasıl ötüyorsun bülbül gibi.''

''!''

Böylece tekrar emniyet müdürlüğüne dönüyorlar.

-devam edecek-


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006