Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

“DİYALOG” VE “HOŞGÖRÜ”DEN ÇOK ÖZGÜRLÜĞE MUHTACIZ!-1 / TEMEL DEMİRER
Temel Demirer

NEWROZ



 

“Tekmil haklar alınır

Tekmil hürriyet kısılır

Tekmil köşe başlar, tekmil kapılar tutulur

Gökyüzü tıkılır dört duvar içine

Bütün bunlara karşı

Dümdüz, apaydınlık kalır

Seni bana getiren yol.”[2]

“Türkiye’nin yeniden yapılandırılması; Kürt Sorunu, barış ve anayasa konseyi ışığında çözüm arayışları” konusunda ilk söyleyeceğim şey, verili siyasal iktisadın iktidarında çeşitli makyajlar mümkün olsa da, “yeniden yapılandırılma”nın asla mümkün olmadığıdır.

Bu bağlamda anlatacaklarımı kimileri “demode” bulabilir.

Ancak ben bundan “beis” duymuyorum… “Eski” denilenin Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dan[3] İbrahim Kaypakaya’ya “eskimeyen” olduğunu düşünüyorum…

Terry Eagleton’ın, “Geçmişe doğru, ileri!” haykırışı ile “En hızlı hatırlanandır, en eski unutulan,” diyen Ezidi atasözü bana hiç de yabancı değildir…

Hâlâ Pablo Neruda’nın, “Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde,” dizelerindeki anlayışa ve Turgut Uyar’ın, “büyük bir ateş yakıp ölülerimizi toplamak için” dizelerindeki sorumluluğa sonsuz değer biçen birisi olarak; Marksizm’in devlet teorisini “es” geçmediğim için “yenilenme”ci gerçekçilik tenekeciliğine sarılanlardan değilim; gerçekçiliğin “imkânsız” denileni istemek olduğundan şüphem yok…

“Kürt sorunu”nu konuşmak mı?

Benim açımdan “ulusal sorun”dan, ayrı devlet kurma hakkı da dahil olmak üzere kendi kaderini tayin hakkından, resmi ideoloji Kemalizm ile aranızdaki net sınırlardan söz ediyorsunuz demektir…

“Barış ve anayasa konseyi ışığında çözüm arayışları” mı dediniz?

Ortada barış yokken; reel bir savaştan söz edilmelidir…

Elbette savaş yanlıları karşısında onurlu, diz çökmeyen bir barıştan yanayız; ancak bu sadece uğruna dövüştüğümüz bir talep…

Öte yandan “Kürt sorunu” denilen şeyin bir “Türk sorunu”na tahvil olduğu kanısındayım…

Ya anayasa mı?

AKP’ye, CHP’ye ya da sairlerine asla oy vermemiş ve onlardan kesinlikle hiçbir beklentisi olmayan birisi olarak şundan kuşkum yok: “herkesin anayasası” olmaz; ben “Hayır” dediğim için değil… Sınıflar var olduğu sürece bu mümkün olamayacağı için…

O hâlde “arayış” dediğiniz şeyden kastettiğiniz, düzen içi “düzenleme” değil ise, verili siyasal iktisat iktidarının sınırlarını aşan, yığınların kendi kendini (yığın atılım organlarıyla) yönettiği doğrudan demokrasi olmalıdır…

Kaldı ki “Türkiye’nin yeniden yapılandırılması; Kürt Sorunu, barış ve anayasa konseyi ışığında çözüm arayışları” konusunda altını çizmek istediğim aslî şey, sürdürülemez kapitalizm koşullarında demokrasinin imkânsızlığıdır…

Ya da Bülent Somay’ın, “Demokrasi tehlikeli, riskli, verimsiz bir yönetim biçimidir; ancak maalesef elimizde daha iyisi yok,” saptamasındaki laf-ı güzaf!

Bu tür bir tarzı yine kimileri “teorisist lafazanlık”, “Kürtlere akıl verme” olarak mahkûm etmeye kalkışabileceği için belirtmeden geçmeyeyim: Kimseye akıl vermiyorum, sadece siyasi kanaatlerimi ifade ediyorum…

Ayrıca hayli uzun bir süredir de söz konusu kanaatlerim için Dolores Ibarruri’nin, “Mirina li ser piyan, ji jiyîna li ser çokan gelekî hê çêtir e,/ Ayakta ölmek, dizleriniz üzerinde yaşamaktan çok daha iyidir,” sözünü unutmadan “karınca kararınca” mücadele ediyorum; dostun da düşmanın da bildiği üzere…

* * * * *

Amerika’da solun önde gelen yayın organlarından ‘The Nation’, bir grup aktivist ve düşünüre, “Kapitalizmini daha az yıkıcı ve daha az baskıcı kılıp, insanların mutlu bir hayat sürmesi için duydukları gereksinimlere odaklanacak bir sistem hâline getirmek için neyi değiştirirdiniz?” sorusunu yönelttiğinde, Villanova Üniversitesi ‘İnsan Bilimleri ve Augustinian Geleneği Bölümü’nden Prof. Eugene McCarraher, kapitalizmi yeniden düzenleyerek aşırılıkları gidermeye ve sonuçta “kapsayıcı kapitalizm/ inclusive capitalism” ya da “demokratik kapitalizm” denilen sistemi yaratmanın mümkün olmadığı vurgusuyla şöyle diyordu:

“Kapitalizmi yeniden oluşturmak yerine, kendimize bu sistemin kötücül olduğunu hatırlatmalıyız. Kapitalizmin doğası ve mantığı uslanmaz bir şekilde açgözlüdür. Kâr ve üretimi maksimize etme ihtiyacının sürüklediği bir mülkiyet sistemi olarak kapitalizm, sürekli olarak dönen bir birikim girdabıdır. Kapitalistler, para kazanmak için yeni yollar ararken kapitalizmi zaten birçok defa yeniden şekillendirmiş durumda. Kâr hatırına değişim, kapitalizmde tek değişmeyen şeydir.”

Gerçekte de sömürücü birikim hırsı, kapitalizmin özü olarak yerinde duruyorken; “Bazılarının ortaya attığı ‘demokratik kapitalizm’ denilen kavram boş bir hayal olmaktan öteye geçebilir mi? Yanıtım ‘Hayır’. Ana amacı kâr maksimizasyonu olan bir sistemde ne yaparsanız yapın, hırs yarışında bir piyon olacaktır insanlık,” diyen Zülal Kalkandelen sonuna dek haklıdır…

Kimse inkâra kalkışmasın!

Horkheimer, “Kapitalizmden söz etmek istemeyenler faşizm konusunda da ağızlarını açmasınlar,” diye haykırırken “demokratik kapitalizm” asılsız bir yalandır!

“Sosyal kapitalizm”den söz eden Oktay Yenal ise müthiş bir yanılgı içindedir…

Afrika Boynuzu’nda kuraklığın sebep olduğu kıtlık nedeniyle Somali, Uganda, Kenya ve Etiyopya’da 12 milyon kişi hayatta kalma mücadelesi verip; bölgede her gün 60 bebeğin hayatını kaybettiği, yarım milyon çocuğun açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu koşullarda hangi (ve nasıl bir) “sosyal kapitalizm”den söz edebilirsiniz?

Hem de dünyada yaklaşık 800 milyon kişi açlıktan mustaripken; Afrika’da daha 1991’de 250 bin kişi açlıktan ölmüşken… Ayrıca da Mike Pflanz’ın ifadesiyle “Kuzey Kenya’nın bazı bölgelerinde nüfusun yüzde 37’si acil gıda yardımına muhtaç”ken;[4] Afrika Boynuzu’nda 12 milyon kişi açlık tehlikesiyle karşı karşıyayken; dünyadaki milyonerlerin sayısının 10.9 milyona, servetleri ise 42.7 trilyon dolara çıktığı; zengin sayısının 2010’da 2009 yılına göre yüzde 8.3, servet ise yüzde 10.9 arttığı kapitalizm “demokratik” ve “sosyal” olabilir mi?

Elbette olamaz!

Çünkü Hasan Hüseyin Korkmazgil’in dizelerinde haykırdığı üzere, “her şey bitti onlar için/ onlar için her şey bitti/ su değil içtikleri artık onların/ yedikleri ekmek değil/ el değil sıktıkları/

onlar için her şey bitti/ bu törenler bu cayırtı/ bu ipekler bu altınlar bu yaldız/ bu koşum saltanatı/ yalan yalan hepsi yalan/ korkudur bayrakları/ korkudur urubular gibi dönen tepelerinde/ onlar için her şey bitti…”

Bunlara bağıntılı olarak yerküredeki emperyalist saldırganlık, ırkçılık ve kriz koşullarında bırakınız sürdürülemez kapitalizmin “demokratik” ve “sosyal” olmasını, daha da otoriter ve müdahaleci olacağından kimsenin kuşkusu olmasın…

* * * * *

İyi de Türkiye bundan muaf olabilir mi?

Kanımca hayır!

‘Le Monde’un Türkiye Muhabiri Guillaume Perrier de, ‘Türkiye Analizi’ başlıklı yazısında benzer kanaatte ve şunları diyor:

“Türkiye, son ve büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyor.

Bu ülke korkulduğu gibi, ırka ya da dine dayalı bir bölünme yaşamadı.

Daha korkunç ve daha temel bir bölünmeye gidiyor.

Cumhuriyet boyunca süren “kültürel bölünme”. Bu artık iyice keskinleşti.”

Kimsenin şüphesi olmasın, yalanın sınırlarına ulaşan AKP, önümüzdeki günlerde kaçınamayacağı gerçeklerle yüzleşecek…

Ki bu da “zirve”deki AKP için inişin/ düşüşün başlangıcı olacak!

Siz bakmayın “Kriz teğet bile geçmeyecek” yaygaralarına, ‘The Newsweek’den Niall Ferguson’un, “neo-Osmanlı” eğilimine dikkat çektiği yeni devlet partisi AKP mayınlı bir alana giriyor…

Tam da bunun için, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yüzünü “doğu”ya dönerek, otoriterleşiyor…

* * * * *

‘The Economist’in, Başbakan Erdoğan’ın katı milliyetçi tutumuna dikkat çektiği güzergâhtaki -liberalleri de paketleyen- tarz-ı siyasetiyle “İçeriksiz pragmatizm yüzünden Kemalizme ve Nasırcılığa benzeyen bir ideolojiye savrulan”[5] AKP, ona “umut” bağlayanları hayal kırıklığına sevk ederken, müthiş soru(n)larla yüzleştiriyor…

Mesela bu bağlamda Murat Belge AKP’den “umudunu kesmiş”miş! Bunun da önemi yok! Sırrı Süreyya’nın işaret ettiği gibi, “AKP’den ümidi kesmişsiniz, kesmeyin! Onlar sizden çok ümitliler çünkü...”

Hayır! Lale Mansur’un, “Biz yetmez ama Evet’i AKP’ye demedik. Onu askeri vesayetin bitmesi için anayasada gerekli değişiklikler için ilk adım olarak söyledik. Bunun AKP ile alâkâsı yok!” tashihinin inandırıcılığı; Zeynep Tanbay ile Murat Belge’nin Sırrı Süreyya Önder’e oy vermemelerinin mazereti yoktur!

Tıpkı oyunu “akıl” adına (nasıl bir liberal akılsa?!) AKP’ye veren Adalet Ağaoğlu gibi![6]

İstanbul Aydın Üniversitesi’nin mezuniyet törenindeki, “Sizler, çok şükür 12 Eylül müdahalesini görmediniz, yaşamadınız. 12 Eylül öncesinde ve sonrasında, üniversite gençliğinin, bizlerin yaşadığı çileyi, acıyı sizler yaşamadınız,” diyerek üçü beşten atan palavralarıyla “Açılım” diye ele aldığı her şeyi bir Türk şovenine uygun olarak kilitleyen Erdoğan ve AKP’si şimdi yeni devlet partisidir!

“AKP’nin doğuşunun, iktidara gelişinin kısa tarihine bakınca, ülke içinde, IMF programının etkisiyle patlak vererek, tüm siyasi sınıfı (Poulantzas’ın bir deyişini ödünç alırsak, ‘devletten sorumlu sınıfları’) halkın gözünde itibarsızlaştıran bir mali krizle karşılaşıyoruz. Bu ortamda AKP, IMF karşıtı, AB yanlısı ve ‘Kürt Sorunu’nu çözme iddiasıyla ortaya çıktı, ‘yeni’ olmanın çekiciliğinden yararlandı. Bu iç dinamik, ABD’nin 11 Eylül’ün arkasından benimsediği imparatorluk stratejisinin ve Büyük Ortadoğu Projesi’nin gereksinimleriyle çakıştı. ABD bölgede kendine bir destek, Batı’yla ve liberal ekonomi politikalarıyla barışık bir müttefik arıyordu.

İşte bu nedenle Tayyip Erdoğan ‘Oval Ofis’te hiçbir resmi sıfatı yokken misafir edildi, zamanın CHP’si Erdoğan’ın Meclis’e girmesine olanak sağlayacak ‘özveriyi’ gösterdi. Liberal entelijansiya da AB rüyasına, demokratikleşme fantezisine ve ‘vesayet rejimi’ söylemine sığınarak AKP’yi desteklerken kendi ‘yavaş intihar sürecini’ de başlatıyordu”[7] ki, her şey böyle oldu…

Evet Hüseyin Gülerce, “14 Temmuz 2011 ‘Yeni Türkiye’ için bir dönüm noktasıdır. O gün, Silvan’da 13 askerimiz pusuya düşürülüp şehit edildi. Yine o gün Kürt ırkçılığı üzerinden siyaset yapanlar, ‘demokratik özerklik’ ilan ettiler.

14 Temmuz 2011, hem terörle mücadelede, hem de Kürt sorununun çözümünde bir kırılma noktasıdır. Neden mi?

Bir, terörle mücadelede, artık eski yoldan yürünemez. O yolda, Ergenekon’un ayak izleri, devlet içindeki çetelerin rant kavgaları, uyuşturucu ve silah ticareti, vesayet rejiminin payandası merkez medya, bir yargı zihniyeti, asker hegemonyası ve felç olmuş sivil irade var. (…)

Bunun için terörle mücadelede artık yeni, yepyeni bir dönem var. Yeni Türkiye, terörün belini bu defa kıracak. Bu defa yetki, sorumluluk, inisiyatif sivil hükümette olacak. (…) Türk ulusalcıları kaybetti, Kürt ulusalcıları da kaybedecek,” diye haykırırken; 12 Haziran 2011’i müteakip, AKP aslına rücu etti…

Hem de Cengiz Çandar’a, “Türkiye için gelecek riskli… Başbakan’ın ‘pragmatik’ siyasi kişiliğini biliyoruz. Ama sözlerini bu noktalara vardırdıktan sonra, 12 Haziran’dan sonra makarayı nasıl geri sarabilecek? O kadar yaydı ki filmi; öylesine düğümler attı ki, makarayı geri sarabilmeyi çok zorlaştırdı. Ayrıca, sarmak istiyor mu; onu da bilmiyoruz,” dedirtecek kadar…

* * * * *

Şimdi AKP patentli “Yetmez ama”cı liberaller müthiş bir açmazın kollarındadırlar…

En az Can Yücel’in, “Bütün soldaki ve salaki tilkiler/ Döne döne dolaşıp/ Tıpış tıpış gelirler sonunda/ Kemalizm dükkânına/ Ve siroz olurlar,” diye dalga geçtiği “ulusal solcu”lar kadar traji-komik duruma düşen liberalizm, Özcan Özen’in ifadesiyle “Devletten taraftır…”

Evet, evet liberaller, Türk Devlet politikasının taşıyıcılarıdırlar…

Örnek(ler) mi? Sıralayayım!

Mesela Murat Belge ‘Taraf’taki 3 Haziran 2011 tarihli yazısında, “Türkiye seçime yaklaşırken ben de birkaç günlüğüne Türkiye’den uzaklaştım. Ben yola çıkarken Hopa’da adam öldüğü, bir başkasının ağır yaralandığı haberini okuyordum. Nedir, nedendir, Türkiye’de ‘siyaset’ denince böyle bir şey anlamak gerekir? Ortalık kan revan içinde kalmadıkça siyaset siyaset olmaz? Birileri bununla AKP’ye oy kaybettireceğini umuyor herhâlde,” diyor!

Mesela Oral Çalışlar, “Kürtler fiilen özerklik ilan ederse” vurgusuyla, “Kürt krizi, sistem krizine dönüşmeden” önlem alınmasını istiyor…

Mesela Dilek Kurban, “Kürt meselesinde geç olmadan,” “PKK nasıl silah bırakır?” meselesine el atıyor…

Mesela Cengiz Çandar, “PKK ve devlet: Toplu intihara doğru mu?” sorusunun altını çizerek, “BDP, Öcalan’a ayak mı diriyor?” diye ekliyor…

Mesela devlet şiddetinden söz etmeyen Hasan Cemal, “Bugün artık hiçbir şey silahla şiddeti haklı kılmaz, mazur gösteremez!” diye buyuruyor…

Sedat Laçiner, “Değişen devlet, değişemeyen örgüt” söylenceleriyle devleti aklıyor!

Burhan Ekinci de, “PKK sabretmeli, hükümet adım atmalı” diye buyururken; liberallerin devleti aklayan itidal ve “akıl(sızık)” çağrılarından başka bir sermayeleri olmadığını bir kez daha görüyoruz…

29 Temmuz 2011, Çeşme Köyü.

N O T L A R

[1] 30 Temmuz 2011 tarihinde 11.Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin “Türkiye’nin Yeniden Yapılandırılması; Kürt Sorunu, Barış ve Anayasa Konseyi Işığında Çözüm Arayışları” başlıklı oturumunda yapılan konuşma…

[2] Enver Gökçe, “Yol”.

[3] “Türkiye çalışkan köylülüğü… her gün isyan hâlindedir. Toprak meselesinde, seçimlerde, siyasette her gün bireysel veya toplu hücumlara kalkışıyor. Ağır vergilere, burjuva mahkemelerine, Kemalist jandarmaya karşı silaha sarılıyor. Köylülük boğazlaşıyor…

Köylü isyan ediyor mu? Elbette. Kemalizm kurulalı beri yalnız doğu vilayetlerini kasaphaneye çeviren isyanlar dünyanın her yerinde kolay kolay görülür köylü hareketleri değildir. Evet, Kemalizm’in bağımsızlık savaşından beri ezberlediği ve aydın küçük burjuva kuyrukçularının her şeyi yutmak ve hazmetmek için kiralanmış kırkambar midelerine bir lök gibi indirdiği ve her gün her çeşit sayfalarında geviş getirdiği ‘Devrimci frazeoloji’ye (laf ebeliği) bakılırsa Doğu ‘karanlık kuyu’ cinsinden bir facia piyesi ve sırf bir gericilik batakhanesidir. Fakat boş lafla hiçbir meselenin açıklanmadığını bilen insanlar için Doğu isyanlarının maddi özü hiçbir zaman ne şeyhin sarığı, ne seyidin üfürüğü, ne derbeyin şatafatı değildir. Bütün bu faktörler sıfır değildirler. Fakat bu faktörlerin rol oynayabilmesi için maddi şartlar bulmaları gerekir…” (Hikmet Kıvılcımlı, Müttefik: Köylü, s.235.)

“İsyan, ezilen Kürdistan köylüsünün yemek içmek kadar zaruri ihtiyacı ve her günkü meşguliyetidir. Bir burjuva yazarı (Yusuf Mazhar, Cumhuriyet, 22 Temmuz 1930), gözdağı verme esnasında Kürdistan’daki daimi isyanı, ateşperest kazanına, kaynayan ‘bir kazan’a ve bizim ‘isyan’ dediğimizi de bu kazanın ‘taşmasına’ benzetiyordu.” (Hikmet Kıvılcımlı, İhtiyat Kuvvet: Milliyeti Şark, s.195.)

“Kemalizm bize dişlerini gösteren bir gülüşle sorabilir: Ne yapalım? İsyancılara karşı başka türlü hareket edilemez. Çeteleri bastırmak zarurettir. Yaş yanında kuru da yanar, emperyalizmin para ile avladığı Seyidlere, Şeyhlere meydan bırakaydık, Kürdistan’ı bir İngiliz, Fransız veya İtalya sömürgesi yaptıraydık daha mı devrimci bir hareket etmiş olurduk?

Zaten Kemalizm’in daima söylediği budur. Fakat biz de kendisine şunları soralım: Bir yerde geniş halk tabakalarını ayaklandıran isyan sebepsiz olur mu? Doğu vilayetlerindeki isyanların sebebi sırf ağalığın gerici hamlesi ve yabancı parmağı yüzünden olabilir mi? Eğer ortada ezilen geniş halk tabakaları olmasa, o tabakaların yerinden oynatılabilmesine imkân var mıdır? Şu hâlde isyanların böyle devam edegelmesinde kimin rolü esastır? Şeyh Sait isyanına irticadır diyelim. Ya sonra Ağrı Dağı meselesi de öyle midir?

Bu sorulardan isyanların en büyük sebebinin Kemalizm olduğu daha etraflıca anlaşılabilir. Kürdistan’da köylü devriminin elifini bile ağzına almayan, Doğu’ya demokratik burjuva devrimini büsbütün yasak eden, buna karşılık Kürt ağalığı ile elele vererek Kürdistan’ ekonomik ve siyasi olarak sömürgeleştiren Cumhuriyet burjuvazisi, elbette Doğu isyanlarındaki mevkisini herkesten daha iyi bilir. Bu isyanları yapanlar belli olabilir, fakat bu isyanı kışkırtan Kemalizm’dir. Çünkü Kemalizm’in iktidar mevkisinden önce Kürdistan’da böyle kapsamlı isyanlar yoktu ve Kemalist sistemin kuruluşundan sonradır ki Kürdistan Doğu’nun Balkanı ve isyan bölgesi hâline geldi. (Hikmet Kıvılcımlı, yage, s.153-154.)

“Kürt isyanlarında, hiç umulmadık bi hızla birkaç şehrin bir günde zaptediliverişi, daima bu isyanda mazlum halkın reaksiyonundaki özelliklerle izah edilebilir.” (Hikmet Kıvılcımlı, yage, s.195.)

“Türk burjuvazisi anti-emperyalisttir. Devrimi tutmak için her pahasına olursa olsun Türkiye’de Kemalizm’i tutmak lazımdır.” “Bu tez Partimiz için yeni bir tez olamaz. Bu tez Türkiye’de devrimci hareketleri Kemalizm’e kuyruk etmek tezidir; ki eski kuyrukçulardan olan kuyruk sallayıcı Kadroculardan bu teorilerin çeşitlerini dinlemiştik. Mazlum bir halk kitlesini Kemalizm’e feda edebilenler için, esasen fedakârlığın ucu bucağı yoktur. O zaman, Kemalizm’in ‘devrimciliğine’ inananlar, karşımıza dikilip mantıklarını sonsuza kadar uzatabilirler…”

“Nereye vardığımız meydanda: Kuyrukçuluğun bile ancak Kadroculuğa soysuzlaştığı zaman açıkça itiraf edebildiği nesne… Kemalizm’e Kemalizm’den çok inanmak…” (Hikmet Kıvılcımlı, yage, s.223.)

“Biz Türkiye Komünistleri meselenin taban tabana zıddını görenlerdeniz: Kürdistan mazlum halkını emperyalizmin kucağına atan Kemalist sömürgeciliğin zulmüdür.” (Hikmet Kıvılcımlı, yage, s.224.)

[4] Mike Pflanz, “Afrika, Kendisine Yardım İçin Daha Çok Çaba Harcamalı”, The Telegraph, 4 Temmuz 2011.

[5] Koray Çalışkan, “AKP Kemalist Oldu”, Radikal, 10 Temmuz 2011, s.6.

[6] “Adalet Ağaoğlu’na kime oy verdiğini sordum. Aslında kimseye böyle açık seçik sormam, ama Adalet Hanım, söylediğinin arkasında duran ve kelimelerinden korkmayan bir kadındır. Durdu gülümsedi ve dedi ki ‘Vicdanımla aklımın arasında kaldım. Vicdanım BDP’den yanaydı. Yaşadıkları, hissettikleri, onlara yapılanlar… Ama bazen ‘akıl’dan yana olmak gerekiyor. Ben bugün BDP ile AKP’nin yapacağı bir ‘Anayasa’yı istiyorum. Meclis’te o iki partinin varlığı çok ama çok önemli!’

Bu konuşmadan ünlü edebiyatçının AKP’ye oy verdiğini anlıyorum. Ya da aklının o taraftan yana olduğunu… Eğer bugün AKP, Allah’a inanmadığını söyleyen aydın bir kadının, Adalet Ağaoğlu gibi bir edebiyatçının oyunu alabiliyorsa, durup düşünmeli…” (Balçiçek Pamir, “Allah’a inanmayan Adalet Ağaoğlu Kime Oy Verdi?”, HaberTürk, 26 Temmuz 2011.)

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006