Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Rejim, çıkmaz sokakta!/S. Çiftyürek
S. Çiftyürek

NEWROZ

Yeniden tırmandırılan savaşa dayalı çözüm Kürt sorununun ürünü olan örgüt ve partileri bitirmeyi hedefliyor. Yani neden değil sonuçlarıyla uğraşı başa alıyor ki bu yönelim çıkmaz sokaktır.

Ortadoğu’da statüko değişikliği arayışında olanla, koruma tutumunda olanların hesaplaşması dün Irak üzerinden yaşandı. Bugün ise hesaplaşma Suriye üzerinden yeniden boyutlanıyor. Ancak her ikisinde de hesaplaşma bir yanıyla Kürdistan meselesi içeriyor! Çünkü sömürgeci bölge devletleri, esas Kürdistan meselesi nedeniyle statükoyu savunmaktalar.

Ortadoğu’da siyasi tansiyon bugün genelde Suriye üzerinden yükseliyor. İran, Suriye, Türkiye ve Irak rejimleri ise özelde Kürdistan meselesi üzerinden geriliyorlar. Çünkü Kürdistan sorunu aynı süreçte Suriye sorunu ile birçok açıdan örtüşerek derinleşiyor. Bu nedenle Türk devleti bölgesel gelişmeleri Kürdistan haritası algısı üzerinden okuyor, geriliyor!

Tam da Kürt/Kürdistan meselesi nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti (TC) için Batı ittifakı ile birlikte Suriye’ye müdahale etmek bir dert, etmemek iki dert gibi bir açmazı oluşturuyor. TC, aslında Suriye’de mevcut dikta rejiminin devamı için duacıdır. Suriye’de demokrasi varmış-yokmuş, rejim halkına zülüm yapıyormuş, Türk devleti bunları dert etmiyor. ABD rejiminin nasıl ki Suudi Arabistan, Ürdün, Kuveyt, Yemen gibi gerici dikta rejimleriyle bir sorunu yoksa TC’nin de Suriye rejimiyle sorunu yoktur. ABD’nin çıkarları, nasıl ki Libya’ya askeri müdahaleyi, ama körfezdeki Arap rejimlerini ise savunmayı gerektiriyorsa, Türk rejiminin çıkarları da bugün Suriye rejiminin devamını gerektiriyor.

Kendi iradesine kalırsa TC, Suriye’ye müdahaleden yana değil, çünkü Türk devleti her durumda, Esad rejimi sonrası süreçte Kürtlerin siyasi statü kazanma kaygısını taşıyor. Tam da bu nedenle özünde Suriye’ye “müdahaleye hayır” diyor! Ama “bana rağmen ABD ve Batı müdahale edecekse, o zaman önce ben Suriye’yi işgal etmeliyim ki Kürtlerin siyasi statülerini engelleyeyim en azından baskılayayım” diyor! Dolaysıyla Suriye’ye müdahalede, İran ile TC’nin pozisyonu farklı. İran her durumda müdahaleye karşı kesin tutum alırken, TC “engelleyemezsem, ben işgal edeyim” diyor.

İran ve Türkiye’nin bölgede, Suriye üzerinden hegemonya arayışları

Suriye, Türkiye açısından iki temel nedenle önemlidir. Birincisi, Suriye rejiminin yıkılması durumunda, Kürt meselesinin, Kürdistan meselesine doğru büyüme ”tehlikesi”dir. Başka bir ifade ile “iç sorun” gördüğü Kürdistan sorunuyla örtüşük hale gelmesidir ki bu ”tehlike” İran ile ortak paydalarıdır. Buradan bakıldığında TC, Suriye rejiminin devamından yanadır. İkincisi, Suriye’nin Türk devleti için Ortadoğu’ya açılan kapı olmasıdır. Özellikle TC’nin G20’ye alınması, Güney Kafkasya ve Ortadoğu’nun Türkiye üzerinden Batı ile entegrasyon hedefi Suriye’yi Türkiye için önemli kılmaktadır. Bu özelliği ile de Suriye, iki bölgesel güç olan Türkiye ile İran arasında hegemonya alanıdır. İran açısından ise, Suriye hem Şii Hilali’nin önemli bir halkası hem de ABD saldırıları karşısında “stratejik” müttefikidir.

İlginçtir küresel aktörler de Suriye üzerinden kısmen saflaşıyorlar. Bir yandan; İran-Suriye-Hizbullah-HAMAS ittifakı ve zayıf da olsa Rusya-Çin-Venezüella desteği. Diğer yandan ABD ve AB’nin önde gelen aktörleri; Türkiye ve Suudi Arabistan, Ürdün gibi bölgenin Sünni ittifakı. Suriye üzerinden Şii-Sünni eksenli tehlikeli bir saflaşma siyaseten giderek güçlendiriliyor. Bölgede Şii-Sünni karşıtlığı temelindeki bir hesaplaşma bölge halklarının, işçilerinin çıkarına değil emperyalizme çıkarınadır.

ABD ve Batı emperyalizminin ekonomik, askeri olarak küresel çapta gerilediği bir evrede İran ile Türkiye’nin bölge üzerinde hegemonya savaşları kızışmaktadır. İran, Türkiye’ye; “Suriye konusunda, Batı karşısında birlikte hareket edersek, üçümüz birleşir Kürtleri ezebilirdik. Fakat Batı bloğu ile birlikte Suriye’ye saldırı ittifakı içerisinde yer aldın. Bu durumda PKK’yi yanıma almak için her şey yaparım” mesajını “Karayılan yakalandı” haberi üzerinden net vermiş oldu. Fakat TC devleti, İran-Suriye ekseni karşısında Batı ile birlikte hareket ederken, İran neden PKK’ye saldırsın? İran yakalayabilir mi yakalayamaz mı bu ayrı bir sorun. Bu siyasal iklimde neden yakalamaya kalksın ki?

Belirttiğimiz saflaşma kaçınılmaz olarak İran ve Suriye’nin PKK ile yakınlaşmasına zemin hazırlıyor. İran’ın Kandil’de PJAK’a saldırısı da PKK ile yakınlaşmasına yol açtı. Murat Karayılan bu durumu şöyle açıklıyordu:

“Bölgeyi yeniden dizayn etmek isteyen uluslararası güçlerin amaçlarından birisi de İran’ı kuşatmaktır. Şimdi daha çok Suriye ile uğraşıyorlar. Kendilerince orayı hallettikten sonra, sıra İran’a gelecektir. Böyle bir aşmada biz Kürtler olarak ayrıca İran’a karşı savaş halinde olmayı pek doğru görmüyoruz” diyerek İran’a zeytin dalını uzatmıştı. İran hedefine ulaşmış oldu!

PKK’de bölgenin yeni siyasi jeopolitiğinde koşullara uyum ve fırsatları değerlendirme arayışında. Pragmatist bir hareket olarak PKK, bölgedeki mevcut gelişmelerin kendine yeni imkânlar sunduğunu, oluşan siyasal çatlaklardan yararlanmak istediğini gösteriyor.

Çatışmalar neden yeniden hızlandı?

PKK cephesine bakıldığında iki şey gözüküyor! Hükümetin başlattığı açılımın hem içerik olarak çözümden uzak olması hem de Habur geçişinden sonra sonlandırılmış olmasıdır. Siyasetin belirleyici olacağı açılım süreci durunca, devreye yeniden silahlar alındı. Buna İmralı’da sonuçsuz turlara dönüşen devlet-Öcalan görüşmeleri eklendi. Öcalan, “Heyetle Barış Konseyi'nin kurulmasına ilişkin bir mutabakata varmış durumdayız… Barış Konseyi'nin kurulması, atılması gereken ve atılacak en önemli somut adımdır” dese de Kandil bu görüşmeleri oyalama olarak algılamaya başladı ki öyledir de!

Devlet cephesinde ise, C. Çandarlar, H. Cemaller ile 3 partiden 8 vekilin de katıldığı heyetin Türkiye’de Kürt sorununa çözüm arayışına katkı sunmak için Güney Afrika, K. İrlanda, İskoçya deneylerini “yerinde gözlem, öğrenme egzersizleri” için Londra’ya gittikleri; Mithat Sancar’ın “Britanya seyahatimiz ‘yeni yol, yordam, üslup arayışı’nda birçok açıdan bir ‘ilk’ti ve de ‘iyi’ydi” dediği; Jonathan Powell’in “K. İrlanda, Güney Afrika deneyiminden öğrendi, Türkiye Kürt sorununda Kuzey İrlanda’dan öğrenebilir” dediği; nihayet bu yerinde gözlemi düzenleyen Democratic Progress İnstitute’nin “Birleşik Krallık’ta başlattığı bu girişimi yakında Güney Afrika ve Kanada’da devam ettirme kararındadır. Ardından muhtemelen İspanya’da da” düzenlenecek denildiği bir evrede devlet savaşı niye yeniden tırmandırıyor?

Silvan eylemi ve ardından gelişen askeri eylemler mi savaş siyasetini yeniden tetikledi? İlan edilen Demokratik Özerklik mi? Bunların etkisi olmakla birlikte, esas Suriye meselesi ile ötüşen Kürdistan meselesinin öne çıkmış olmasıdır. Ortadoğu’da, somutta da Suriye üzerinden giderek Türk devleti için belirginleşen bir “tehlike” halini alan Kürdistan meselesinin öne çıkması Türk devletinin yeni “stratejisi”ni belirlemede etkili oldu. Tek başına ne Silvan ve ardından gelen eylemler ne de Kürtlere siyasi bir statü bile içermeyen Demokratik Özerklik, Türkiye’nin bölgesel savaş hazırlığında belirleyici değil.

TC, Kürt/Kürdistan meselesinin Ortadoğu’da gittikçe büyüyen, genişleyen bir olgu olduğu ve bunun er ya da geç kendi “Misakı Milli” sınırlarını sorgulatacağı “kaygısı”ndan hareketle bir nevi önleyici tedbir olarak birbiriyle bağlantılı iki adımı bilinçli geliştirdiği görülmektedir. Birincisi, içerde ve Kandil’de PKK’ye darbe indirmek ve yarın yeniden hem masaya dönüşü hızlandırmak hem de masaya dönüldüğünde kendi elini güçlendirmiş olmak! İkincisi, Suriye de, Batı ittifakının vurucu gücü olarak devreye girerek Kürtlerin siyasi statü kazanmalarını baskılamak!

Kürt sorununu da içerecek bir saflaşma Suriye üzerinden yaşanacaksa, Türkiye o zaman bu kamplaşmada Kürt sorununda doğal müttefikleri olmasına rağmen İran ve Suriye ile değil, ABD, AB aktörleri ve bölgenin Sünni rejimleri ile aynı safta yer almayı stratejik olarak çıkarlarına uygun görüyor. Bu yönelimde TC, ABD ve Batı ile ne gibi ön anlaşmalar yaptı, bunu bilmiyoruz ama şurası açık: Türk ordusu en gelişmiş savaş araçlarıyla Kandili vururken, içerde yasal, meşru parti ve kurumlara yönelik yeni kitlesel tutuklama operasyonlarının sinyallerini verirken ne ABD’den ne de AB’den Türkiye’ye dönük karşı bir tutum gelişmedi. Dahası TC Kandil’e saldırırken ABD’nin istihbarat desteğini aldığı görülüyor!

“Bıçak kemiğe dayandı”, “Ramazan ayı sonrası hadlerini bildireceğiz” denilse de, Ramazan ayının bitimini beklemeden saldırıya geçen devlet ne yapmak istiyor, hedefinde neler, kimler var? Genel olarak Kandili etkisizleştirmek, içerde Şırnak, Hakkâri ve özelliklede İran-Güney Kürdistan-Türkiye üçgenindeki halkı ezmek istiyor. Yasal parti ve DTK gibi meşru kurumları baskılayarak ulusal demokratik hareketi geriletmek istiyor. BDP’yi TBMM’ye çekmek ve PKK ile arasına mesafe koymasını sağlamak istiyor!

Kısacası TC, son yönelimiyle içerde ulusal demokratik hareketi geriletmek, Kandil’de ise, PKK yönetici kadrosu üzerinde Tamil Kaplanları benzeri bir sonuca ulaşmak istiyor!

Sonuç olarak:

Açılım, en azından iddia olarak Kürt meselesini çözmeyi hedefliyordu. Şimdi yeniden tırmandırılan savaşa dayalı çözüm ise Kürt sorununun ürünü olan örgüt ve partileri bitirmeyi hedefliyor. Yani neden değil sonuçlarıyla uğraşı başa alıyor ki bu yönelim çıkmaz sokaktır. Son yüz yıldır denenmiş ve çözüm değil çözümsüzlük üretmiş siyasetin yeniden denenmesidir.

Birinci Cumhuriyet ile birlikte Kemalizm gerçekten çöktüyse, o zaman TC, Kürt ulusal sorununda eski konseptle yol alamayacağını bilmelidir.

TC devleti, G20’de üstlendiği bölgesel rol gereği Kürt sorununda yeni adımlar atmak zorunda olduğunu biliyor. Ki Suriye’de şayet Esad rejimi giderse, Esad sonrası yeni projeksiyonlar gereği, Kürt sorununda yeni adımlar atması daha zorunlu hale gelecektir.

Daha önce de belirttik; gelinen aşamada silahlı mücadelenin ya da “devrimci halk savaşı”nın sürdürülmesi, Kürt ulusal sorununa çözüm getirmeyecektir. Ayrılıp bağımsız devlet kurmak hakkı dâhil Kürt ulusal sorununun çözümünü, sivil itaatsizliği esas alan kitlesel eylemliğin geliştirilerek, rejim işleyişinin kilitlenmesinde aramalıyız. Ancak başından beri genetik kodlanması silahlı mücadele olan PKK, sivil itaatsizliğe silahlı mücadelenin bir yan türevi olarak işlev yüklüyor. Ki bu durum hem sivil itaatsizliğin hem de silahlı mücadelenin dokusunu bozuyor!

Gelinen süreçte ulusal demokratik hareket yönünde birlik öne çıkmaktadır. Diyarbakır merkezli yeniden geliştirilen ulusal demokratik birlik çalışmalarının kalıcı adımlara dönüşmesi için başta BDP olmak üzere herkes sorumlulukla davranmalıdır!

canbegyekbun@hotmail.com


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006