Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

SÜRGÜN MEYVEYE DURDU-3 (RIZA TOPAL SÖYLEŞİSİ) Röp: Nihal Doğanay
NEWROZ

"Binlerce şiirim var Sonet’lerim var. Örneğin Wilhem Busch’un 75 hikayesini Kürtçe’ye çevirdim. Max Moris onun çok tanınmış eseridir, 22 dile çevrilmiş, bende onu Kürtçeye çevirdim. Üstelik bunları 1988’de çevirdim.

Sevgili hocam, isterseniz kısa bir yaşam öykünüzle söyleşimize başlayalım.

15 Ekim 1934 yılında Dersim Mazgirt Zuluman köyünde doğdum. Dersim katliamından 4 yıl önce yaşamla tanıştığım için 1937-38 katliamını hatırlamıyorum. Ancak 38 katliamının acılı öykülerini sonraları babamdan ve sağ kalan köylülerimizden uzun uzun dinledim. Yüreği burkularak duyduğum her öykü hüzün dalgaları şeklinde bütün yaşamıma yayıldı. Türk Devleti Kürdista’nın son düşürülen kalesi olan Dersim’de tamamen bir soykırıma girişti. Direnen direnmeyen aşiretler arasından bir ayrım yapmadan Dersimli olmasını yeterli bularak köyde, ovada, mağarada bulduğu herkesi katletti.

Sizi etkileyen bu öykülerden aklınızda varsa bir iki tanesini bizimle paylaşır mısınız?

Bizim yaşlı köylülerden biri anlatıyordu: “Hükümet Mazgirt köylülerini çağırdı, Mazgirt köylüleri harekete katılmamışlardı. Pertek Çermişgezek hatta birçok aşiretlerde olaylara katılmamıştı. Yani Türk devletine karşı kendilerini savunan iki üç aşiretti. 1938’de bizim mıntıkanın ajanları olarak Ali Yıldırım ve Seyit Hüseyin diye birileri vardı. Bir de Xıde Beko diyorlardı Hıdır Öztürk, bunlar listeler hazırlayıp hükümete veriyorlar. Köyde ve mıntıkada hatırı sayılır kimler varsa hepsini liste yapıp devlete veriyorlar. Bu listede dedem, amcam ve bizim köyden altı kişi çağırıyorlar. Diğer köylerden de çağırıyorlar ‘gelin Mazgirt’e konuşup barışalım’ diye. Bunlardan bir kısmı şüphe ediyorlar bu çağrıya gitmek istemiyorlar ‘bunlar bizi öldürecek’ diye, onlardan bizim bir aşiret ağası meseleyi anladığı için kaçıp Karakıçan’a geçiyor. O kurtuluyor. Ötekiler gidiyorlar.”

Gidenlerden bizim köylü olan birisi de şöyle bir öykü anlatmıştı. Bu çağrılara oda gitmiş ancak geri dönmüş dönmesinin sebebi de amcam ile müdürün arası çok iyiymiş. Amcam, tabi ajan değil, köy muhtarı olduğu için bazen müdürle görüşüyormuş. Karşılıklı insani bir ilişki gelişmiş aralarında. Tam kurşuna dizecekleri sırada Müdür nahiyeden telefon açıyor ‘bu köylülerin suçu nedir siz alıp götürüyorsunuz’ diye kaymakama itiraz ediyor. Kaymakam da askerlere söylüyor, askerler de gelip kurşuna dizileceklere diyor ki ‘Ölümanlılar çıksın aradan.’ Bunun üzerine bizim köylüler çıkıyorlar ‘siz serbestsiniz evinize gidebilirsiniz.’ Oradakileri kapalı mekanlara koyup üzerlerine benzin dökerek yaktılar. Geri kalan bazılarını da şeritlerle birbirine bağlayarak duvar diplerinde tek sıra halinde dizdiler. Tabii bunları bana anlatan bizim köylü kurtulmuş ama orada seyrediyor diğerlerini. Askerler emir vermişler ‘son duanızı okuyun, kurşuna dizileceksiniz’ demişler duvar dibinde ölüm sırasını bekleyen köylülerden biri biraz öne çıkarak Atatürk’e, Cumhuriyet’e ana avrat dümdüz gitmiş. Asker ‘ateş’ demiş ama adam yere düşene kadar küfre devam ediyormuş.

Bir öykü de daha sonraları ben Mazgirt’e gittiğimde benden 5-6 yaş daha büyük olan bir çocuk anlatıyordu ‘bizi sıraladılar kurşuna dizdiler daha sonrada süngü ile süngülediler hayatta kalanlarda ölsün diye ben küçüktüm kurşunlar isabet etmedi. Ölenleri üst üste topladılar, ben en altta kaldım. Cesetlerden sızan kanlar beni kan içinde bıraktı. Yüzüme gözüme bulaştı, gözümün içine giren kan sonra kurudu hiç bir yeri göremiyordum. Sonra bir baktım ki sessizlik var, ses seda yok. Baktım uzaktan su sesi geliyor, anladım ki gecedir. Epeyce çabaladıktan sonra cesetlerin arasından çıktım, derenin sesine doğru gittim elimi yüzümü yıkadım kaçtım kurtuldum.’ Orada katledilenlerin hiçbirisi eylemlere katılmamışlardı. Bunlar Mazgirt’in aşiretlerindendi. Ajanlar tarafından şikayet edilenleri çağırdılar, götürüp vurdular.

Çok acı. Kürt halk türkülerinin neden bu kadar acılı ve hüzünlü olduğunu daha iyi anlıyorum. Ruhi Su sanıyorum bundan dolayı “bir halkın yaşamını öğrenmek istiyorsanız türkülerini dinleyin” diyordu. Türküler bir halkın iç dünyasının dışa vurumudur demek ki. Peki, yaşam öykünüze tekrar dönersek…

İlkokulu köyümde okudum. Yeni kurulan Türk devleti birçok alanda ekonomik sıkıntılar yaşarken özellikle Dersim’de peş peşe okullar açtı hatta yatılı okullar açıyordu. Can kırımından kurtulan çocukları bu okullara alarak onlara Türklük aşılanıyordu. Bu okullardan birinde okudum. Daha sonra Malatya öğretmen okulunu bitirdim. 1957 yılında öğretmen oldum. İlk öğretmenliğimi Bingöl köylerinde yaptım iki yıl kadar. 1960 darbesinden önce 1 yıl da Ankara’da öğretmenlik yaptım. 1960 darbesinden sonra Kürdistan’ın köylerinde öğretmenlik yapmak için Milli Eğitim Bakanlığı’na dilekçe verdim. Askeri cunta tarafından Ankara’ya bir general vali olarak atandı. Kürdistan’da öğretmenlik yapmak için verdiğim dilekçeden şüphelenen general beni çağırttı. “Neden Hakkari’ye gitmek istiyorsun?” diye sordu, hizmet etmek için gitmek istiyorum dedim. Buna sesini çıkarmadı 1961 yılının kış aylarında bin bir güçlükle Hakkari’ye gittim. Tek amacım var halkıma hizmet etmek.

Kürt ulusal bilinci ile ne zaman tanıştınız? Özellikle Kürdistan’da öğretmenlik yapmaya karar vermeniz ve halka hizmet amacını gütmeniz bu konuda politik bir bilincinizin olduğu anlamına geliyor...

Ben 20’li yaşlarımda iken Diyarbakır’da Tapu ve Kadastro okulunda okuyan amcamın oğlundan etkilendim. Amcamın oğlu Musa Anter’in hem dostu hem de iyi bir okuyucusu ve takipçisiydi. Anter’in kitaplarını okuyarak ve okuduğu bu kitapları da gizlice aileye taşıyarak bizde ulusal duyguların uyanmasına neden oldu. Bu arada bir anımı anlatayım: Bingöl’e bağlı Solan’ın bir Zaza köyünde öğretmenlik yaparken köyün muhtarı beni uyardı. ‘Hoca senden önceki öğretmen Adapazarılıydı. Bu öğretmen öğrenciler arasından hafiyeler kurmuştu evlerinde hangi çocuk Kürtçe konuşursa cezalandırıyordu. Sende aynı şekilde davran. Hafiyelerini kurup Kürtçe konuşanları cezalandır ki çabuk Kürtçeyi unutup Türkçeyi öğrensinler’ dedi. Şaşırdım ama sesimi çıkarmadım. İkinci gün okulda öğrencilere “çocuklar okulda Türkçe konuşun ve öğrenin ama evde de Kürtçe konuşun” bu tavrım çok çabuk bir şekilde köyden kazaya oradan da ile yayıldı. Olay ilköğretim müdürlüğüne kadar intikal etti. Azarlandım, tehditler aldım ama yılmadım sonra Hakkari’ye gitmek için müracaat ettim. Hakkari’deki ilk görev yerim Yüksekova.

Öğrencileriniz arasında bugün politik kimliği ile öne çıkmış kimseler var mı?

Var var, olmaz olur mu? Nejdet Buldan, Salih Yıldız, Esat Canan vs. Bunlar benim öğrencilerimdi. Biliyorsunuz, Nejdet Buldan daha sonra Yüksekova Belediye Başkanı oldu kovuşturmaya uğradı, yurtdışına sürgün edildi. Buldan ile burada bir karşılaşmamda “Siz bizi Kürtçü yaptınız Hocam” dedi. Yüksekova’da sekiz yıllık öğretmenlik yaptım. Her yerde Kürt olduğumu söylüyordum. Öğrencilerime “sizler de Kürtsünüz” diyordum. Tabii benim bu tavrım devletle dirsek teması içinde olan Zeydan aşiretinin hoşuna gitmedi. Beni şikayet ettiler. Bunun üzerine 1968 yılında yurt dışına çıktım. 1970 darbesinde arananlar listesinde idim. Resim yapmaya öğretmen okulunda başlamıştım. 1957 yılında ilk özel sergimi açtım. İkinci sergimi 1958 yılında Ankara milli kütüphanesinde açtım. Bu sergide hem basının hem de sanatseverlerin çok ilgisini gördüm. 1964 yılında devlet sergisine bir resmimi gönderdim. Oy birliği ile bu resmim İstanbul müzesine alındı ve sergilendi. Ressamlar içinde en fazla yardımı Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan gördüm. 1967 yılında güzel sanatlar akademisinin müdürü ile tanıştım. Genel müdür beni Avrupa’ya göndermek istiyordu orada resim sanatımı daha da geliştireyim diye. Bilgehan beni Fransa’ya göndermek istiyordu. Fransa’da kontenjan dolu olduğu için Ancak Almanya’da öğrenim yapabileceğim yanıtını aldım. Dersim milletvekili Fethi Ülkü’nün de yardımları ile hiçbir engelle karşılaşmadan 1968 yılında Almanya’ya geldim. 11 aylık eğitim için yurt dışına gönderilmiştim. Bu 11 ayın 4 ayını mecburi dil kursuna gitmem gerekiyordu. O kursa gitmek yerine resim yapmaya yoğunlaştım ve Almanya’ya daha henüz ikinci ayımda Avrupa’daki ilk özel sergimi açtım. Sergime katılmak için Bon’dan kültür Ataşesi Ali Rıza Özgüç geldi. Sonradan öğrendim ki Ali Rıza Özgüç de Kürt’tür.

Ali Rıza Özgüç’ün araya girmesiyle Almanya’da kalma sürem uzatıldı. Yeniden sınava girerek öğrenci oldum. Yalnız resimle Avrupa’da yaşamımı ikame etmenin zorluklarını anlayınca tekrar öğretmenliğe müracaat ettim. Ancak Türkiye bu isteğimi reddetti. Almanya da öğretmenlik yapmamı engellemek istediler. Alman makamlarının benden hiçbir suçum olmadığına dair temiz kağıt istemesi üzerine Bon Kültür Ataşesinden Ali Rıza Özgüç imdadıma yetişti ve istenilen temiz kağıdını ilgili mercilere ulaştırdı. Böylece öğretmenliğim kabul edildi ancak küçük bir sorun vardı öğretmenliğim kabul olduğu dönemde aynı zamanda Resim Akademisinde de öğrenciydim. Öğrenim gördüğüm akademinin profesörünün araya girmesiyle o sorun da çözüldü.

Öğretmenlikten ne zaman emekli oldunuz?

1994 yılında emekli oldum.

Öğretmenlikten emekli oldunuz ama sanatta üretime devam ediyorsunuz. Sanıyorum sanatta ölünce emekli olunuyor…

Evet, aynen öyle sanat sürekli ve kesintisizdir. İnsan ömrü ise sınırlıdır. Siz bir noktadan sonra yaşamdan kopuyorsunuz ancak sanatı bıraktığınız nokta da bir başkası sürdürecektir. Yani bayrak elden ele dolaşacaktır.

Yaptığım antifaşist resimlerden dolayı Alman faşistlerinden tehdit mektupları aldım. Sonradan anlaşıldı ki bu mektuplar organize Türk terör örgütleriyle Alman faşistlerinin işbirliği sonucu bana gönderiliyor. Kürdistan’daki gelişen ulusal kurtuluş mücadelesine omuz verince de Türk konsolosluğu tarafında protesto edildim ve el altından susturulmaya çalışıldım. Tehditlere aldırmadan sanatıma devam ettim. Ancak ne yazık ki Kuzeyli Kürt örgütlerinden gerekli desteği göremedim. Güney Kürdistan’a 2001 yılında bir yolculuk yaptım. Yaptığım resimlerin onlar tarafından değerlendirilmesini istedim ancak ne yazık ki onlardan da gerekli ilgiyi görmedim. 16.04.2010’da Weziré Çandé Heremé Kurdistan’a bir mektup yazmaya karar verdim. Güney Kürdistan Kültür ve Sanat bakanlığına yazdığım mektupta özetle şunları söyledim. “1968 yılında Almanya’ya geldim. Almanya’nın Münih kentinde Cindi Akademisi’ni bitirdim. 43 yıldır Almanya’da yaşıyorum. Şimdiye kadar 1000 tane yağlı boya, 1500 sulu boya, 1500 pastel, Yağlı Pastel, grafik 4000’den fazla ürünüm var. Binlerce sayfalık yazılarım var. Oldukça şiirim ve Kürtçe’nin Kurmanci lehçesinde yazdığım sonetlerim var. Oldukça çevrilerim var, 20 kitabı oluşturacak kadar. Kültür yalnızca folklor ve şarkı değildir. 2000 yılında geldim ve gerekli mercilerle görüştüm ancak umduğum şekilde ilgi gördüğümü söyleyemem. Bu güne kadar sanat için 350 bin Euro harcadım. Bir müzeyi dolduracak fazlalıkta resimlerim var. Tek amacım ülkeme hizmet etmek onun sanatını bir adım daha ileri götürmektir. Ancak ne yazık ki bu mektubuma da bir karşılık alamadım.

Evet, oldukça düşündürücü Hocam küçük yaşınızda yaşadığınız onca acılar, kan ve katliamlar ve duyduğunuz hüzünlü öyküler sanıyorum hafızanıza kazınmış olmalı ki yaptığınız resimlere bakınca buram buram Dersim, Kürt gelenekleri ve Kürdistan kokuyor.

1980’e kadar dediğiniz motifleri fazlasıyla işledim. Elimden geldiğince onu yapmaya çalıştım çünkü hedefim oydu. Her sanatçı öğrendiğini yaşadığını sanatına yansıtıyor. Diğer taraftan Baas Partisi’nin Güney Kürdistan’daki zulmü katliamı beni çok fazlasıyla etkiledi. Bunların tümünü işlemeye çalıştım. Ayrıca Kürt halı kilim ve onlardaki renk harmonisi hafızamda canlılığını koruyor. İlk sanat eğitimimi öğretmen okulunda aldım. Klasik, reprodüksiyon, empresyonizm ve kübizmi öğrendim, ilgili kitaplar elime geçiyordu, onları okuyordum. Sonra öğretmenlerim beni kabiliyetli görünce atölyeye aldılar orada çalışmaya başladım.

Soyut resim tam olarak anlaşılmış değil aslında. Fransa’daki gerçeküstücü yani dadacı akımın bir ürünüydü. Onlar “sanat sanat içindir ve seçkin insanların işidir. Halkın sanattan anlaması çokta önemli değil, zaten anlamaz da” görüşünü savunuyorlardı. Sürrealist akımın öncüleri olan Salvador Dali vs. resimlerine bakıldığı zaman çok anlaşılır değil zaten oda onu istemiştir. Sizin yaptığınız resimlerde ise daha çok içinden çıkıp geldiğiniz toplumun kültürel dokusu hakim. Dediğiniz gibi yaşadıklarınız yansımış. Bu anlamda ülke gerçeğini de göz önünde bulundurarak Kürt motifli sanat ve sanatçı hakkında neler söylemek istersiniz?

Avrupa’da fotoğraf makinesi icat edildikten sonra benzetme konusu ortadan kalktı. Çünkü fotoğraf makinesi bunu daha iyi yapıyor. Ressam’a gerek kalmadı. Bu yüzdende Ressamlar başka yöntemler aradılar. Daha önce klasik çalışılıyordu. Fotoğraf makinesi ile bu sona erdi. Artık renkçiliğe doğru bir gidiş var. Özellikle de Fransızlarda var, Koro’da var, Deleguar’da var. Böylece resimi renkçilik sahasına döktüler. Sonradan empresyonistler güneş ışığını tahlil etmeye başladılar. Önemli işler başardılar. Bunların en önemlisi Söre idi. Politilizmle çalışıyor. Bunların içinde en büyük araştırmacılardan birisi Sezan oldu. Sezan’ın son çalışmalarını biraz Kübik alana getirdi, geometrik şekiller yapmaya başladı. Her şeyi Kübizme vardırdı. Onların arkasından Picasso geldi. Bunlar Sezan’dan faydalanarak Kübizmi geliştirdiler. Başkaları çıktı onlarda realizmden yararlanarak realizmin hayali olan sürrealizmi çıkardılar. Buna benzer her bölgede değişik görüşler ortaya çıktı. İtalya’da Fütürizm ortaya çıktı. Bu görüşlerin hepsinin merkezi Paris’ti, çünkü Paris çok şeyler yaptı. Berekt öncülüğünü yapıyordu bu işin, Freud’un yazılarından da faydalanarak yeni bir duruştur.

İlk sergilerini tuvalette mi açtılar?

İlk sergilerini nerede açtıklarını bilmiyorum. Ancak bilindiği gibi gelen her yenilik hemen toplumda kabul görmüyor çünkü insanların yüzde sekseni, seksen beşi geleneklerine bağlı olarak yaşıyor. Bunları yadırgadılar kimse bunlara bakmıyordu. Zevk almıyorlardı. Örneğin ilk resim yapan Matis bir sergiye resim verdiğinde onun resimlerine “Fau” vahşi renkler anlamına gelen Fauizm adını verdiler. Şiddetli renklerle çalıştığı için ki alışılmamış renklerdi. Bu çalışmaları yoğunlaşıp yaygınlaşınca zaman içinde kendilerini topluma kabul ettirdiler. Özellikle sanat çevresi, entelektüel çevre bunlara ilgi gösterdi. Bugünde bu işler böyle devam ediyor. Araştırmalar, yeni yöntem üzerine çalışmalar devam ediyor ancak artık Avrupa’da bu iş bitmiştir. Yeni bir şey getiremiyorlar. Yeni bir şey olmayınca artık yeniye kendilerini kilitlemişler. Bütün yöntemler denendiği içinde çabaları sonuçsuz kalıyor. Renk ve formun belirli bir sınırı vardır. Bu sınırlar içinde ne kadar güzel şeyler yaparsan artık o da sanatçının yeteneğine kalmış bir olaydır. Bence her şey denendiği içinde yeni bir şey bulunması mümkün değildir. Son sıralarda Avrupa’da, Amerika’da olsun ressam tuvalin üstüne kocaman fırçalar vuruyor, buna da modda sanatı adını takmış. Biraz önceki sohbetimizde adı geçen İbrahim Coşkun modda sanatı yapıyor. Modda sanatı para da getiriyor.

Ancak anlam itibarı ile de bir şey ifade etmiyorlar. Coşkun’un resimlerini biliyorum. O resimlerde onun psikolojisini, ustalığını ve duygularını yakalamaya çalıştım ancak maalesef hiçbir şey anlamadım.

Aslında bir tablo neye benziyor diye uğraşmamak gerek. Şimdiki resimlerde renk düzeni, renk ahengi nasıldır ona bakmalı. Çünkü ressamların çoğu renk düzeni ile çalışıyor. Bir kısım ressam bunu da aştığını söylüyor. “Kâinatın ilk büyük patlamasından sonraki atomların buluşması sufaldır hepsi” diyorlar ve sufal çalışmalar var. Adam tablonun üzerine boyayı atıyor artık nasıl şekillenirse. Sufal, yani ben vuruyorum boyayı nasıl gelirse, maymuna yaptırıyor, değişik hayvanlara yaptırıyor ve adam bununla para kazanıyor. Anlam itibarı ile burada bir şey aramamak gerek. O sanatçının kendi düzenidir. Sen onun düzenini kabul etmek zorunda değilsin. Herkes kendine göre bir şeyler uyduruyor, yapıyor, yazıyor. Picasso diyor “Biz hayatımız boyunca yalan söyledik. Kendimiz uydurup uydurup yapıyoruz, bu yalandır” diyor.

Siz uzun yıllardır yurtdışında yaşıyorsunuz, kaç yıl oldu ülkeye gitmeyeli? Ayrıca bu çalışmalarınızdan dolayı Türk devleti ve Alman devleti size karşı nasıl davrandı?

Ben İzmir’e gidip geliyorum. Devlet önce pasaportuma el koydu, uzun süre yasaklıydım. Sonra Alman vatandaşlığına geçince artık sesini çıkarmıyorlar gidip geliyorum. Beni Yüksekova’daki suçlarımdan dolayı arıyorlardı. Başka suçum yoktu. Onun içinde pasaportuma el koydular. 1981 yılında konsolosluk beni çağırdı Erzincan’a gitmem gerektiğini söyledi nedenini sorunca orada bir mahkememin devam ettiğini söylediler. Ne davası diye sorduğumda “siz Türkiye’nin aleyhinde propaganda yapmışsınız” dediler. Bende dedim 1968 yılından bu yana buradayım, Almanya’dayım. Onlar “yapmışsınız işte mahkemeniz var Erzincan’a gideceksiniz” diyerek kesip attılar. Ben de gitmeyeceğimi söyleyip Avukat tuttum. Avukat konsolosluğa baskı yapınca konsolosluk bana bir yazı yazdı “gel pasaportunu geri al diye.” Avukatıma gönderin ben ondan alırım dedim. Onlar da “Avukatla ne işimiz var kendin gel al” dediler. Gittim aldım. Sonra ikinci bir konsolos geldi. Yine pasaportumu istediler bende götürüp verdim, alın dedim. Bir ay pasaportsuz illegal dolaştım Almanya’da, beni yazarlıkla, sanatçılıkla suçluyorlardı. Ancak bana karşı çok kirli oyunlar oynadılar. 1968’den 1980’e kadar gayet iyiydi buradaki ilişkilerimiz, Almanlarla hatta Alman hükümetiyle de. 1981 yılında ben Bochum’da kişisel bir sergi açınca ondan sonra Türkler başladılar benim aleyhime propaganda yapmaya. Her yerde bana zorluk çıkardılar. Özellikle Kenan Evren döneminde bana her türlü zorluğu çıkardılar. İşin acı yanı hiçbir Kürt ve örgütü bana sahip çıkmadı. Ştern dergisi bir ara benimle ilgili bir söyleşi yapmak istedi. Almanya’daki yabancı sanatçılarla ilgili bir yazı dizisi başlatmışlardı. Gelip yaptığım resimlere baktılar ve dönüp bana “tanıdığımız yabancı ressamlar içinde en ustası sensin” dediler. “Biz böyle gördük” dediler. İyi dedim. “böyle de yazacağız” dediler. Sonra da Türk hükümetinin araya girmesiyle beni ekarte ettiler. Benim yerime bir sürü Türk’le söyleşiler yaptılar. Kenan Evren’in araya girmesiyle Ştern dergisinde ki benimle görüşen yazar bana bir yazı yazarak “kusura bakmayın bu sefer sizinle ilgili bir şey yazmadık ancak daha sonra yazarız.” 1981 yılının güzünde Avusturya’nın Viyana kentinde bir sergim oldu. Sergiden önce Ştern dergisinde ki o yazara haber verdim sergimle ilgili dönüp bana dedi ki “Viyana uzak” iyide siz Malatya’ya kadar gittiniz Malatya daha mı yakındı Viyana’dan?

Kürt örgütlerinin size yaklaşımı nasıl oldu?

1973 yılında Kemal Burkay kaçıp buraya geldi. İlkin Münih’e geldi, ben sahiplendim, 1 yıl evimde kaldı. 1974 yılında geri döndü. O zamanlar Almanya’da Kürt derneği diye bir dernek yoktu. Burkay bir dernek kurmamızı istedi. İlk olarak 1974 yılında hayli uğraştıktan sonra Münih’te bir dernek kurduk. Bu derneğin ilk kurucularından biri de benim. Bir gece yaptık, ummadığımız halde gecemize katılım oldukça iyi oldu ve 600 kişi geldi. Sonra sırasıyla Frankfurt ve başka kentlerde Kürt dernekleri çoğalmaya başladı. Ben bir yurtsever olarak bu dernekler içinde çalıştım. Sonradan Komkar kuruldu Komkar’da çalışmaya başladım. Ancak Komkar’ın üyesi değildim. Daha sonra bunlar 1981 yılında partiye dönüştüler. Partiye dönüşünce bizi ne yönetime ne de herhangi bir kademesine aldılar. Sadece “paranızı vereceksiniz” dediler. Dedik eğer sorun para vermekse başka yere de paramızı veririz. Böylece partili olmayanlar ayrıldılar. Diğer taraftan PKK oluşmaya başladı. Açık söyleyeyim bizim cenahtan yani Kürt parti, örgüt, cephe, kurum kuruluşlardan bir yardım görmedim.

İlginç

Evet, maalesef durum bundan ibaret. Burkay ile ilgili bir anekdotumu anlatayım. Güney’e gitti sonra geri geldi. İran’a gitti yine geri geldi.1980 darbesinden önce Avrupa’ya ikinci çıkışında Almanya’ya Münih’e geldi yine konuğum oldu evimde kaldı. Bana sordu “nereye gideyim?” İsveç’e mi? Yoksa burada mı kalayım?” diye. Bende eğer hizmet edeceksen burada kal çünkü Kürt kitlesinin yoğunluğu burada ancak rahatlık ararsan İsveç’e git. O da bana “İsveç iyidir” dedi, o zaman oraya git dedim. İlişkilerim iyi idi onunla, onun partisinden destek bekledim, dediğim gibi hayali sükuna uğradım.

Burkay’ın ülkeye dönüş kararını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Artık yaşlanmış bu saatten sonra ne yapacak. Onun süreci bitti.

Bu arada BDP Kültürel Özerklik ilan etti Kürdistanlı bir sanatçı olarak bu konuda neler düşünüyorsunuz?

İzlediğim kadarı ile şunu sormak gerek, bu özerkliğin içinde ne var? Bu çok önemlidir. Kürtler bunun için mi mücadele etti? Benim bildiğim silahlı mücadelenin amacı bağımsızlık olmalı. Tutsak bir halk onun için mücadele eder. 1921’deki hakları istiyorlar. Lozan’da da kağıt üzerinde Kürtlere kimi haklar tanındı hani nerede hangisini hayata geçirdiler tatbik ettiler? Geçenlerde Ahmet Altan’ın bir yazısını okudum. Altan diyor “ özerklikteki bu istemlere bakılırsa Kürtlerin kaderi yine Türklerin elindedir” yani istediği zaman istediği şekle sokabilir yine. Bu anlamda özerklik, kültürel özerklik bana bir şey ifade etmiyor.

Peki, yine resim çalışmalarınıza dönersek Güney Kürdistan’a gittiniz 4 binden fazla tablonuz olduğu biliniyor. Güneyli Kürtlerin özelde size genelde sanata karşı tavırları nasıldı?

Ben bu işe başlarken çok sıcak duygularla başladım. O yüzden gönüllü olarak Hakkari’ye gittim. Ben Hakkari’ye gittikten sonraydı Barzani hareketinin başlaması. KUK’dan bir iki arkadaşta benim 30 yıllık arkadaşlarımdı. Kemal Fuat vs. Herhangi bir partiye girmedim ancak bütün Kürdistani partilere eşit mesafede durdum benden herhangi bir yardım istenince de elimden geldiyse eğer severek kabul ettim. Sanatımla, dilimle, propagandamla elimden ne geldiyse… 2000 yılında Güney Kürdistan’a gittim. Suriye üzerinden kaçak gittim. Bir ay Erbil’de kaldım orada Kültür bakanı Felakettin Kakai ile konuştum. Onların müsteşarı Melle Xalıt Barzan’la konuştum. Ban dediler “Mezut Barzani ile de konuşman gerekiyor” olur dedim çünkü ben geldim ödül alan resimlerimde dahil tümünü Güney Kürdistan’a hediye etmek istiyorum. O zamanki gazete ve televizyonlarda bu olay yayınlanmıştı. Gidip Mesut Barzani ile konuştum. Kendisi ile Kurmanci konuştum olayı anlattım. Dedi ki “çok sevindim almakta istiyoruz fakat Türkiye yol vermiyor.” Sonra Kültür bakanı olan Feakettin Kakai dedi “3 ay içinde sana haber vereceğiz ve resimleri buraya alacağız” dedi. Aradan 11 yıl geçti hala bir yanıt vermediler resimleri almak içinde bir girişimde bulunmadılar. Bir kaç mektup gönderdim yanıtlama gereği bile duymadılar. Ellerine geçmeme endişesi ile iadeli taahhütlü mektup gönderdim yine yanıt vermediler. Demek ki sanat onlarında umurunda değildir. Onlara yazdığım mektuplar bende kopyaları size verebilirim. Yani büyük bir umutla bu işe başladım ancak hayal sükutuna uğradım. Yani 4 bin resim yapacaksın binlerce şiir ve sonetler yazacaksın 20 kitaba yakın tercümeler yapacaksın ama bu çabaları kimsenin ruhu duymuyor. Olur şey değil.

Siz şiir de yazıyorsunuz öyle mi? Gerçi resim ve şiir çok da birbirinden uzak iki sanat kolu değildir amaç itibarı ile. Biri sözcüklerle yaşamı güzelleştiriyor diğeri renklerle.

Evet binlerce şiirim var Sonet’lerim var. Örneğin Wilhem Busch’un 75 hikayesini Kürtçe’ye çevirdim. Max Moris onun çok tanınmış eseridir, 22 dile çevrilmiş, bende onu Kürtçeye çevirdim. Üstelik bunları 1988’de çevirdim. Henri Böl’ün Siyah Koyunu’nu Kürtçeye çevirdim. Simger’in, Oskar Wald’ın, Almanların önemli şairlerinden 40 tane şiirini Kürtçeye çevirdim. Hiç kimsenin ruhu duymadı bende bıraktım.

Ne yaptınız o çevrilerinizi?

Öyle duruyorlar.

Yayınlama girişiminde bulundunuz mu?

Yok kimse yardım etmedi. Sen çıkar diyorlar. Nasıl yapayım bu sınırlı olanaklarımla. Resim malzemesine mi para vereyim buna mı para vereyim. Topu topuna bir emekli maaşım var. Yani son derece hayal kırıklığına uğradım.

Hocam 78 yaşındasınız daha da uzun ömür diliyorum. Ancak doğanın kaçınılmaz kanunu bir gün göç edeceğiz. Şimdi kendi ürünlerinizi koruyorsunuz peki hakka yürüdüğünüzde bu kadar değerli eser bu kadar değerli ürün ne olacak.

Dilekçemde de yazdığım gibi ben sağken bunları koruyacağım ve üretmeye devam edeceğim öldüğümde ne olacağını bende bilmiyorum. Eşim yok, çoluğum çocuğum yok, tek başınayım. Kardeşlerim var onlarında sanatla ilişkileri yok diğer Kürtler gibi paradan başka bir şey düşündükleri yok. Ne yapabilirim ki siz söyleyin firavunlar gibi mezara mı götüreyim? Kurt kurumlarından bir ses seda çıkmadı. Paris’teki Kürt Enstitüsü’ne yazdım 15 yıldır uğraşıyorum yanıt almadım onun yerine hava aldım. Washington’daki Kürt enstitüsüne yolladım geri geldi, böyle bir adres yok diyor. Oysa adreslerini internette ki sayfalarından almıştım. Akademiye mektup yazdım cevap alamadım. Bilmem siz söyleyin ne olacak? Çünkü ben bilmiyorum.

Ben sanat ve sanatçı denince şöyle düşünüyorum. Sanatçı kendi bireysel kimliğini korumalı kendi iç tutarlılığını yakalamalı sınıf mücadelesi temelinde sanatsal ürünleri ile Kürt ve Kürdistan sorununa eğilmelidir…

Ben de öyle düşünüyorum ve öyle biriyim. Ben kendim sosyalist bir adamım. Benim sosyalist görüşlerimde öncelikle Kürt ve Kürdistan’ın özgürlüğü yatar. Ancak işçi sınıfı mücadelesi dediniz de. Kürdistan da fabrika yok, işçi yok, köylü toplumu. İşçi sınıfının olmadığı yerde onun mücadelesi ne işe yarar. Ancak ben sosyalizmi eşitlik, özgürlük, bağımsızlık temelinde algılıyorum ve bu yanlarına sahip çıkıyorum. Ayrıca ben komünizmi de sosyalizmi de geleceğin modern dini olarak görüyorum. Komünizmin bir hedefi vardır insanlara hizmet ediyor. Müslümanların kutsal kitabının ne hedefi vardır? Kime, neye hizmet ediyor? Hiç tutarlı bir yanı yok. Ancak Marksizm’in kendi içinde tutarlı bir yanı ve ideolojisi var.

Verdiğiniz bu yararlı bilgilerden dolayı size çok teşekkür ediyorum.

Ben size teşekkür ediyorum Köln’den zahmet edip 600km yola geldiğiniz için.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006