Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

DEMOKRATİK ÖZERKLİK; ZAMANLAMA DEĞİL İÇERİK SORUNLU!/S. Çiftyürek
S. Çiftyürek

NEWROZ

Demokratik Özerklik deklarasyonu birçok yönden sorunludur, kendi içerisinde çelişkiler barındırmaktadır. Bu açıdan ne zaman ilan edildiği değil neyin ilan edildiği önem kazanıyor.

 

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) 14 Temmuz’da Diyarbakır’da Demokratik Özerkliği (DÖ) ilan etti. DTK açısından bu gecikmiş bir ilandı çünkü birkaç yıldan beri gündemlerindeydi. İlanla birlikte devlet, hükümet ve basını bunu rejime “savaş ilanı” en hafif deyimle “meydan okuma” olarak algıladı. Bu algılamada aynı gün Silvan’da gerçekleşen ve 13 asker ve iki gerillanın ölümüne yol açan eylem ile BDP’nin Meclisi şartlı ya da geçici boykotu da etkili oldu.

Devlet ve hükümet erkânı harekete geçti, rejim partileri şovenizmle yüklü mesajlar verdiler. Kürtler ve siyasi kurumları hedef tahtasına oturtuldu. Başbakan Erdoğan; “PKK ve siyasi uzantıları” vurgusuyla BDP’yi hedef gösterdi. “Silvan bir kırılma noktasıdır” diyerek 1993 konseptine dönüş işaretlerini verdi ve arkasından 20 bin özel polis gücünün bölgede yeniden konuşlandırılacağı açıklandı. AKP’nin özel polis gücü yönelimiyle hem askere güvensizlik nedeniyle doğrudan denetleyeceği bir gücü devreye sokmak hem de yeni açılımlardan çok çözümü güvenlikte gördüğü anlaşıldı.

Kürtler ve Kürdistan meselesinde Genelkurmay çizgisinde buluşan rejim partilerinin konjonktürel olarak “Kürt Açılımı”ında ayrı düştüklerini görmüştük. Ancak DÖ ilanıyla birlikte CHP ve MHP, AKP ile ortak bildiri yayınlayarak “bakın milletimizin zor gününde birlikte hareket ediyoruz” mesajını vermekte gecikmediler.

Duran Kalkan ve bazı KCK yöneticilerinin son dönemde, “devrimci halk savaşı için mücadele ortamı elverişlidir” açıklamaları, Öcalan’ın “ya çözüm yönünde adım atılır ya da devrimci halk savaşı hayat geçirilir” diyerek demokratik çözüm ve savaş dilini birlikte kullanması, Silvan eylemi birleşince liberal, sol liberal yazarların tutumlarını da etkiledi. Öyle ki hükümet asker kaynaklı bir provokasyon olabilir ihtimaline karşı içişlerine bağlı sivil müfettişleri görevlendirmesine rağmen Taraf Gazetesi yazarları başta olmak üzere liberal köşe yazarları Silvan eylemini daha çok KCK’nin “devrimci halk savaşı” yöneliminin bir adımı olarak değerlendirip karşı tutum aldılar.

Bunu en net Orhan Miroğlu; “Silvan eylemi yeni bir stratejinin hayata geçirilmesinden başka bir şey değil. Eylemin gerçekleştiği gün Diyarbakır’da ilan edilen demokratik özerklik yeni stratejinin üstünde yürüyeceği paradigmayı da gösterir” diyordu. (Taraf Gazetesi 18-7-2011) Murat Belge de; “PKK’nin son derece açık bir savaşa devam tavrını aldığını… bu tavrı alanların Öcalan’la da köprüleri atmakta artık sakınca görmediğini” belirtir. Bu değerlendirmeler KCK’nin açıklama ve eylemlerine dayandırılsa da sürecin tam doğru okunamadığı görülüyor. En azından Cengiz Çandar, Hasan Cemal gibi “1990’lı yıllara geri dönüş mü?” türünden devletin tutumunu da sorgulayan bir dili kullanabilirlerdi.

I – DTK bileşenlerinde, “zamanlama erken oldu” türünden içerden gelen kimi itirazlar olsa da DÖ savunuluyor. DTK dışı Kürdistanlı parti, örgüt ve şahsiyetler ise birden fazla nedenle DÖ’yü doğru bulmuyorlar.

Birincisi; biz komünistler, Kürt, Kürdistan sorununda siyasal bir statünün kapısını aralayacak her adımı “yetmez ama evet” diyerek destekleriz. Ancak ilan edilen DÖ, siyasal statü yönünde dolaylı sonuçlar dışında elle tutulur bir şey içermediğini belirtelim. İlan edilen DÖ deklarasyonunda ve DTK yetkililerinin açıklamalarında da bu görülür; “AB yerel yönetimler şartı gereği Türkiye’nin 25 idari bölgeye ayrılması”! Bu önerme gerçekleşirse, Kuzey Kürdistan’ın kendi içerisinde Amed, Wan vb birden fazla idari bölgeye ayrılacak ki statü bakımından da Edirne, Kayseri, İstanbul ile aynı idari statüye sahip olacaklar!

Türk halkı açısından bu iyi bir gelişme olur. Devleti, ordusu, meclisi var, DÖ ile yerel yönetimler de güçlendirilmiş olacaktır. Fakat Kürtler açısından ise yerel yönetimlerle yönetilmek gibi bir tablo ortaya çıkacaktır! DTK yöneticileri, “olur mu öyle şey yerel Kürdistan Meclisi ve hükümeti olacak” diye itiraz edebilirler. İyi de kaç Kürdistan Meclisi ve Hükümeti olacak? Eğer DÖ savunusuna göre Kuzey Kürdistan kendi içerisinde birden fazla idari bölgeye ayrılacaksa demek ki birden fazla yerel meclis ve hükümet olacak! Zaten Amed Kent konseyi adına 22-7-2011’de yapılan açıklamada DÖ “siyasal alan”da nasıl uygulanacak sorusuna yanıt olarak tam da böyle öneriyor. Örneğin: “Demokratik Özerk bölgelerde valinin seçilerek görev alması, merkezi hükümetin yanında meclisi de olan özerk bölge kendi bölgesinin renklerini taşıyan flamalarla kendisini tanımlayabilecek” deniliyor. (Gündem Gazetesi) Kısacası Osmanlı İmparatorluğu’nda ki birden fazla Kürt beyliklerinin yerine Demokratik Özerk bölgeler önerisi var! Her şey bir yana, TC şoven, üniter§ ulus devlet, imparatorluk değil ve önerilen Demokratik Özerklik’le de TC üniter, ulus devlet olmaktan çıkmıyor.

İkincisi; DÖ deklarasyonu birçok yönden sorunludur, kendi içerisinde çelişkiler barındırmaktadır. Bu açıdan ne zaman ilan edildiği değil neyin ilan edildiği önem kazanıyor. DTK Eş Başkanı Aysel Tuğluk’un DÖ’yü ilan eden açıklamalarına bakalım: “Uluslararası insan hakları belgelerinin tanımladığı haklar ışığında ortak vatan anlayışı temelinde toprak bütünlüğü ve demokratik ulus perspektifi temelinde Türkiye halklarının ulusal bütünlüğüne bağlı kalarak, Kürt halkı olarak Demokratik Özerkliğimizi ilan ediyoruz.” Devamla “Kürt coğrafyasında yaşayan herkesi kendini ‘Demokratik Özerk Kürdistanlı’ olarak tanıtıp ilana sahip çıkmaya” davet etti. (Gündem Gazetesi 15-7- 2011)

Bu açıklama sorunludur, kabul edilemez. Uzatmamak için şu kadarını belirteyim: Öncelikle Kürt, Kürdistan sorununa uluslararası insan haklarının tanımladığı haklar çerçevesinde siyasal çözüm bulunamaz. Ayrıca Kürt sorununa siyasal çözüm aranıyorsa, “Türkiye halklarının ulusal bütünlüğü” ile hiç ama hiç çözümlenemez. Bu belirleme kökten reddedilmelidir. Kürt, Türk, Laz, Arap, Ermeni halklarının kendi özgün siyasal varlıkları üzerinden (yani federasyon, konfederasyon, otonomi gibi) özgür birlikleri olabilir ama halkların “ulusal bütünlüğü” diye bir siyasal yönelim olamaz! Çünkü “Türkiye halklarının ulusal bütünlüğü” savunusundan, TC’nin 90 yıldır farklı halklardan tek bir ulus yaratmak için, halkları asimile eden merkezileştirmesi anlaşılır! DTK delegasyonunun “Türkiye halklarının ulusal bütünlüğü” ile böyle bir şeyi savunmadıklarını biliyorum ama açıklama böyle garip bir şeyi içeriyor!

Üçüncüsü; Amed Kent Konseyi’nin; DÖ modelini hayata geçirmek için ekonomik, sosyal, hukuki, siyasal, kültürel, öz savunma, diplomasi ve ekolojik alanda “atılacak adımlara ilişkin” yaptığı açıklamanın üzerinde çokça tartışılan “öz savunma alanı” ile ilgili bölümü okuyucuya aktaracağım.

“Çağımızın reddettiği ırkçılık, şovenizm, hırsızlık, gasp, yaşam hakkına kast etme, taciz ve tecavüz gibi kişi ve toplum güvenliğini tehdit eden mevcut idari sistemde hükümetin de baş edemediği doğal afetlerde, toplumun içinden her yönüyle sivil ve gönüllü olan öz savunma güçleri, Demokratik Özerk bölgede köyden, sokaktan başlayarak mahalleden ilçeye, kentten Demokratik Özerk bölgeye kadar her yerde canlı, diri bir yapı kazandıracak”. (Gündem Gazetesi 22-7-2011)

Demokratik Özerklik deklarasyonunda ise aynı konuda; “Öz savunma, ahlaki ve politik toplumun güvenlik politikasıdır. Öz savunma boyutu toplumlar için sadece bir askeri savunma olgusu değildir… öz savunma askeri tekel değildir” vb. deniliyordu. (Gündem gazetesi 15-7-2011) Dikkat edilirse Amed Kent Konseyi DÖ ilanının pratik yönelimini belirlerken zaten genel ilanda belirsiz, şekilsiz olan “öz savunma alanı”nı daha da belirsizleştirmekten öteye komik hale getiriyor. Ya “öz savunma” diye bir adımı ilan etmeyecektiniz ya da ilan ettiniz bunun en azından yerel polis gücünü vb içerdiğini açıkça belirtmeniz gerekirdi.

Tam anlamıyla dağ fare doğurdu! Öz savunma birlikleri adına elde kalan, Amed’te hırsız, tecavüzcü, gaspçılarla ve ırkçılık ile şovenizm ile mücadele edecek ve de doğal afetlere karşı “her yönüyle sivil ve gönüllü olan öz savunma güçleri” kaldı! Kısacası Amed Kent Konseyi’nin savunduğu öz savunma gücü sivil savunma güçleridir ve her kentte zaten vardırlar!

II- Erbil-Bağdat ve ya Kahire-Şam denklemi ile Amed-Ankara denklemi birçok açıdan örtüşmez. “Bizim KDP, YNK’den” veya “Tahrir meydanında ayağa kalkan halkın dinamiğinden neyimiz eksik, onlar federasyon kurdu, onlar rejim devirdi biz Demokratik Özerklik’i neden kurmayalım?” denilebilir, deniliyor da. Bu söylemde görünürde haklı nedenler de var ama içerden bakıldığından birden fazla ciddi farklılıkların olduğu rahatlıkla görülebilir.

Birincisi; Erbil, asker ve polis gibi güvenlik gücüde olan federasyonu ilan ederken geçmiş yıllarda kurulan özerklik deneyimine dayanıyordu ve önemlisi Baas rejimi Bağdat’ta yıkılmıştı. KDP, YNK’nin “Irak’a demokrasi Kürdistan’a özerklik” hedefinin Irak ayağı demokratikleşmenin de ötesinde tümüyle yıkılmıştı ki bu koşullarda geriye Erbil’e federasyonu ilan etmek kalmıştı. Bu açıdan Kuzey Kürdistan’da tablo farklıdır. Diyarbakır merkezli olarak Kürt halkı ulusal özgürlüğü için ayağa kalkmış mücadele ediyor ama Ankara’da mevcut koşullarda ayakta ve halktan %50 oy almış bir hükümet ile idare ediliyor. Ayrıca son yıllarda G-20’de yer alan Türk devleti hem bölgesinde güçlenmiş hem de kendisine güç katan küresel üst ittifakta yer almaktadır.

İkincisi; Mısır, Tunus, Suriye muhalefeti aynı süreçte hem sivil itaatsizlik hem de silahlı mücadeleyi geliştirme yanlışına düşmedi. Mısır, Tunus ve Suriye rejimleri muhalefeti silah kullanmak için adeta zorladılar, provokasyonlar geliştirdiler ama muhalefet kimi fevri eylemler dışında sivil itaatsizlik eylem çizgisinin dışına çıkmadı ve başarılı da oldu. Özgülümüzde KCK’nin hem silahlı mücadeleyi hem de sivil itaatsizliği bir arada “sürdüreceğim” tutumu, iki apayrı eylem türünün de kimyasını bozuyor.

Kuzey Kürdistan’da kendi içerisinde birleşmiş ve sivil itaatsizliği esas almış ulusal demokratik hareket sorunun çözümünde siyasi muhatabı olabilir. Böylece devletin bugüne kadar Ordu ve MİT gibi kriminal kurumlar üzerinden Öcalan ile görüştüğü, ama her defasında görüşen ekibin her nedense “tasfiye” edildiği oyalama taktiğine de son verilmiş olunur. Kürt ulusal hareketinin kurumlarıyla olsun Öcalan ile olsun yapılacak görüşmeler, TBMM ya da hükümet adına siyasi bağlayıcılığı olan bir çerçevede geliştirilirse anlamlıdır.

Üçüncüsü; ABD ve AB Arap halkları muhalefetine dönük başta tereddüt geçirse de kısa sürede aşılmış ve Arap halkları muhalefeti desteklenmiştir. Aynı Batı Kuzey Kürtleri meselesinde ise, Ankara ile ilişkileri esas alıyor ve en ilerisi TC’ye “Kürtlerin haklarını verin” tutumunu aşmıyor. Ayrıca ABD emperyalizminin küresel olduğu gibi Ortadoğu’da da askeri ve siyasi güç kaybına uğradığı, bırakılan boşluğun İran ve TC tarafından bölgesel rekabet içerisinde doldurulmaya çalışıldığı ve ABD’nin İran karşısında TC’yi desteklediğini de eklemeliyiz.

Nihayet, TC devletinin de Libya ve Suriye sorununda Batı ile ortak hareket etmesi en başta Kürt sorunu nedeniyle bilinçli bir yönelimdir. Irak ve Güney Kürdistan’da düştüğü duruma bu kez Suriye’de düşmek istemiyor. Başta tereddüt geçirse de kısa sürede tavrını netleştirmiş ve “Libya vurulacaksa ben de içerisinde olmalıyım, Suriye işgal edilecekse en önde ben olmalıyım, o zaman Suriye Kürtlerinin taleplerini baskılayabilir en azından sınırlayabilirim” tutumuyla davranıyor. Türk devleti Libya ve Suriye’de ABD ve AB ile ortaklaşması derinleştikçe İran ve Suriye ile ilişkileri ise gerilmektedir ve bölgede yeni saflaşmalara yol açmaktadır ki bu PKK’yi de yeni ittifak arayışlarına itebilir.

III – BDP milletvekili Emine Ayna, “Demokratik Özerklik İlanı ‘ben senden artık talep etmiyorum. Ben yapıyorum sana düşen beni tanımaktır’ anlamına geliyor” diyor. (Gündem Gazetesi 17-7-2011) Bu açıklamanın alınan karara uygun kararlı davranmak yönünde bir değeri vardır ama pratik uygulamada bir karşılığının olacağı oldukça zordur. DÖ mevcut Türkiyeleşme içeriğiyle bile uygulanabilmesi için ya Ankara’da ki rejim yıkılacak ya da uygulamaya “evet” diyecek! Yakın vadede ikisinin de işaretleri yok. Geriye süreçte DÖ’nün zaman aşımına uğrayıp devre dışı bırakılması tehlikesi kalıyor ki böyle bir sonuç sadece DTK bileşenlerine değil genelde ulusal demokratik harekete ve Kürt halkına zarar verecektir.

Seçim süreci ve hemen sonrasında mazlum ve haklı konumda olan BDP, son bir ayda yaşananların da etkisiyle zor durumda kalmış, yeni anayasa sürecinde oynayacağı rol başta olmak üzere elini zayıflatmıştır.

IV – PKK ve KCK’de görüş farklılıkları biliniyor, sır ya da yeni de değil. Kendi bünyesinde milliyetçiden liberale, sosyalistten, muhafazakâra varana kadar geniş ideolojik politik görüşten insanları barındırdığını iddia eden bir parti ve harekette görüş farklılıkları zaten var demektir. “Ülke özgürleşinceye kadar birlikte yürümek zorundayız” denilerek partiden çok cephe birlikteliğinin gerekçesi de böyle konulmuş. Demek istediğim DÖ ilanıyla farklılıklar ortaya çıkmış değil, zaten vardı.

Yeni olan nedir? DÖ ilanı ile birlikte farklılıklar, bulundukları mevzilerden bir adım öne çıkmaya, renklerini daha açık sergilemeye, Öcalan’da (kısmen) dâhil diğer eğilimlere dönük eleştiri ve farklılıklarını bir adım ileriye taşımaya yöneldiler. Bu koşullarda farklılıkların derinleşmesi beklenemez ve ayrıca bunun birden fazla iç ve dış belirleyene bağlı olduğunu belirtelim. Ayrıca böylesine yaygın ve güçlü bir ulusal kurtuluş harekette “şahini ”de “güvercini”de olur. Üzerinde ve içerisinde birden fazla dış elin olması da olur, olabilir. Öcalan, bu durumu “hereksin kendine göre bir PKK’si var” diyerek açıklıyordu.

Sonuç olarak; Türk devleti, DTK ve KCK yetkililerinin açıkça “DÖ Türkiyeleşme projesidir” dedikleri ve hedefledikleri halde bunu bile kabule yanaşmıyor. O halde DTK, DÖ ilanından geri atmak yerine ileri adım atmalı ve ayrılma dâhil her seçenek değerlendirilmelidir. Ne deve ne kuş misali ne olduğu belirsiz DÖ yerine, dışındaki tüm ulusal demokratik güçlerle birlikte siyasal federasyon tezi güncelleştirilmelidir.

Bugünden yarına federasyona ulaşılamayacağı bilinciyle, Kürt ulusal sorununu çözmeyecek ama çözüm yolunu açacak acil adımları içeren çok kısa bir deklarasyon, Kürdistanlı bütün ulusal demokratik güçlerin ortaklaşmasıyla Amed’te yüz binlerin önünde bölge ve dünya kamuoyuna ilan edilmelidir. Bu kısa deklarasyon; ana dilden eğitimin hayata geçirilmesi, yeni anayasada Kürt halkının varlığının kabulü ve şartsız bir genel affın ilanı. Sivil itaatsizliği esas alan bir mücadele tarzıyla Kürt halkını meydanları doldurmaya ve rejim adım atmadığı takdirde sonuç alınıncaya kadar meydanlardan ayrılmamaya çağıran bir tarz geliştirilmelidir.

canbegyekbun@hotmail.com

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006