Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Anlamak mı anlatmak mı zor?/Ferhat BARAN
Ferhat BARAN

NEWROZ

Gerçekten irdelenmeye ve mümkünse yeniden tarif edilmeye muhtaç olan ‘Demokratik Özerklik’in de ortamın gerginliğine aldırılmadan ilan edilmesi, zaten amacın hasıl olmasıyla alakalıdır.

 

Zaman zaman ‘sebepsiz’ gibi görünen olaylar meydana gelir ve bunları değerlendirmekte zorluk çekeriz. Yazın ortasında aniden yağan yağmur gibi... Her şey ‘normal’ bir akış içinde seyrederken, gidişata aykırı bir olay, süregelen düşünme biçimimizi, algımızı ve tavrımızı değiştirir. Bunun nedeni, meydana gelen olayın, neden meydana geldiği konusunda kesin bir fikre sahip olmamamızdır.

Son günlerde tanık olduğumuz Silvan’daki çatışma ve DTK’nın özerklik ilanı bu türden olaylardır. İzleyenler, DTK’nın Özeklik ilanı konusunda da Silvan’daki çatışma konusunda da kesin bilgiye sahip olamadılar. Silvan’da bir çatışma var ama bir müddet önce açıklanan ‘barış konseyi kurulacak’ beyanına aykırı. Üstelik bu çatışma hem meydana geliş tarzı ve hem de sonuçları itibariyle açıklanmaya muhtaç sorularla dolu. Yanan askerler neden ve nasıl yandı? Yangın el bombalarının eseri mi yoksa uçak veya helikopterlerden atılan imha edici silahların sonucu mu? Bu tip sorular her ne kadar ‘biçimsel’ görünse de aslında ‘öz’sel bir mantık içermektedir.

‘Demokratik Özerklik’ konusunda daha önceden alınmış bir karar vardı ama tespit edilen o tarih geçti ve üstelik bütün sorunlara karşın, daha bir gün öncesinde BDP, meclise dönmenin mümkün olabileceğini söylüyordu. Üstelik bu ilan, ortam itibariyle yani Silvan’daki çatışma nedeniyle pek uygun bir zaman dilimine denk gelmedi. Görünüş ile öz arasında herkesin görebileceği bir tezat kendisini gösteriyordu. Kısacası, her iki olay da adeta ‘muamma’ ya da ‘nedensiz yere ortaya çıkmış sürpriz hadiseler’ gibi görünmekte. Sanki birileri, yapmak istemedikleri bir şeyi yapmış olmanın pişmanlığı içinde ama bunu beyan etmek de bir başka sorun…

Acaba böyle mi?

Anlamayı zorlaştıran süreç

Oysa olanların nerden ve niçin meydana geldiğini anlamak o kadar zor değil. Olanları müphem, sanki gereksizmiş gibi gösteren faktör, bizzat sürecin kendisinden ileri gelmektedir. Barışın görüşüldüğü bir ortamda savaşın patlak vermesi anlaşılmaz gibi görünse de eğer barış denilen şey, savaşı sonlandırmak ama ‘belli koşullar altında barışı sağlamak’ anlamına geliyor ise demektir ki tarafları bağlayacak olan koşullar konusunda bir anlaşmazlık var. Ortaya çıkan sürece aykırı davranışlar da adeta çekilen kılıçları gibidir. Böyle durumlarda zaman zaman kılıçlar çekilir, ortaya gücü yansıtan politikalar konur fakat bütün bunlar, üzerinde tartışılmakta olan konular hakkında bütünüyle farklılaşıldığı anlamına gelmez; olsa olsa, bulundukları mevzileri güçlendirmeye yönelik manevralar olarak iş görürler. Yani, barışı görüşmek, bütünüyle savaştan arınıldığı anlamına gelmiyor; sadece, amaç edinilen barışın, bugüne kadar görünür olan savaşın önüne geçtiği anlamına geliyor; savaş, bütün ‘olumlu göstergeler’e karşın, zaman zaman hala ‘var olduğu’nu ve eğer ‘ortak çıkarlar’ tespit edilmez ise yeniden sürecin asli yönü olmaya aday olduğunu hep gösterecektir.

Süreci bu şekilde ‘kaotik’ hale getiren bir başka faktör ise, bizzat görüşen güçlerin ‘rafine’ olmamasıyla alakalıdır. Yani ‘barış’ hakkında görüşen tarafların, barışın kurulması hakkında konuşması gereken ‘biricik taraf’lar olmadığı gerçeğidir. Görüşen taraflar kendi ‘cephelerinde’ homojen bir görüş oluşturabilmiş değildirler. Şu anda ‘görüşmeler’ konusunda hemfikir olan taraflardan her biri, sürecin her yeni etabı yeniden tartışmaları gerektirdiği için, kendi içlerinde ‘yeni tartışma konuları’ hakkında da aynı şeyleri düşünecekleri ve ortak bir görüş oluşturacakları anlamına gelmez. Şu anda kendi içlerinde anlaşmış görünmeleri, bundan sonraki sürecin tümünde anlaşarak hareket edeceklerini garanti etmez. TC kendi içinde ve cephesinde nasıl ‘homojen’ değilse, her bir kesime göre ‘makul barış koşulları’ nasıl farklılık arz ediyorsa ve ayrıca bu sürecin kendisi aynı zaman nasıl bir ‘iç egemenlik mücadelesi’ ise karşı taraf için de aynı şeyler geçerlidir. Bu tip ‘barış’ların en tipik özelliği, istisna olmadan, karşı tarafla anlaşmaya çalışanların, kendilerinden birileriyle anlaşmayı bozmaları, onlarla yollarını ayırmalarıdır. Savaşmak konusunda hemfikir olan taraflar, kendi içlerinde, barışmak konusunda farklı düşünebilirler. Bu da doğal olarak, sürmekte olan görüşmelerin her an kesilebileceği ya da sürpriz olayların meydana gelebileceği anlamına gelir. Fakat bu türden olaylar bazen, görünenin aksine, karşı taraftan çok kendi içindeki aykırılıkları gidermek amacı güdebilir.

Süreci ‘kaotik’ hale getiren bir diğer unsur ise, üzerinde konuşulan konunun, konu hakkında konuşan güçlerle sınırlı olmamasıdır. Kürdistan sorunu, uluslararası bir sorundur. Sadece ilişkiler bakımından değil, fiili olarak bu sorun, gerçek anlamda uluslararasıdır. Hem de ‘dar’ ve ‘geniş’ anlamda. Fiilen dört devleti ilgilendiriyor ama ‘ilişki’ ve ‘jeo-stratejik’ olarak dünyanın bütün etkin güçlerinin doğrudan irtibatlı olduğu bir sorun. Herhangi bir parçadaki gelişme, diğer parçaları doğrudan etkiliyor. Fakat yeni olarak, parçalardan birinin artık bütünüyle dünyayla içli-dışlı olması ve belirlenecek yeni statükonun gerçek anlamda dünyanın mevcut egemenini doğrudan ilgilendiriyor olmasıdır. Bu nedenle, görüşmeler, içerdeki taraflar arasında ‘olumlu’ seyretse bile, sorunsuz olarak sona ulaşılacağı anlamına gelmez. Hatta asgari koşullar çerçevesinde bir anlaşma olabilir ama bu anlaşmanın fiilen yürürlüğe gireceği kesin değildir. Sorunla ilişkili taraflar, bulunan çözümü ya da varılan anlaşmanın kendileriyle ilgili kısmını ‘beğenmez’lerse, müdahale etme imkanı her zaman bulabilirler. Fakat bu ‘müdahale’nin ne ölçüde etkili olacağı koşullara bağlıdır. Gerçekten bir fiyasko olabilir ama süreci olumsuz yönde sarsan bir etki yaratmayacağı konusunda da garanti verilemez. Ulusal hareketin dağınık ve güçsüz olması, hiç değilse sorunun bir boyutu itibariyle gerçekten belirleyici muhatap olamaması, uluslararası müdahaleyi daha etkin bir unsur haline getirmektedir.

Yeni statüko mücadelesi

Silvan olayı, meydana geldiği koşullar itibariyle ele alındığında, olduğundan daha geniş bir alanda seyreden ‘yeniden paylaşım süreci’ni etkilemeyi amaçlayan mesajlar içerdiği kendiliğinden anlaşılır.

Tam da o günlerde dünyanın önemli bir kesimi Türkiye’de Orta-Doğu’nun geleceğini görüşüyordu. Görünen olay, Libya konusunun Türkiye’de masaya yatırılmasıydı. Katılımcılar, şu anda dünyanın öncü politik gücü ABD Dışişleri Bakanı’nın teşviki ve onayıyla, Libya’nın geleceği konusunda Kaddafi’yi dışladılar ve yeni ‘lider’ olarak, gerçekten acemi bir damadı andıran, adı sanı bilinmeyen, üstlendiği görevin ne olduğu konusunda açık bir fikre sahip olmayan birini lanse ettiler. Bu görevi üstlenen şahıs, Karzai’nin kaderiyle ortak olduğunu biliyor mu bilinmez, ama Karzai kadar bir tabana ve vizyona sahip olmadığı açık.

Fakat görüşmenin hepsi bundan ibaret değildi. Bir diğer yandan Suriye vardı. Bu konuda da genel bir anlaşma olduğundan söz edilebilir. Suriye’nin mevcut statükosunu ayakta tutacak ekip, daha önce Antalya’da bir araya getirilen ekip, son ‘uluslararası’ görüşmede de öne çıktı. Buna yenileri de eklenmiş oldu. Ama öbür yandan, bu mesajı alan B. Esad, siyasal partilerin kurulmasına izin vererek zaten ‘iktidarda kalmak karşılığında işbirliği içinde demokratikleşmeyi gerçekleştirmek’ konusunda aday olduğunu gösteren ilk adımı attı.

Ancak bu açıklıkta görüşülmeyen bir başka konu daha vardı: Kürdistan! Irak’tan çekilmekte olan ABD, bölgenin ‘beka’sı için yeni bir ‘denge’ oluşturmanın peşindeydi. Bu aynı zamanda geleceğe ilişkin bir ‘vizyon’u da içeriyordu.

Silvan olayı, böyle bir ortamda, tarafların, Kürdistan’ın geleceği konusunda ne düşündüklerini ortaya koyduklarının bir göstergesidir. 13 erin sadece öldürülmesi değil, biçimi üzerinden de ‘anlayan’lara bir mesaj verilmiş oldu. Tıpkı Hakkari olayında olduğu gibi devlet ricalinin ‘bir bütün halinde’ tepki vermesi, taktik değiştirmesi ve bütün ‘ulusalcı güçleri’ harekete geçirmesi bu nedenledir. Mesaj, doğrudan muhatapların ötesinde, bölge üzerinde etkin olan ve belli planların hayata geçirilmesi için aktif olarak çalışan güçlere de verilmiş oldu. TC, şu anda, egemen olduğu alanlarda sadece statükonun korunması değil aynı zamanda oluşturulacak yeni statüko konusunda da kendisinin mutlaka dikkate alınması gerektiğini oldukça net bir şekilde ortaya koymuş oldu. Kabul etmek gerekir ki, ulusal hareketin uluslararası düzeyde etkisiz olması da TC’nin bu tutumunda önemli bir rol oynamış oldu.

Diğer yandan, gerçekten irdelenmeye ve mümkünse yeniden tarif edilmeye muhtaç olan ‘Demokratik Özerklik’in de ortamın gerginliğine aldırılmadan ilan edilmesi, zaten amacın hasıl olmasıyla alakalıdır. Şimdilerde bu tavırdan dönüş yapılmaya çalışılması, yapılmış olan konusunda yanlış bir adım atıldığı anlamına gelmiyor. Sorun ‘demokratik özerklik’ değil, bu çıkışla verilmek istenen mesajdır. Bu mesaj da muhataplar tarafından alınmıştır. Taraflar, sahip oldukları amaçları konusunda bir beyanda bulundular ama aynı zamanda sürmekte olan görüşmeleri yürüten taraflara da mesajlarını vermiş oldular. Ya da bu olayın, temel amaç dışında, kimi ne ölçüde ‘hedef aldığı’ ve ‘zorda bıraktığı’ konusu pek fazla düşünülmedi gibi görünüyor. Zaten bu gibi durumlarda önemli olan işin esasıdır, görüntüsü ve ‘istenmeden’ etkileyeceği kişiler değil.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006