Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

“YA KAPİTALİZM ÖLECEK YA DA YERYÜZÜ ANA!”-2/TEMEL DEMİRER
Temel Demirer

NEWROZ



“Doğa bir aynadır, hem de

aynaların en parlağı.”[2]

TÜRKİYE’DE ÇEVRE KIYIMI: HES, 2-B, ORMANLAR

Önceki sayıdaki kısa değiniler ardından Türkiye’ye geçersek…

Çevreci ‘Büyük Anadolu Yürüyüşü’nün başkente sokulmadığı, Dilovası’ndaki çevre felaketinin yarattığı tehlikeleri dile getiren öğretim üyesine soruşturma açıldığı Türkiye’deki kapitalist çevre kıyımı-yıkımı tüm çarpıcılığıyla gözler önündedir…

Türkiye’nin çevre politikası var mı? Elbette “Yok”, olması da mümkün değil!

Mesela; tüm dünya yeni enerji kaynaklarının peşindeyken Türkiye var olan alternatiflerin en “sorunlu”suna, kömüre yöneldi: 46 yeni kömürlü termik santrali yolda! Oysa dünyadaki karbon salımının yüzde 41’inden tek başına termik santraller sorumlu…

Mesela; Trabzon’da sahil kesiminde deniz dolgusu üzerine kurulması amaçlanan Akyazı Spor Kompleksi Projesi için yapılan dolgu çalışması, Danıştay 6. Dairesi’nin durdurma kararına karşın 24 saat 3 vardiya hâlinde sürdürüldü…

Mesela; Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Allianoi konusunda abartılı bir kamuoyu duyarlılığı geliştirildiğini söyledi…

Mesela; Güllük Körfezi Pina Yarımadası’nda otel inşa eden MNG Holding’e 8 kata kadar imar izni verilmesi ve bazı yolların kamuya kapatılması yöredeki sivil toplum kuruluşlarını isyan ettirdi. “Burayı beton yığınına çevirecekler” diyen örgütler plana itiraz etti…

Sonra da Pina Yarımadası’nda “Ek süre yok. 10-15 gün içinde kaldırılır,” denilen izinsiz dolgu iki bakanlığın oluruyla kaldı.

Güllük Körfezi’ndeki ormanda 49 yıllığına kiraladığı arazinin kıyısını dolduran holdinge, Milas bürokrasisi “toplu hâlde” teşekkürlerini sundu.

Yani Türkiye Cumhuriyeti, Bodrum’un Güllük Körfezi Pina Yarımadası’nda izinsiz olarak denizi dolduran şirkete bir de plaket verdi. ‘Turizme yaptığı katkılardan ötürü’ MNG Holding’e verilen plaketi, “Denizi doldurduk, cezamızı bekliyoruz. 30 yıllık, büyük bir şirketiz. İzni nasılsa alırız,” sözleriyle şimşekleri üzerine çeken firma yetkilisi Sinan Karaağaçlı aldı…

Orhan Özkaya’ın, “Ülkenin yağmalanmadık, talan edilmedik, bitirilmedik doğal cennet köşesi kalmadı; dünyada eşi benzeri olmayan bu güzelim vadi ormanlarıyla, canlı türleriyle, endemik bitki örtüsüyle ortadan kaldırılıyor,” diye betimlediği tabloda çevrenin kapitalist yağması hedefiyle altın madenleri Ege’de, Hidroelektrik Santrallarla (HES) Doğu Karadeniz ve Batı Akdeniz’de, termik santraller ise Batı Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de kümelendirilirken; 2-B’lerden ormanlara yönelen saldırı da bunun artısıydı…

Yıldız Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Beyza Üstün’ün, Karadeniz ve Doğu Anadolu’daki nehirler üzerinde süren binlerce HES projesinin hayata geçmesi hâlinde “2010’un sonunda derelerimizi göremeyebiliriz” uyarısında bulunup; “Denizlerimiz sadece serinleyeceğimiz kimliksiz su birikintilerine dönüşecek. Eğer Yeşilırmak, Kızılırmak HES’lere gömülürse Karadeniz ‘çöl’ olacak. İçinde hiçbir canlı yaşamayacak. Yakında suya ulaşanlarla ulaşamayanlar arasında sınıf savaşı çıkacak,” dediği tablo tam bir çevre kırımı-kıyımıdır…

Oysa Koray Çalışkan’ın, “Memleketin her yeri Küçük Ölçekli Hidroelektrik Santralı olsa, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu enerjinin yüzde 5’i sağlanacak. Karşılığında neredeyse bütün akarsular borulara sokulacak,” sözleriyle betimlediği HES’lerin doğayı katlettiğini DSİ de sonunda itiraf etti.

Kurumun Trabzon 22. Bölge Müdürü Çıtır, halkın şikâyetçi olmakta haklı olduğunu belirterek “Firmalar dereleri hoyratça kullandı” dedi.

Rize İkizdere’nin AKP’li Belediye Başkanı Hasan Kösoğlu da bölgenin SİT alanı ilan edilmesini ve HES’lere izin verilmemesi kararını destekleyip, “HES’ler İkizdere’yi öldürür,” diye ekledi.

Munzur, Çoruh ve Doğu Karadeniz’de ciddi toplumsal tepkilere yol açan HES projelerini yerinde inceleyen TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası Başkanı Cengiz Göltaş da HES’lerin enerji ihtiyacını karşılamayacağı gibi çevreyi de tahrip ettiğini ifade etti.

Bir de üstüne üstlük; Doğu Karadeniz’de yapımı planlanan Hidroelektrik Santralarla ilgili konuşan İkizdere Derneği Başkanı, santrallere imkân veren ve Çevre Bakanlığı’ndan onay alan birçok Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporunun sahte olduğunu açıkladı.

Tepkiler böylesine yaygın ve sahiciyken; Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, “HES’lere karşı çıkanları lobiler yönlendiriyor. HES’lerden yılda 8 milyar dolar kazanacağız,” derken; Enerji Bakanı Taner Yıldız da, çevreci aktivistlerden 90’lık ninelere, akademisyenlerden hukukçulara geniş bir kesimini barındıran HES karşıtı yelpazenin “kökünün dışarıda” olduğu imasıyla ekledi: “HES karşıtları Avrupa’dan finanse ediliyor”!

İşte AKP’nin kapitalist aklı buydu…

Tıpkı 2-B talanı örneğindeki üzere…

Bilindiği gibi Türkiye’de 473 bin hektar 2-B arazi var…

En fazla 2-B arazi 45 bin 548 hektar ile Antalya’da buluyor. Antalya’yı 39 bin 287 hektar ile Mersin, 34 bin 887 hektar ile de Balıkesir izliyor. Ankara’daki 2-B arazi miktarı 31 bin 706 hektarı, Adapazarı’nda ise 29 bin 643 hektarı buluyor…

İstanbul’da 18 bin 233 hektar 2-B alanı bulunuyor…

Yerleşim yeri dışında kalan 2-B’lerin yüzde 0.5’i sera, yüzde 1.7’si narenciye alanı, yüzde 23.5’i zeytinlik, fındıklık, meyvelik, bahçelik, yüzde 62.2’si ekili alan ve yüzde 7.4’ü otlak ve yaylak olarak kullanılıyor...

Orman özelliğini yitirmiş arazilerin 22 bin 233 hektarlık bölümü üzerinde yerleşim yerleri bulunuyor. Bunların arasında İstanbul’daki Sultanbeyli, Çavuşbaşı, Beykoz, Sarıyer ve Ümraniye de bulunuyorken; İstanbul’da 77 bin dönüm yeni 2-B arazileri daha talana açıldı

Orman özelliğini yitirmiş alanlar olarak tanımlanan 2-B arazilerinin satışını öngören tasarısının TBMM gündemine gelmesi beklenirken yaratılan rantın boyutları da soru işaretleri yarattı. Türkiye genelindeki 4 milyon 730 bin dönümlük 2-B alanının 182 bin 330 dönümünün, yani yüzde 3.9’unun İstanbul’da bulunduğu biliniyordu. Ancak tamamlanan 2-B kadastrosu rakamlarına göre yaklaşık 77 bin dönüm arazi üzerinde 59 bin parsel daha üretildi!

2-B’lerin gelir kaynağı olarak görülmesini eleştiren ‘3. Köprü Yerine Yaşam Platformu’ sözcüsü ve orman mühendisi Besim Sertok, “2-B orman işgalcilerine af getirmek için yaratılmış bir kavramdır,” derken; “CHP ve AKP 2-B’de ruh ikizi” olduklarını kanıtladılar!

12 Haziran 1011 seçimleri öncesinde CHP 2-B arazilerine el attı. CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi, “2-B arazilerindeki mülkiyet sorununu çözeceğiz” dedi. Hamzaçebi’nin ağzından CHP’nin 2-B önerisinin AK Parti’nin 2-B tasarısından “eksiği” yok, fazlası vardı...

Ya ormanlar?

Örneğin AKP’nin ‘Tabiatı Koruma’ adı altında getirdiği talan tasarısı ormanları da yakacak…

Şehir Plancıları Odası Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Tarık Şengül, hükümetin “Tabiatı Koruma Kanunu Tasarısı” adı altında Meclis’e gönderdiği düzenlemelerin öncelikle İstanbul, Muğla ve Antalya başta olmak üzere Aydın ve İzmir gibi illerdeki doğal sit alanlarının yapılaşmaya açılmasını hedefleyeceğini söyledi.

Öte yandan ise Orman Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Besim Sertok, 2. Boğaz Köprüsü’nün çevre yollarının geçtiği güzergâh üzerinde yaklaşık 25 bin hektarlık ormanlık ve yeşil alanın tahrip olduğunu tahmin ettiklerini belirterek, “TEM yolunun yaklaşık yüzde 20-25’i ormanlık alan üzerindeydi. Üçüncü köprünün yüzde 48’i ormanlık alandan geçiyor. En iyimser tahminle 50 bin hektarlık ormanlık alan, tahrip olma ve yerleşime açılma tehdidiyle karşı karşıya. Bu da 100 bin futbol sahasına denk geliyor” diye ekledi.

Tüm bunların yanında Türkiye’de 1937’den 2007’ye kadar geçen 70 yıllık sürede toplam 1.5 milyon hektar ormanlık alan yangınlarla kül oldu (Türkiye’deki toplam ormanlık arazi 21 milyon hektar). Yılda ortalama 4000 yangında 10 bin hektar orman alanı zarar gördü.

Avrupa’da 2008 yılında orman yangınlarından en çok zarar gören ülke, Türkiye. Avrupa Komisyonu Ortak Araştırma Merkezi’nin ‘Avrupa’da Orman Yangınları 2008’ raporu yayımlandı. Belgeye göre, en ağır hasar gören ülke Türkiye... Uydu görüntülerinden yararlanarak yapılan tahminlere göre 2008’de Türkiye’de 27 bin 848 hektar alan yandı…”

Raporun Türkiye’ye ayrılan bölümünde yer alan bilgilere göre: Türkiye’de 2008’de 2 bin 135 orman yangını meydana geldi. Bunlardan beşi 500 (1000 futbol sahası) hektardan fazla, 12 yangın 100-500 hektar arası tahribat yarattı.

İşte Türkiye’nin çevresinden kareler! Ancak soru(n) bununla da sınırlı değil!

TÜRK(İYE) KİRLİLİĞİ: ATIKLAR, SU, DENİZ, HAVA

Kâsım Cemal Güven’in deyişiyle, “Çevre konusunda hava, toprak ve denizlerin kirliliği ön planda ele alınır. Bunlardan birinin kirlenmesi diğeri ile derin bağlantıdadır. Aralarında bir döngü vardır.” Bu bağlamda da “kirlilik”, çevre soru(n)ları için kilit önemde bir kavramdır…

‘Çevre ve Tüketiciyi Koruma Derneği’nin, “Kentleri ve Çevreyi Kim Kirletiyor?” konulu araştırmasında, “Devlet, en büyük çevre kirleticidir,” denilirken; Türkiye’deki endüstri kuruluşlarının yüzde 98’inde arıtma tesisi kullanılmıyor. Arıtma tesisi olanların da bir kısmı ya yetersiz ya da çalışamaz durumda. Çevre Bakanlığı’nın internet sitesindeki “Yer Üstü Suları ve Kirliliği” başlıklı araştırmaya göre sanayinin çevre üzerindeki olumsuz etkisi diğer faktörlerden çok daha fazla…

Örneğin Türkiye’deki organize sanayi bölgelerinden sadece yüzde 14’ünde arıtma tesisi var. Bu oran turistik tesislerde yüzde 81’e çıkıyor. Türkiye’deki 3 bin 215 belediyeden 141’inde kanalizasyon sistemi bulunuyor. Bu belediyelerden sadece 43’ünde arıtma tesisi hizmet veriyor. Kanalizasyon sularının yüzde 98.67’si hiç arıtılmadan ırmak, göl ve denizlere boşaltılıyor. Yılda 930 milyon metreküp endüstriyel atık suyun yüzde 22’si arıtılıyor, yüzde 78’i doğrudan göl, ırmak ve denizlere deşarj ediliyor.

Yeri gelmişken çarpıcı bir örneği aktaralım: İstanbul’un göbeğinde yaşanan atık skandalı: Konutların, AVM’lerin ve en kalabalık kavşakların ortasında, Ayamama Deresi’ne kimyasal atık boca ediliyor.

İstanbul’un en meşhur derelerinden biri olan Ayamama’dan denize zehir akıyor. Nedeni Ayamama’nın geçtiği Çobançeşme mevkiine dökülen kimyasal atıklar.

Kimyasal ve plastik atık taşıyan vidanjörleri E-5 karayolunun hemen dibindeki dere yatağına ‘tehlikeli’ atık dökerken 7 Haziran 2011 tarihinde saat 18.00’de suçüstü yapıldı.

Vidanjörlerin boşaltma işlemi bittikten sonra E-5’in dibindeki dere yatağının 6 noktasından atık numuneleri alındı. Bunlar daha sonra İÜ Adli Tıp Enstitüsü’ne gönderildi. Enstitünün 10 gün süren detaylı incelemesinden sonra açıklanan sonuçlar uzmanları dehşete düşürdü.

Uzmanlar önce bu numunelerin enerji santralı, demir-çelik sanayi ya da çöp imha tesisinden alınmış olabileceğini; çünkü civa, alüminyum, arsenik ve krom gibi değerlerin çok yüksek olduğunu söyledi.[7]

Bu örnekten sonra daha fazla söze gerek var mı? Olmasa da devam edelim!

Ülkemizde ortalama günlük kişi başı 1.38 kg. katı atık üretilmektedir, yani yılda kişi başı ortalama 500 kg. atık ortaya çıkmaktadır. Bu da ortalama yılda 36 milyon ton katı atık üretildiğini göstermektedir. Bunun da yaklaşık 20 milyon tonunun evsel atık olduğu tahmin edilmekteyken; 2011 Türkiye’sinde tehlikeli atık üreten firmaların yüzde 25’i hâlâ kayıtsız. Atıklarını nerede, ne yaptıkları meçhuldür…

Bu durumda her şey, “Türkiye’nin en önemli sulak alanlarından Kızılırmak Deltası, tuzlanma ve evsel atıkların tehdidi altında,”[8] haberindeki üzeredir…

Öte yandan “Tekirdağ İlinin Arıtma Çamurlarının Değerlendirilmesi Çalıştayı”nda konuşan Çevre ve Orman Bakanlığı Çevre Genel Müdürü Prof. Dr. Cumali Kınacı Ergene Nehri ve kollarındaki kirliliğe dikkat çekerek, “Kirlilik değerleri 4. sınıf kirli sudur (zehirli su). Tarım ve hayvancılık bu su ile yapılamaz” der!

Gökova Körfezi’nden Akdeniz’e kadar pek çok bölgede incelemeler yapan ‘Sualtı Araştırma Derneği’ üyeleri, ürkütücü bir manzarayla karşılaştı: Ege ve Akdeniz’de bitki örtüsü yok olmanın eşiğinde. Sualtı bitkilerinin yok olması bunlarla beslenen balıkların da ortadan kalkması demekken; Deniz Temiz Derneği’nin (TURMEPA) Karadeniz Bölge Koordinatörü Tuncer Üçüncüoğlu, Akdeniz’de ortaya çıkan çöp ve atık suların yüzde 80’inin arıtılmadan denize boşaltıldığını açıkladı.

Ayrıca ‘Türkiye Doğa ve Çevreyi Koruma Derneği’ Başkanı Murat Demir, Marmara Bölgesi’nde nüfus ve sanayi yoğunluğundan kaynaklanan evsel atıkların Marmara Denizi’ni “fosseptik çukuru” hâline getirdiğini belirterek denize sıfır fabrikaların bulunduğunu ancak bunların atık denetimine ilişkin veriler bulunmadığına dikkat çekerken; etrafı sanayi tesisleriyle çevrili Marmara Denizi, özellikle de büyük kirletici İstanbul tam bir arıtma sistemine kavuşana kadar bu sularda yüzülmemesi gerektiğini savunan TURMEPA yetkilileri, “Marmara Denizi’ndeki ağır metal kirliliği”nin altını çizdi.

Yeri geldi soralım: “Bir şeyin önemini vurgulamak isterken, “Hava kadar, su kadar önemli” deriz. Peki, soluduğumuz havanın kalitesinden haberdar mıyız? Ne kadar kükürtdioksit, ne kadar duman çekiyoruz ciğerlerimize? Eskilerde, bir yerden söz ederken, “Havası, suyu çok güzel” diye başlanırdı söze. Ya şimdi? Güzel hava, hele ki güzel su kaldı mı? Paragöz büyüme çılgınlığı, ne güzel havalar bıraktı ne güzel sular. Soluduğumuz hava, sağlığımızı etkileyen, evlerden, bürolardan, fabrikalardan, taşıtlardan çıkan atık maddeler, petrol yanmalarından çıkan zehirli gazlar, polen gibi parçacıklar ile çeşitli zararlı gazlarla dolu. Her yıl hastaneye 6-7 milyon hasta yatıyor ve 100 bine yakını hastane yatağında gözünü yumuyor. Hastalıkların da ölümlerin de ağırlıklı kısmı solunumla, akciğer ile ilgili. 2008 sağlık araştırması sonuçlarına göre 0-6 yaş grubundaki çocukların hastalıklarının yüzde 50’sine yakını solunum rahatsızlığı ile ilgili.

TÜİK, Çevre ve Orman Bakanlığı’nın 81 ilde yaptığı havadaki kükürtdioksit ve duman (partiküler madde) ölçümlerinin sonuçlarını, aylık bülten biçiminde yayımlıyor. Havadaki kükürtdioksit ve duman ölçümlerinin 2010 ortalamalarını alıp bileşik endekse dönüştürdüğümüzde görülüyor ki, havası görece iyi merkezler Eskişehir, Samsun (Merkez), Giresun, Adana ve İstanbul. Buna karşılık havası en berbat kentlerin çoğu, Şırnak, Van, Bitlis, Siirt, Iğdır, Hakkâri, Muş gibi Doğu ve Güney Doğu’da... Bolu kent merkezi, Tekirdağ, Afyon, hava kalitesi en düşük Batı illeri...”

Bu arada sadece İstanbul’daki hava kirliliğinin yüzde 40’ı araç egzozlarından kaynaklanıyor. Araçların egzozlarından çıkan gazlar; karbon monoksit, nitrojen oksit ve kurşun gibi kirleticileri yüksek oranda içeriyor. Gerekli donanımları olmayan bir taşıt, günde yaklaşık 2 kilogramı geçen kirletici gaz salıyor. İstanbul’da araçların toplam yıllık emisyon salgısı 3 milyon tonu buluyor.

Belirtmeden geçmeyelim: Hava kirliliğinin en büyük nedenlerinden birisi motorlu araçlardır. Araçlardan çevreye verilen kirleticiler genellikle, hidrokarbonlar, azotoksitler ve karbonmonoksitler olarak gruplandırılmaktadır. Motorlu araçlar ayrıca kükürtdioksit emisyonları da oluşturmaktadır çünkü benzin ve dizel yakıtı az miktarda kükürt içermektedir.

Kükürtoksit ve nitrikoksit, atmosferdeki gün ışığının artması ile su buharı ve diğer kimyasallarla tepkimeye girerek sülfürikasit ve nitrikasit oluşturur. Oluşan asit çözülmeden bulut ve sis içerisindeki su damlalarına asılı olarak kalır. Limon suyu gibi asitli olan asit yüklü bu damlalar gökyüzünden yağmur ve kar ile toprağa düşer. Bu olay asit yağmurunu oluşturur.

Karbondioksit, su buharı, metan ve azotoksit gibi gazların artması ve atmosferde birikmesi sera etkisini oluşturmaktadır. Atmosferde biriken bu gazlar, dünya yüzeyinden yansıyan ışınların atmosfer dışına çıkmasını büyük oranda engeller ve dünya sıcaklığının artmasına neden olurlar. Bu da küresel ısınma ve iklim değişikliği olarak karşımıza çıkar.

Hava kirliliğine neden olan kirleticilerden etkilenenlerin başında çocuklar gelmektedir. Çocuklar çok daha hareketli oldukları için daha hızlı solunum yaparlar ve kirleticilere karşı çok daha korumasızdırlar. Astım gibi akciğer ve kalp rahatsızlıkları olan insanların da havayı kirleten maddelerden çok daha fazla şekilde etkilendiği bilinmektedir.

Yani otomobil kullanımı hem çevreyi hem de insan sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir.

İSTANBUL’DAN ELBİSTAN’A GÜRÜLTÜ, ELEKTROMANYETİK KİRLİLİK, KANSER

Bunlara bir de gürültü kirliliği ile elektromanyetik kirlilik ile baz istasyonları sorunu da eklemek gerek.

Uzmanlar gürültü kirliliğinin çok çeşitli sağlık bozukluklarına yol açtığında birleşiyorlar. Birkaçını sayalım: Kaygı, depresyon, edilgenlik, saldırganlık, grup etkileşiminde bozukluklar, yardımlaşmada isteksizlik, sinir bozukluğu, korku, baş dönmesi, tedirginlik, yorgunluk, zihinsel işlevlerde bozulma. Uykusuzluk ise nabız ve kan basıncında artışa, stres hormonlarının salgılanmasına, solunum değişikliklerine, uyku kalitesinde düşüşe, yorgunluğa, performans azalmasına ve uyku ilaçları ile sakinleştirici tüketimine, giderek bağımlılığa neden oluyorken; elektromanyetik kirliliğin yarattığı yıkım da “es” geçilmemeli…

Biyologlar Birliği Derneği, elektronik eşyaların yaydığı elektromanyetik dalgalara karşı uyardı. Araştırmalara göre, cep telefonlarından yayılan mikrodalgalar sperm sayısının yarı yarıya düşmesine, genetik yapının bozulmasına, lenfoma kanserine, kadınlarda düşük riskinin artmasına, kalp rahatsızlıklarına, beyin tümörü riskine embriyo gelişiminin zarar görmesine, cilt kanserine neden oluyor.

Ayrıca cep telefonunun tehlikelerine dikkati çekmek amacıyla bir araya gelen 20 uzman, Fransız gazetesine verdikleri ilanda uyarılarda bulundu.

Pittsburgh Üniversitesi Profesörü David Servan-Schreiber’in çağrısına farklı ülkelerden 20 kanser uzmanı, ‘Journal du Dimanche’a verilen ilanda, “Cep telefonunun zararına ilişkin resmi kanıt olmadığı, ancak cep telefonuna uzun süre maruz kalma durumunda, bazı kanserlerin oluşumuna zemin hazırlama riski taşıdığı” konusunda uzlaştığını açıkladılar.

Bunlar böyleyken; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çok sayıda caminin minaresine kurulan baz istasyonları için yıllık 2 bin 500 ile 5 bin dolar arasında kira bedeli aldığı, söz konusu paranın da Hazine, müftülükler, cami dernekleri ile Dini ve Sosyal Hizmet Vakfı arasında paylaşıldığı ortaya çıktı…[9] Ama kimin umurunda!

Burada İstanbul için bir parantez açalım.

İstanbul kendi yarattığı problemlerle uğraşırken çevresindeki bölgelerde de sorun üretiyorken; bir yandan ormansızlaşma, dere yataklarının ve su havzalarının yapılaşmaya açılması, deniz kirliliği, tehlikeli atıkların depolanması gibi bir dizi sorunla uğraşırken diğer yandan başta Trakya olmak üzere yakın çevresindeki kirliliğin de ana kaynağını oluşturuyor…

İstanbul’da kayıtlı 12 bin, kayıtsızlarla birlikte 30 bin sanayi tesisi olduğu ve bunların 1-2 milyon ton tehlikeli atık ürettiği resmi makamlarca biliniyor. Ancak bu atıkların nerede ve nasıl depolandığı veya bertaraf edildiği ise bilinmiyor.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2006 yılı verilerine göre İstanbul’da toplam 4.7 milyon ton belediye atığı üretiliyor. Geri dönüştürülen atık miktarı gelişmiş ülkelerin çok altında kalarak yüzde 3 civarında kaldı.

Marmara Denizi, evsel atıklar, endüstriyel deşarjlar ve ulaşımdan kaynaklanan kirlenme nedeniyle can çekişiyor. İstanbul’un çevresindeki 4500-5000 kadar endüstri kuruluşu her yıl 0.3 milyon metreküp civarında atık suyu Marmara’ya deşarj ediyor.

Çevre ve Orman Bakanlığı’nın yaptığı sınıflandırmada İstanbul, bütün ilçeleri ile birlikte “I. Grup Kirli İlçeler” statüsünde yer alıyor. Kirliliğin en önemli kaynağı ise kömürle ısınma. 2008 yılında 120 bin ton kömür dağıtımı yapan İstanbul Valiliği, bu yıl da 130 bin ton kömür dağıtımı yapılmasını kararlaştırdı. Gelişen teknoloji ile birlikte kentteki baz istasyonlarında da ciddi oranda artış yaşandı. Ancak İstanbul’un “elektromanyetik kirlilik haritası” henüz çıkarılmadı.

İnsan için gürültüde tehlike sınırı 65 desibelden başlıyor. 90 desibelden sonra vücut dengeleri bozuluyor ve baş ağrıları hissediliyor. Yapılan ölçümlere göre en gürültülü yerler Mecidiyeköy, Beşiktaş ve Bağdat Caddesi çıktı. Buralardaki gürültü seviyesi 90 desibele kadar yükselebiliyor.

Düzce’deki Melen Çayı’ndan İstanbul’un ihtiyacını karşılamak için aşırı su çekilmesi çayın doğal dengesini bozdu. Eskisine oranla avlanan balık sayısı düştü. 170 km. uzaklıktaki Melen’den İstanbul’a su getirme projesi yüzünden civardaki ormanlık alan da tahrip edildi. İstanbul’dan Trakya’ya kaydırılan sanayi tesisleri bölgenin can damarı olan Ergene Havzası’nı neredeyse tamamen yok etti. Türkiye’nin en verimli tarım arazilerinin bulunduğu havzada düşen verim, çiftçiyi de zor durumda bıraktı. Üretici, 80 bin dekarlık çeltik ekim alanını 2008 yılında 30 bin dekara düşürmek zorunda kaldı.

Bu İstanbul’u (çevresinde yarattığı yıkımla) kapitalist sanayileşme çılgınlığı yarattı…

Tıpkı bir öteki örneği oluşturan Elbistan gibi…

Bilindiği gibi K. Maraş’ın Elbistan ilçesinde 25 yıldır elektrik üreten santral, baca gazı arıtma tesisi olmadan çalışıyor. Kül tutucu filtreleri işlevini yitirdi. Çevre zehirleniyor.

Tepesine kül yağdıran bir santralın altında tarım yapmaya çalışan Mehmet Yağcı, “Sekiz dokuz yıldır fasulye ve ayçiçeği ekemiyoruz. Fasulye ektiğimiz dönemlerde çiçek açma aşamasında bitki kuruyordu. Ayçiçeğini denedik aynı sonucu aldık. Sonra mecburen buğdaya döndük. Eskiden buğdaydan dönem başına ortalama 280 kilogram hasat ürün alırken şimdi 80-90 kilogram alsak öpüp başımıza koyuyoruz. Filtresiz Afşin Elbistan A santralından adeta kül yağıyor. Beyaz karın rengini unuttuk. Ayrıca çok ağır koku da oluyor,” derken; Afşin Elbistan B Santralında filtre var. A Santralında ise yok.

Dünya ortalamasına göre atmosferdeki kükürtdioksit miktarı 150 mg/m3 olması gerekirken, bu değer yörede 1500 mg/m3 olarak ölçüldü. Bu, kanser riskinin 10 kat artması demekken; yine Mehmet Yağcı, “Babaannem kanserden öldü. Komşularımız kanser tedavisi görüyor,” diyor![10]

DEVLET HUKUK(SUZLUK)U

“İyi de bu koşullarda devlet ne yapıyor” mu?

Yapması gerekeni! “O da ne” mi? Hiç!

Sözünü ettiği devlet hukuk(suzluk)u…

Mesela çevreciler, mahkeme dur deyince hükümet izniyle çalışan Kışladağ Altın Madeni için “Bu hukuksuzluğu kim durduracak?” diye sorarken…

Yani yenilenebilir, temiz enerjiye devlet teşviki getiren kanunda, bir ek maddeyle milli parklarda HES kurulması yasal hâle getirilirken…

Ya da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın, Marmaris’te çam ormanlarının olduğu bölgede arama ruhsatı verdiği 42 maden şirketi, “ilk kazmayı” vururken…

Veya Jandarma, Bodrum Yalıkavak’taki Küdür Yarımadası’na fosseptik döken vidanjörleri suçüstünde yakaladığında şoförün, “Belediye dökün dedi, döktük. Zaten fosseptik için en uygun yer burası” dediği mekânın; 1. derece doğal ve arkeolojik sit alanı ile Akdeniz foklarının üreme alanının “en uygun yer” ilan edilmiş olması üzere…

Çevre konusunda da devlet hukuk(suzluk)u yoğun ve yaygın biçimde yaşanır Türkiye’de…

İşte devletin yaptığına iki örnek!

i) Bursa’da verimli tarım arazisi üzerine kaçak fabrika kuran ABD’li tatlandırıcı firması Cargill, “çıkarlarını korumak” adına, ABD başkanlarını bile devreye sokacak kadar etkili bir şirket. Türkiye serüveni 1998’de başlayan Cargill, 10 yılda -ki büyük bölümü AKP dönemine tesadüf eder- işbaşına gelen bütün hükümetlerle arasını iyi tutup, yargı kararıyla faaliyetleri defalarca engellenen fabrikasını yeniden faaliyete geçirmek için tam 4 kez af çıkarabilmeyi başardı. Her keresinde yargıdan dönen bu aflara karşın, belli ki Cargill, fabrikasını başka yere taşımayı ya da faaliyetine son vermeyi aklından bile geçirmemiş. Çünkü AKP, 5. Cargill affı düzenlemesini Meclis’e taşır…

ii) Osmaniye’yi kalkındıracak çimento fabrikası için Kadirli ilçesinde öyle bir yer seçildi ki, fabrika kalkınmadan önce tartışma getirdi. Fabrika kurulmak istenen arazinin bir yanında ‘Akdeniz’in Efesi’ diye anılan Kastabala Antik Kenti, diğer yanında 131 kuş türünü ağırlayan Kırmıtlı Kuş Cenneti, hemen ötesinde Türkiye’nin ilk açık hava müzesi Karatepe var. Fabrika arazisi Kastabala Antik Tiyatrosu’na 400 metre, kuş cennetine 5 ve açık araziye yayılmış görkemli Hitit heykelleriyle nefes kesen Kartepe’ye 15 kilometre uzakta...

İyi de bu hukuk(suzluk)a karşı çıkanların durumu” mı?

Mesela Niğde’nin Ulukışla ilçesi yakınlarında işletilmek istenen altın madenine karşı direnen köylülere hapis cezası verildi. Topraklarını, sularını, yaşam alanlarını koruyabilmek ve seslerini duyurabilmek için aylardır direnen köylülere, Ankara-Adana karayolunu trafiğe kapatmaktan 10’ar ay hapis cezası verildi.

Ayrıca 16 Eylül 2009’da bir araya gelen bin Niğdeli, bir kez daha altın madeni istemediklerini haykırdı. Polis ise barikat kurarak yürüyüşü engellemeye çalıştı. Polisin tavrını barikatları yararak yanıtlayan halka, polis biber gazıyla saldırdı. 50 kişi yaralanarak hastanelere kaldırıldı!

Çevre platformu, açtığı davalarla ‘Çelik Enerji Tersane ve Ulaşım Tersane AŞ’ye ait santralın aldığı CED’in iptalini sağlayan Çanakkale Çevre Platformu Dönem Sözcüsü Hicri Nalbant, Lapseki’deki evinin önünde yaklaşık 200 kişilik grup tarafından linç edilmek istendi!

Giresun’un Çanakçı Vadisi üzerindeki Düzköy ve Deregözü köylerinde kurulması planlanan Deregözü Regülatörü ve Düzköy HES projesindeki inşaat çalışmalarını protesto eden köylüler, HES firması ve şantiye çalışanlarının saldırısına uğradı, 3 köylü yaralandı!

Ulukışla’da siyanürlü altın madenciliği faaliyetleri yürüterek toprağın altını üstüne getirmeye çalışan maden şirketi, kendisini köylülerden korumak için 60’a yakın güvenlikçiyi işe aldı. Güvenlikçilerin ilk işi, 22 Nisan 2010 günü sabahı itibariyle maden sahasına gelen köylülere saldırmak oldu. Sabah çıkan çatışmada, aralarında kadınların da olduğu 7-8 köylü yaralandı!

AKP MARİFETLERİNDEN BİRİ: ALTIN ARAMA RUHSAT(LAR)I

Gelelim nükleer santrallar, 3. köprü, Gebze-İzmir otobanı, Ilısu Barajı gibi dev projelere Çevresel Etki Değerlendirmesi muafiyeti getiren AKP’nin marifetlerine…

15 Nisan 2011 tarihli Resmî Gazete’de Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Yönetmeliği’ndeki, ÇED muafiyetini kapsayan Geçici 3. Madde’yle ilgili bir değişiklik yayımlandı. Buna göre 3. köprü, Gebze-İzmir otoban yolu, Sinop ve Akkuyu nükleer santralları, Hasankeyf gibi uygulamalara ÇED muafiyeti yeniden getirilirken; yine AKP, orman talanı ve maden rantına yol açacak madencilik yasasını gece yarısı çıkardı.

Böylelikle ormanlar ile yaban hayatını koruma ve geliştirme sahaları maden arama faaliyetlerine açılıyor. İçme suları madencilik faaliyetlerinin olumsuz etkilerine maruz kalıyor.

Yenilenen Maden Yasası’nın kabul edilmesiyle birlikte, orman alanlarının madencilik çalışmalarına açılması konusunda hiçbir engel kalmayıp; Kaz Dağları, Kozak Yaylası ve Turgutlu Çal Dağı madencilere bırakılıyorken[11] eklemeden geçmeyeyim: AKP’nin Kayseri İl Başkanı Mahmut Cabat, 254 maden arama ruhsatının sahibi![12]

Evet, AKP döneminde verilen maden ruhsatı sayısı 1500’den 45 bine çıktı. Türkiye’nin üçte biri özel sektöre tahsis edildi. İstanbul’un yarıdan fazlası, Ankara’nın yüzde 38’i ruhsatlı olup; yabancılara doğrudan veya dolaylı tahsis edilen alan Akdeniz Bölgesi’nin yüzölçümüne yaklaşıyorken verilen ruhsat sayısı patladı: 1923-2004 yılları arası verilmiş yaklaşık 1500 ruhsat varken Mayıs 2004’te AKP’nin yaptığı kanuni düzenlemenin yürürlüğe girmesiyle 4 yılda 43 bin 500 ruhsat verildi…

Böylelikle Türkiye’nin üçte biri kapatıldı: Yani 780.917 kilometrekare (km2) olan yüzölçümünün 282.898 km2’si bu yolla tahsis edildi…

Bu yolla da Ankara’nın yüzde 38’i, İstanbul’un yüzde 54’ü, İzmir’in yüzde 41’i, Balıkesir’in yüzde 66’sı, Kütahya’nın yüzde 81’i, Sivas’ın yüzde 54’ü kapatıldı. 20 ilde yüzde 50’den fazla, 17 ilde yüzde 40-50 arası alan kapatılmış durumda…

Ayrıca yabancılara direkt olarak 30 bin kilometrekarelik bir alan tahsis edildi. Bu alan 25 bin 615 kilometrekarelik Ankara’dan daha büyük bir alanı oluşturuyor. Bunun için yabancılar 5 yıllığına sadece 10 milyon dolar ödedi…

Yabancılarla irtibatlı olan yerlilerle birlikte yaklaşık 100 bin kilometrekarelik bir alandaki yeraltı zenginlikleri, yabancıların ticari kullanımına tahsis edildi ki, bu alan da 114 bin kilometrekarelik Akdeniz Bölgesi’nin yüzölçümüne yaklaşıyordu!

Bilmeyen yoktur: Bergama köylü hareketi ile başlayan ve “siyanür liçi” yöntemiyle işletilen altın madenlerine karşı yürütülen mücadelelerin, ülkemizdeki ekoloji hareketlerinde önemli bir yeri var. Yaşananlar, Türkiye’nin 20 yıllık siyasi iktidarlarının ekoloji politikalarının değerlendirilmesi konusunda da önemli ipuçları verir. Canlı yaşamının korunmasına öncelik verildi mi, ekolojik taşıma kapasitesi ve toplumsal yarar dikkate alındı mı? Yoksa, yalnızca madenci şirketlerin çıkarı mı göz önüne alındı, kalkınma masalıyla yıkıma giden yolda ısrar mı edildi?

Altın madeni üzerine yapılan tartışmaların ana ekseni, yaratacağı çevresel riskler oldu ve konu mahkemelere taşındı. 1982 Anayasası’nın yüz akı “sağlıklı çevrede yaşama hakkı”nı düzenleyen 56. maddesi de yaşam savunucularının işini kolaylaştırdı. Ovacık ile başlayan süreçte önemli hukuksal kazanımlar elde edildi. Bunun üzerine yerin altındaki madenlerden büyük kazançlar elde etmeyi hedefleyen küresel şirketler, “bu yasalarla Türkiye’de madencilik yapılmaz, yabancı sermaye gelmez” itirazlarını yükseltti. Ardından, gündeme gelen yasa değişikliği çok tartışıldı, yaşam savunucuları, “bu yasa değişiklikleri yaşamı korumaz, yeraltı kaynaklarının talanına yol açar” diye haykırdı ama dinleyen olmadı.

Maden Yasası ile birlikte toplam 11 yasada önemli değişiklikler yapan “5177 Sayılı, Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun”, 2004’ün 5 Haziran’ında yani Dünya Çevre Günü’nde yürürlüğe girdi. Değişiklikle orman alanları, milli parklar, su havzaları, sit alanları dahil olmak üzere bütün hassas alanlar madenciliğe açıldı, çevresel etki değerlendirme (ÇED) ve gayrisıhhi müessese izin süreçleri de Bakanlar Kurulu’nun çıkartacağı yönetmeliğe bağlandı. Tartışmalar, yasanın çıkmasından sonra da sürdü, aslında yasanın kimin yararına olacağı, ta baştan belliydi. Newmont’un yöneticilerinden Gordon Nixon, “Maden Yasası’nın Ankara’daki Newmont yetkilileri ile eşgüdüm içerisinde hazırlandığını” söylemişti. Eldorado Gold Şirketi temsilcilerinin kaygılarını, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Maden Kanunu Meclis’te, yabancı yatırımın önünü açan yasa da çıkarıldı sorunlarınız çözülecek” sözleriyle gidermeye çalışmıştı.

N O T L A R

[1] 25 Haziran 2011 tarihinde Ankara’da Kazım Koyuncu anısına düzenlenen “6. Sokağa Şarkı Söylüyoruz - 2011” etkinliğinde yapılan konuşma…

[2] F. Dostoyevski.

[7] Abdullah Kılıç, “Ayamama’da Zehire Suçüstü!”, Radikal, 21 Haziran 2011, s.6-7.

[8] “Karadeniz ‘Kızılırmak’ı Yutuyor”, Radikal, 7 Temmuz 2008, s.3.

[9] Tarık Işık, “Minarelerdeki Baz İstasyonları 2017 Yılında Sökülecek”, Radikal, 17 Mayıs 2010, s.8.

[10] Serkan Ocak, “Kar Renkli ve Pis Kokulu Yağıyor”, Radikal, 12 Ocak 2010, s.3.

[11] Ozan Yayman, “Ormanlar Sahipsiz Kaldı”, Cumhuriyet, 12 Haziran 2010, s.6.

[12] Murat Kışlalı, “Lastikçi AKP’liye 254 Maden”, Cumhuriyet, 13 Haziran 2010, s.7.

 

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006