Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Aslında Hepiniz ‘Kamyoncusunuz’…/Rıdvan SESLİ
Rıdvan SESLİ

NEWROZ



Yönetimi paylaşma sorunu birçok faktörle beraber, esasen bir olgunluk sorunudur da. Bu olgunluk TC rejiminde olmadığı gibi halkın kendisinde de yok. Rejim, on yıllardır milliyetçi, savaşçı bir dille yetiştirdiği Türk toplumunu kendisi gibi faşizan eğilimlerle donattı durdu. Ve belli bir kültür seviyesinde olan ‘caz sever bir toplulukla’, ‘muavin’ deyip geçtiğimiz kişide, sorun yönetimi paylaşma olunca aynı tepkiyi gösterebiliyor. Rejim, sorun çözme noktasında, geçmiş reflekslerini aşamadığından, sorun/sorunları sürekli sürünceme de bırakarak yol almaya çalışıyor. Deyim yerindeyse mazisine hapsolmuş rejim, geleceği de bu şekilde yönetmeye çalışıyor. Bu yönüyle bakıldığında demokrasi, adalet, hukuk gibi kavramların baskısını sorunları çözme noktasında hissetmiyor. Bu his yokluğu verili sorunlara çözüm olamadığı gibi, genel anlamıyla ülkenin demokratikleşme sorunu, kendi sahasında bile güncelliği sürekli hatırlanan bir mesele olarak konuşuluyor.

Herhangi bir hak arayışına yönelik, rejimin elindeki klasikleşmiş ‘provokasyon’ politikası, “Silvan olayı’ ile yeniden karşımıza çıkarken, rejim ve halkının ortak bir duygu çemberinde gidip, geldiklerinin de açık ispatı olarak su yüzüne çıkıyor. Generalleri yargılanmış, faili meçhul cinayetlerin devlet tarafından işlendiği bizatihi cinayeti işleyen Jitemci tarafından, onlarca kez itiraf edilmişken ve birçok, bizce zaten şaibe kokan operasyonun kimler tarafından nasıl tezgahlandığı basın tarafından açıkça kamuoyuyla paylaşılmışken, ölen bir askerin ardından, ailesinin “vatan sağolsun” demesi, bilgisizlik, cehaletten öte bir olgunluk sorunun olduğunun açık göstergesidir. Göçebe bir tarihten gelerek, öyle veya böyle edinilen bir vatanın en hoyratça kullanma halidir. Bir kiracının, oturduğu evle ilişkisi gibi. Ki böyle olduğu içindir ki, vatan, sınır, hudut, memleket, şehir, kent gibi düzenli yerleşik bir yaşam alanını simgeleyen kelimelerin hiç biri Türkçe değildir.

Yeni Anayasa, AKP ve özerklik ilanı…

Tarih AKP’yi değişimin kaptanı olarak önümüze getirdi. Bu onun demokrat özelliğinden falan kaynaklanmıyor, ki AKP sıradan demokrat bir parti bile değildir. İçte ve dışta yaşanan siyasal gelişmeler, onu kimi politik açılımlar yapmak zorunda bıraktı hepsi bu. Bölge üzerinde siyasi ve ekonomik etkiler kurmak, ‘model ülke’ olmak, mevcut rejim üzerinde kısmi makyajı zorunlu kılıyordu, nitekim AKP’nin de yaptığı zaten budur. Sorunları bir bütün olarak, hakkaniyet ölçülerinde, en azından dünyada ki örneklere de bakarak çözmek yerine, kısmi iyileştirmelerle ‘kendince’ kapatmak, bitirmek istiyor. Ayaklara pranga olmuş meselelerin üstesinden bu şekilde gelmeye çalışıyor. İlerici, demokrat güçlerin yıllardır değiştirilmesini talep ettiği 12 Eylül anayasasını da yine bu saiklerle algılıyor ve masaya bu şekilde getirtiyor. Gerçi henüz tükenmemiş bir süreç olarak anayasa tartışmaları, en azından şimdilik görünen kısmıyla, bütün herkesin kendini içinde kabul gördüğü bir anayasadan uzak görüntüdedir. Kürtler başta olmak üzere, mevcut anayasa baskısını en çok üzerinde hisseden toplumsal tabakaların varlığı daha henüz telaffuz edilmemektedir. Ya da sulandırılmış haliyle yeni kavramlar, tanımlarla meseleye bakılmakta, ikna çabaları bu haliyle yapılmaktadır. Diğer bir gerçek olarak, bir avuç ilerici, demokrat insan dışında, Türk toplumunun mevcuttan ileri bir anayasa talebi hatta beklentisi bile yoktur. Bu sessizlik mevcut iktidarı kendi ihtiyaçları kadar bir anayasa yapmasının da diğer bir nedenidir. Yeni anayasa, Kürtlerin esas gündem maddesi olmamasına rağmen, görünen o ki, Kürtlerin dışında anayasayı daha ileri bir yerlere çekme talebi yine bizlere, Kürtlere kalmıştır. DTK/BDP çevresinin aldığı özerklik ilanı ise bu sürecin bir nevi Kürtlersiz devam edilmesinin mesajıdır. Elbet; Kürt ulusal sorunu, mevcut anayasa tartışmalarından öte bir parametreyle tartışılması gereken bir konudur. Ancak yine de bu sürecin tüketilmeden kapıların kapanmasına –ilerde ne olur bilinmez- yönelik eleştirilerin kısmen haklı itirazlar olduğunu da belirtmem gerekiyor. Özerkliğin esas olarak bir demokratikleşme olduğu ve bu da Türkiye’nin demokratikleşmesi olduğunu, özerklik ilanının sahipleri tarafından anlatılınca, ister istemez “madem demokratikleşmeyse, neden bu sürecin (anayasa tartışmaların) tam olarak tüketilmeden böylesi bir ilanın kararı alındığını?” sordurtuyor.

On yıllardır verilen özgürlük mücadelesi Kürdistan toplumunu da bir seviyeye getirdi. Ve bu seviye; mevcut siyasal taleplerin ötesinde bir düşü içinde barındırıyor. En sulandırılmış bir talebin bile bağımsızlık olarak algılanmasının esas iki nedeni: Verilen mücadelenin boşa gitmeyeceği umudu ile yönetim tecrübesi eksikliğidir. TC’nin kuruluşundan beridir herhangi bir statü içinde tanımlanmamış Kürdistan halkı, yukarda denildiği gibi ‘kendisinden’ geldiği sürece, en sulandırılmış talebi bile, özgürlük ve bağımsızlık olarak algılamakta ve bu şekilde sahiplenmektedir. Oysa güney parçası için mesela aynı statü talebi muhtemelen ret cevabı ile karşılaşır. Çünkü açık konuşmak gerekirse, Güney için bırakın bugünkü mevcut durumu, 71 otonom antlaşması bile bu özerklik talebinden bir hayli ilerdedir. Türk devleti ve halkının mevcut talebe itirazının okunması ise talebin niteliklerinden vs. değil, en küçük bir statü talebine dahi tahammüllerinin olmadığından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden askerinden, siviline, caz severinden, muavine kadar hepsinin, sorun Kürtler ve Kürdistan olunca, sorun yönetimi paylaşma sorunu olunca, hakkaniyet, empati ve olgunluk sınavından kaldıklarını görüyoruz. Kabalık, bütün yüz perdelerini yırtan en ilkel haliyle karşımıza çıkmaktadır. Ya da kendi deyimleriyle “kamyoncu” oldukları görülmektedir.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006