Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Devletin yeni konsepti!/Hasan FIRAT
Hasan FIRAT

NEWROZ

Silvan; sadece ölen yoksul 13 asker, iki gerilla, muamma 5 kişi şeması içinde tarif edilemez. Devletin yeni konseptinde şiddet, gerginlik politikasının devreye konulmuş olması tesadüfi değil.

Türk Rejimin sorunlu “hastalıklı” gündemi, yeni bir seçimin ertesinde değil de ön gününde gibi keşmekeş ve hengamede yaşanıyor. Görünür olan, paradoksal, siyaseten ters bir durum gidişat algısı etkili. Oysa 12 Haziran seçimleri, yerine oturtulduğunda şaşılacak bir hava olmadığını anlamaya çalışmak, siyasetin analizini yapması gerekenlerden biri olmalı.

Devletin, devletle bir gömlek AKP’nin, yüksek oy oranında “temsiline “ rağmen, gündemin alev alev yanmasının perde gerisinde, yine rejimin devreyi krizleri, birbirine mecal ve sıra vermeyen farklı konu başlıkları var.

A. Öcalan’ın devletle görüşmelerin sürdürülmesinin yoğunlaştığı, görüşmelerin içeriğinin değil ama “görüşülmüş” olmasının bir adım öne çıktığı, avukatlarından öğrendiğimiz kadarıyla, Kürtler adına PKK’yi temsilen A. Öcalan’ın, T. Cumhuriyeti’ni temsilen şimdilik bilmediğimiz ama en azından kara gözlüklü olacaklarını tahmin ettiğimiz yetkili ve etkili heyetle, üzerinde anlaştığı “Barış Konseyi”, yazılı bir evraka bile ihtiyaç duyulmadan açıklandı. Yine “Barış Konseyi”ne paralel “Anayasa Konseyi” önerisiyle, bir tür Öcalan ile devlet arasında sürdürülen görüşmelerin “olur” mutabakatı açıklandı.

“Barış Konseyi” fiilen ölü doğan alt tarafı cenin miydi?! Ya/ya da bütün bunlar bile, yeni çağın vebası “sanal” yalancıklar mıydı? Önümüzdeki süreçte ilk emareleri çıkar demeye kalmadan, sökün etmeye başladılar.

Normal rutinde, Türk rejimi için bile işleyen bir gündemin dinamiğinde, bizim, özellikle Kürtlerin, Kürdistan siyasetinin tartışma konusu ve derdi, Öcalan’ın anlaştık diyerek altını çizdiği “Barış Konseyi” çerçevesi olması gerekmez mi? Örneğin “Barış Konseyi” tartışılırken, 1920’lerin, Koçgiri ayaklanma önderliğinin hangi gerekçe ve ayak oyunlarıyla manipüle edildiğini, aracı heyetlerinin yollara dizdikleri sefil ve kıvrak yalanların Kürtlerin başına hangi çorapları ördüklerini yeniden ve bir kez daha hatırlanma zamanları değil mi?

“Barış Konseyi” gibi ulu ve değerli adların ve ardılların kişiler arasında mı, temsiller, aidiyetler arasında mı mevzusunu analiz etmek, meseleyi kendine dert etmiş her kişi oğluna, her siyasi özneye düşmez mi? “Barış Konseyi” kuruldu ise, içeriği, katılımcıları, katılımcıların okka ağırlıkları nedir ve en elzem pahadan ağırlıkları sorgulansa gerekmez mi?

Hakikaten, ortalama bir Avrupa ülkesinin bir yılda, iki yılda gündemlerine giren, ancak tüketilen bir gündem, bizde bir hafta içinde çıkar, tükenir, yerini başkasına bırakır. Dinamik bir atmosfer, canlı bir hayatın sürdürülüyor olması pozitif algısını hak eder. Ne ki coğrafyamızda, bu fır döndü ve hızın nedenleri halı altına sürülmüş sorunların, Kürdistan probleminin, Kürtlerin en temel günlük haklarının gaspı, inkarı, diğer ağırlaştırılmış haksızlıkların artık sürdürebilirliğinin kalmamasından dolayıdır. Üstelik bu “sürdürebilirliği” tüketen, “sürdürebilirlik” tarihini miadına erdiren, birilerinin Lütfi ya da birileri tarafında bağışlanan bir armağan hiç değil. Son 30 yılda kan, can pahasına, uğruna ağır bedeller ödenerek kendini dayatan çözümler yumağıdır önümüze çıkan.

12 Haziran seçimlerinin genele dönüşen algısı ile pratikte aksettirilenler arasındaki çelişki orta yerde, kör gözüme dedi. Kamuoyuna hele seçim sonuçlarının devasa moraliyle, devletin, AKP’nin demokratik bir ortam oluşturacağı, Kürt sorununda barışın dilinin hakim kılınacağı, sorunların yokuş yukarı değil, düze doğru evirileceği propagandası yapıldı. Kamuoyunun/piyasanın arzına sürülen metanın cilalı ve defolu olduğunu anlamak için çok alim olmaya gerek yoktu. Ne ki ortalıkta alim/entelektüel gezinenler, iliştirilmiş devlet tarafını saymasak, kendilerini kandıracak elma şekerine ihtiyaç duydular. İnanmadılar, inanmak istediler.

Seçim döneminde gerginliklerden, şiddet dilinden, muhafazakar, milliyetçi tazyiklerin oya tahvil edildiğini gören, bizatihi şahidi olan AKP liderinin, seçim sonrasında bir balkon konuşmasıyla bütün bu berhava durumları tolere edeceğini vaaz ettiler. Yeni bir devlet dizaynının, şimdi daha da birleşmiş, merkezleşmiş bir devlet teşekkülü olgusu es geçildi.

CHP’nin M. Haberal, M. Balbay’ın kişiliklerinin neye, kime hizmet ettikleri tartışmasını aradan geçirerek, söylemek gerekirse meşru ve haklı zeminde sürdürdüğü “yemin etme” krizi, öncelikle bizatihi CHP tarafında sahteleştirilince, en başta R. T. Erdoğan’a sahneyi kaldığı yerden almak düştü. Şiddet dilinden, küfre küffarında eksilme yapmadan, balkon konuşmasını hemen boşluğa düşürdü. Devlet katında, CHP’nin yemin etmemesini, BDP’nin durumu ve şartlarıyla aynileştirmek, devletin aynı teraneyle kaldığı yerden, pozisyonunu değiştirmeden, bir takım demagojilerle yola devam etmesi anlamında idi, öyle de oldu.

12 Haziran’a Silvan’da yaşanan çatışmalar, öldürülen 13 asker, 2 gerilla, 5 kişi daha bu yol kavşaklarından geçirilerek gelindi. Silvan’da ne/neler yaşandığı çok tartışma kaldırır. İlk günden başlayarak, asker ölümleri konusu kuşkuyla karşılandı. Başbakan, imkanları dahilindeki onca istihbarata, teknolojik bilgi ağına danışmadan, bakmadan, olay nedir, nicedir sorgu, sual etmeden, ustalık dönemindeki yönetiminde, Kürtlerin neleri bekleyeceğini “silah bırakmadan” iyi niyet olmaz olarak buyurdu. Yoksul Türk ve Kürt gençlerinin cenazeleri kaldırılmadan, onların cesetleri üzerinden pazarlıklar yapmak, onların cesetlerini politika bezirganlığına meze yapmak, hep karlı bir politik cambazlık olageldi

Devletin plan ve programının bir parçası olarak, değerlerin üfürükten de ucuzlatıldığı bir savaş coğrafyasında, şiddet sarmalında ölen 17 yaşındaki çocuğun ölü diyetini rantıbıla çevirerek, Hatip Dicle’nin halkın vekilliğini cebine koyan bir kadın -vekil- ve AKP için Silvan “çatışması” bir şekliyle yola dizilecekti.

At izi ile it izinin karıştığı savaş ortamında, yaşam taraflar için ikircikli, ikilemli bir seyirde devam ediyor. Kuşku payı ağır olan Silvan çatışması/yangınları!.. Devlet dilinin zehir kusan pelesenginde aranmalı. Bir caz konserinde, Kürtçe şarkıların söyleniyor olmasının protestosu, beyaz Türkler olduğundan demle, öne çıkarılıyor. Ki bilinsin: Beyaz Türkler zaten şoven, faşizan, hayatla bağları en zayıf kesimdir. Cürmü kadar yer yakarlar dersek, meramımız anlaşılır. Oysa, halkların iç içe yaşadığı Türk kentlerin onlarcasında, Kürtlere karşı protestolar, gösteriler, saldırılar gerçekleşti. Bizim sorun yapmamız gereken hayatın bu veçhesidir. Yangın alazlarının yükseleceği, yeni olası düşmanlıkların doğurtulacağı alan burasıdır.

A. Öcalan’la görüşmelerin hızlandığı, tarafların açıklamasıyla barış yolunda, önemli mesafelerin kat edildiği söylemlerinin ortasına düşen “bombalar” neyin nesidir? Devletin ve PKK’nin zımni ateşkes durumu, devlete, AKP hükümetine ardı arkası kesilmeyen operasyon zemini yarattı.

Üzerinde durmamız gereken meselenin bu boyutu olsa gerek. Barış mı konuşuluyor, tarihin yeniden iz düşümleri mi çağrılıyor? Tarihi hatırlatma ihtiyacı dünden de fazla. Koçgiri, Dersim görüşmelerin en sıcak yerinde savaş alanlarında düşürüldü.

Kimi zevatın, aslında AKP’ye, R. T. Erdoğan’a kalsa sorun çözülür söylemi bir başka palavra. Türk rejimi hızla 92 konseptine döndü. Aralarında ciddi fark var. Farkı görünür kılan, Kürtlerin sübjektif değişim, dönüşümleridir. Kürt talepleri çıtayı yükseltti. Halk, meselenin sahibi. Devlet için, savaş baronları için çanlar çaldıran halkın meseleyi içselleştirmiş olmasıdır.

Devlet katında ise hayatın değişenlerine rağmen , “değişmeyeni” oynamak cazip geliyor. 92 konseptinin ön figürlerinde Tansu çiller, Doğan Güreş (dönemin genel kurmay başkanı) ilişkisi ile, AKP hükümeti ile genel kurmay ilişkisinde nüansları saymasak değişen bir ayrıntı bulunmaz.

Dünün “vatan için kurşun atan da kuşun yiyen de…” herzesi, “Kürt sorunu bitmiştir, asimilasyonu sonlandırdık” ince siyaset diline dönüşmüştür.

Tekrar sürdürüldüğü söylenen barış görüşmelerine gelirsek; devlet, AKP; kendisini etkisi, gücü kırılmış, hareket sahası daraltılmış bir hareketle masaya oturmanın, müzakere değil, münazaraya dönüştürülmüş bir yuvarlak masada iştahlı bir sofranın çekiciliğini tercih etmek istiyor.

Silvan; sadece ölen yoksul 13 asker, iki gerilla, muamma 5 kişi şeması içinde tarif edilemez. Devletin yeni konseptinde şiddet, gerginlik politikasının devreye konulmuş olması tesadüfi değil. Uluslar arası durum, İran-Pers saldırganlığının yoğunlaştığı, Türk askeri cihetin operasyonlara hız verdiği, Kürdistan’a askeri yığınakların baş aldığı bir yeni durumla karşı karşıyayız. Özel olarak şovenizm, vatan, millet, Sakarya, gergin bir ortam, başkanlığa giden yoldaki cehennemin iyi niyet taşlarını inşa etmekle kendini bağlar.

Emek cephesinde kıdem tazminatının tuzla buz edilmek istendiği, Kürt sorununun bittiği söylendiği bir politik teatralde demokratik, özgürlükçü anayasa doğmayacağı, onurlu bir barışmanın da gerçekleşmeyeceğini söylemek için kahin olmaya zaten gerek aranmaz.

Ancak, velakin onurlu bir barışın yolu da demokratik, özgürlükçü bir anayasanın yol haritası da, kolektif irade, üzerinde hasbıhal edilmiş ortak metinler ve mücadelenin dinamiklerinde can bulur. Tarihi sorumluluk bizi bu bağlamda çağırıyor ve bağlıyor.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006