Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

TC REJİMİ DEĞİŞECEK... BAŞKA YOLU YOK!/Hasan FIRAT
Hasan FIRAT

NEWROZ

AKP ve rejim gerginlik üzerinden siyaset yapmanın rantabl olduğunu gördü. Hele çobansız köyde fare kavalcısı olmak da ne şan! Nitekim vurun abalıya, bir zaman için para etse de uzun erimde kofluk bir şekliyle ortada.

 

“Ben senin yalanlarınla,

hilelerinle baş edemedim,

bu bana dert oldu,

ben de senin önünde diz çökmedim,

bu da sana dert oldu”

Seyit Rıza

Haziran seçimlerinin üzerinden üç haftadan fazla zaman geçti. AKP ve lideri R.T. Erdoğan’ın seçim süreci boyunca, istisnasız, her toplantı ve mitingi muhaliflerine karşı, nefret diliyle dolaşıma sokması, kabul etmek gerekir ki halktan büyük destek gördü. Her seçim mitinginde, sayıları ister milyon sayılsın, “halkımızdır popülizmine düşmeden,” bir güruh kütleye, aleviler yuhalatıldı. Kürtlere Zerdüşt geçmişleri üzerinde, kendi sorunlu geçmişi yokmuş gibi, hakaret edildi, üstelik Sünni İslam’ın oyları devşirildi. Dinin siyasete nasıl eklemleneceği, istenirse, yoksullaştırılan halkın son sığınağında, istismarın uygulama sahalarının sınırsızlığına, pervazsızlığına daha da iyi bir örnek bulunmaz.

3. balkon konuşması bu girizgah sonrası geldi. Kendinden sual sorulmaz baş pehlivan edasıyla, durduk yere “bir helalleşme” faslını ortaya attı. Kendisi helal ediyormuş da bay başkan da helallik istiyormuş. Ama, karşılığı olmasa da “Alevilerden, Kürtlerden, aleni hakaret ettiği diğer muhaliflerden “özür” kelimesi bile çok görülerek. Bahşettiği “helalleşme” olsun, kendisi için istediği “helalleşme” olsun, gerçek ortamı, siyasal iklimi ötelemeye yönelik demagoji dışında tarif edilemez. Örneğin, kul hakkı, yetim hakkından “helalleşme” istenmedi. Sinir zihni proje yalanlarında yolsuzlukların kapağı bile açılmadı. Türk kentlerinin talan ve yağmalanmasından kimlerin, hangi grupların banka hesaplarının şiştiğine dair, rejimin dizaynındaki, iktidar, muhalefet cenahında tek cümle duyulmadı.

Seçim sonuçlarının nasıl okunması gerektiğine dair bol keseden atıldı, serseri kurşun misali sağa sola salvolar eksik olmadı. Özelikle TC rejiminin yeni konseptinde merkez medya terfisine yükselen yandaş, cemaat medyası, devşirilen yüzlerce liberal, omurgasız binlerce medya maymunu, sosyolog, psikolog, hukuk, siyaset gibi toplumda kâle alınan kurum temsilcileri ve/veya kişiler, AKP’nin nasıl değiştiğini, değişirken toplumu değiştirme/ dönüştürme farzında “dillerini” şişirdiler. Bir teki bile olsun, Bismil’de devlet kurşunuyla katledilen 17 yaşındaki İbrahim Oruç’u sormadı. İbrahim Oruç’un neden öldürüldüğünü sormak, zaten onların defterinde, alfabesinde bulunması imkansızdır.

Ortalama burjuva demokrasinin hayat bulduğu yerellerde izlenecek seyir bellidir. Halkın teveccühünün gerekleri el mecbur yerine getirilir.

Ne ki Türk rejimi nasıl ki ortalama bir rejim değilse, nasıl ki kendi koyduğu kurallara, kendi çizdiği rotaya uygunluk varsa uyuyor, değilse uymuyorsa, balkon konuşması sonrası yaşananları, rejimin iki yüzlü, riyakar özelliği, atmosferi içinde değerlendirmeye tabii tutmayı asla ve kat’a unutmamamız gerektiği bir kez daha öne çıkan bir olgu oldu.

Balkon konuşmasına bir değer atfedilmesi ihtimali, beklenen seçim sonuçlarının aritmetik kuvvetini kabul üzerinde “yumuşama” idi. Ki devlet, 12 Eylül 2010 referandum süreciyle zaten en güçlü ve birleşik gücünü buldu. 12 Haziran’da ortaya çıkan tablo 12 Eylül Referandumu sonuçlarının, bir başka tarz ve düzlemde kendini ifadelendirmesi içinde görmemizi gerektiriyor.

Öncelikle rejimin yeni yüzü, artık, “ustalık” döneminin icraatlarını da devreye koyacak başpehlivan, başbakanın çıkan sonuçları kabul etmesi, bu kabul üzerinde okuması/okunması olabilir mi sorusuna verilecek cevapta karşılık bulacak, ya/ya da bulmayacaktı.

Devletin yeni, eski egemenleri, onların asıl pozisyon belirleyen ideologları, devletin CEO’ları AKP’ye verilen %50 desteğin, kendi içinde rejimin en zayıf halkası olduğunun farkında, bilincindeler. Ortalığa sürülen “yok kitleler şu tercihini kullandı, burada da bu tercihini kullandı” madrabazlıkları geçersek, çünkü kütlelerin, siz bunu yığınlar diye okuyun, terazisi çoğunlukla hakkaniyetten uzaktır. Yığınların terazi dengesi dışında da tercih belirtisinde tayin edici olan, sorunla alakası ve sorun, sorunlara politikleşmesi ilişkisinde aranır. Kürdistan bölgesini saymasak, seçimin ön gününde bile kitlelerin politikleşmesinden söz etmek mümkün değildi.

Ancak; soruna yaklaşım tarzımızın bu tarifte kendine yer buluyor olması, bizim duygu, istençlerimiz dışıdır. Örneğin, İstanbul kitlelerinin oy tercihlerini belirlemede, İstanbul doğasının korunması, insan doğa barışıklığı metaforunun rolü yok denecek kadardır. Batı yakasında, tartışılması, dert edinilmesi gereken sathın bu yönüdür.

Kürdistan, Kürt coğrafyası ile “Batı” arasındaki makasın her yönüyle bölünmesi, seçim döneminde daha da belirginlik kazandı. “Kürtleşen” emek güçleri, politik halkların, Kürtlerin önüne konulan yasaklar, siyasi barajlar, hayatın bu dayatılamaz şartlarının tükenmesi üzerinde yıkıldı.

Kürdi taleplerin kitleler nezdinde kuvvete dönüşmesi, taleplerin çıtasını, siyasetin kalitesini yükselti. Bu bağlamda, Demokrasi cephesine verilen her bir oy, özelikle Kürdistan’da her oy aritmetik hesabınca tutulamaz. Demokrasi bloğunda “36 mebus” dillenmesi bizi darlığa hapseder.

Mesele, seçilenler sahasının dışıyla birlikte düşünmemizi gerektiriyor. Vekil çıkarmasa da Erzurum, Antep, Adıyaman, bir adım çıkarak belirtilmeli Erzurum, rejimle, inkarla yüzleşmeye başlamıştır. Kürdistan coğrafyasının tayin edici Botan bölgesi ve önemli bir kısmı rejimin reel suratında kopmuştur.

AKP’ye %50 oy tercihine rağmen, sistemin, onun politik figürlerinin tepelerinde cinli gezmelerini, bilinçli tercihin, politik tercihin 12 Haziran’a kendini kabul ettirmesinde aransa gerektir.

Lozan’da çizilen suni sınırlar, bu seçim döneminde, Güney Kürdistan tarafında Türk genelkurmayın pususunda öldürülen, 12 gerilla cenazesinin alınmasında aşıldı. Halk yalnızca fiziki sınırları, metalik telleri kırmadı, asıl kırılan korku eşiği, zihni sınırlar ve bentlerdi.

DEVLET-SİYASET, DEVLET-HUKUK VE DİĞER GARABETLER!

Seyit Rıza’ya dert olan, Türk rejiminde yalanın da hilenin de bir sonu olmayacağı vakası, kısacık dönemde iki kez yırtık donda fırladı. YSK, üzerine vazife değilken, önce VETO münasebetsizliği ile gündemi esir almak istedi. Rejim yenildi.

Hakikaten Seyit Rıza’ya dert olan rejimin yalanlarında, hilelerinde, riyakarlığında nice “usta” ve madrabaz olabileceği bir kez daha arz-ı endam eyledi. Hatip Dicle’nin seçilmiş olmasını, bir vekil için rekor denilen bir oyla seçilmiş olmasını yok saymak, rejimin beyin fonksiyonlarının felcine bağlamak ilk akla gelen olsa da problemi TC rejiminin, AKP’nin hapsetmek istediği saha dışına çıkarak, esas nedenselliği bulmak kabil.

AKP ve rejim gerginlik üzerinden siyaset yapmanın rantabl olduğunu gördü. Hele çobansız köyde fare kavalcısı olmak da ne şan! Nitekim vurun abalıya, bir zaman için para etse de uzun erimde kofluk bir şekliyle ayan beyan oluyor. Rejim CEO’larının, hükümetin, yeni devlet teşekkülünün demagoglarının yırtınması durulduğunda, gerçek zaten ortalığa foş etmek de gecikmiyor.

BAY BAŞKANIN ADAMLARI… REJİMİN KARE ASLARI…

Halil İpek, yeni vekil, AKP başkan yardımcısı ve başbakan hukuk danışmanı. YSK’ya kar suyu kaçırtan resmi hukuk figürü/öznesi. YSK’ya Hatip Dicle şikayeti yapan kişi. Düne dair “yargı vesayeti”, artık başbakan hukuk danışmanı eliyle, Halil İpek nezdinde şekil buldu/bulacak. Ortalıkta gezintiye çıkartılan, YSK eliyle “garabet”, YSK üyelerinin şu kişiliği, diğer vasıfları, konumuz itibarıyla, meseleyi karartma amaçlı dolaşımda. YSK üzerinde karşılaştığımız, hukuki yetmezliğe bağlı bir “garabet” vakası olsaydı işimiz kolaydı. Diyelim ki YSK üyelerinin seçim oy pusulalarını önce 12 triyon TL, akabinde aynı şirkete, on katından da az, trilyon TL altında bir fiyata ihale etmesi bile garabet dışında mütalaa edilmeyi gerektirir.

Oysa KCK davası sanık Kürt vekillerinin tahliye edilmemiş olması da Hatip Dicle’nin vekilliğinin düşürülmesi de devlet politikasının bu güne tezahürü içinde değerlendirilmeli.

Nabi Avcı, yeni AKP vekili. Bay başkanın hukuk danışmanı. Yeni dönemde, yapılacaksa yeni “anayasa” metninin moderatörü. Nabi Avcı, yabancı gazetelerin, Türkiye’deki muhabirlerine, tahayyüllerindeki anayasa brifinginde, nihayet “kürt baklasını”( evet Kürt kelimesi küçük olacak) isimlendirdi. Bay başkanın kafasında çözülmüş Kürt meselesi, bay başkanın anayasa danışmanı, akademisyen, hukuk profesörü Nabi Avcı için “kürt konusu” kadardık bir mesele olarak değer buldu.

BDP vekillerinin boykot ettiği, CHP’nin milletvekili yemini etmediği bir acayip TBMM parlamento dengesinde, devletin en aslan oğlu Cemil Çiçek, CHP başkanından fazlasıyla aldığı övgüyle, meclis başkanı oldu.

DEVLET ŞİDDETİNİN YENİ ORDUSU…

Kürtlerin, demokrasi güçlerinin barışçıl hak kullanma eylemleri, Doğu’da, Batı’da, her yerde, her barışçıl gösteri bombalarla, en üst düzeyde savaş taktiği ile mevzilenen, savaş taktikleri uygulayan devletin yeni bir savaş gücü olarak polis gücü/ordusu yeni dönemde, yani “ustalık” döneminde, muhaliflere karşı düzen kollayıcı/koruyucu olarak eski askeri vesayetin yerine ikame edilecek. Muhalif güçler, her eyleme gaz bombalarıyla saldıran, savaş taktiği içinde konuşlanan polis ordusuna karşı, mutlaka savunma reflekslerini geliştirmeli. Örnek alacağımız, İstanbul Taksim 1 Mayıs alanın kazanılma mücadelesi tazeliğini koruyor.

Seçim sonuçları, yeni bir dönemin habercisi olarak düşünülmeli. AKP’nin %50 almış olduğu oy, oy veren kitleler açısında bir kifayeti elbette teslim edilir. Ancak, kitle kifayetinin sorunlu ve yanılsamalı olduğu, kitlelerin/yığınların hangi saiklerle, nice nedensellikler üzerinde hareket ettiği de unutulmamalı.

Kürt kitleleri ise, çok daha ağır koşullarda ama her durumda politizasyonu devreye koyarak, gelecek için, ülkesi için hangi talepler altında sokakları fethe çıktıklarını, gerekirse çıkacaklarını pratikleriyle kanıtladılar. Türk rejimi, tüm zamanların en kaotik şartlarını yaşıyor. Devletin partisine dönüşen AKP için de sürdürülebilirlik çok da kolay değil.

Batıda, Türk-İş bünyesinde muhalif hareket alttan gelen basıncın etkisiyle, sendika bürokratlarının oyun sahasını darlaştırıyor.

BDP’nin hali hazırda TBMM boykotu, Batı işçi taleplerini de kendinde sayarak, Kürtlerin esas ve hakiki nosyonlarıyla birleştirmeyi önüne koymalıdır. Kitlelere güven, kitleleri geleceğe hazırlamak, tayin edici olarak BDP grubuna bakar. Şairin deyişiyle, halkımızı, halklarımızı “rüsva etmemek” şimdi daha da yakıcı daha da ayamızın içine kadar yakındır.

Rejimin, AKP’nin doğa talanından, özgür, demokratik bir yaşama, hayatın her alanında olumlu gelişmelere karşı, devreye koyacağı oyalama, şeyleştirme, hile ve yalanlarına, cepheden tavır almak, halklara kazandıracaktır.

İş o ki Seyit Rıza’nın bilgeliği ile bize dert olanlarla mücadele ederek, kendimize dert olmaktan çıkarmak, ama illa ki onlara dermanı olmayan bir dert olmayı başarmak önümüzde duruyor. Şimdi başarmak dünden daha yakın.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006