Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Mevcut anlayış sorgulanmalı/T.Atmaca
T.Atmaca

NEWROZ

Bugün için yapılması gereken emek hareketinin yeniden ete kemiğe bürünmesi anlamında gerçekten tabandan gelişecek ve mevcut sendikal hareketi sorgulayıp onu aşacak bir mücadele hattı örmektir.

 

Son iki üç aydır K. Kürdistan ve Türkiye coğrafyası yoğun bir şekilde seçim propagandalarına sahne oldu. Seçim yapıldı. Ama tartışmalar hala devam ediyor. Şimdi ise meclis’te yemin edip etmeme tartışması ve bunun akabinde daha seçim üzerinden bir ay bile geçmediği halde ara seçim kamuoyunda tartışılmaya başlandı.

Bugün yaşananlar bize iki tabloyu resmediyor.

Birincisi; Ana gövdesini Ulusal demokratik hareketin oluşturduğu Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku milletvekillerinin haklı ve meşru TBMM’yi boykot tavırları,

Ergenekoncuları serbest bıraktırmak ve Ergenekon davasının boş bir şey olduğunu kanıtlamak maksadıyla TBMM’de yemin etmeyen CHP’nin tavrı. Bu iki tavrın kesinlikle birbirinden ayrılması gerekiyor. Ama ne yazık, giderek meşhur atasözünde olduğu gibi “At iziyle it izi” birbirine karışıyor. Belirttiğimiz gibi CHP’nin bütün derdi, toplum üzerinde olumlu bir etki yaratan ve askeri vesayeti kısmen de olsa kırdığına inanılan Ergenekon operasyonlarını bu sayede boşa çıkarmak. Bu daha ne kadar sürer, sözde ‘yeni’ CHP bunu ne kadar sürdürür göreceğiz. Ya da yavaş yavaş dillendirildiği üzere bir ara seçim gündeme gelir mi? Sanırım bu birkaç gün içerisinde netleşecektir.

İkincisi; emek hareketinde yaşananlar. Bütün coğrafya seçim sonuçları ve onun sonucunda yaşanan gelişmelerle meşgul iken kimse başını kaldırıp emek hareketinde neler oluyor bakmıyor. Diyebiliriz ki, coğrafyanın her yerinde küçük küçük direnişler, eylemlilikler aylardır sürüyor ve bunlara her geçen gün yenileri ekleniyor. Zonguldak’ta bir taşeron firmasında çalışan 200 işçinin 12 gündür sürdürdükleri grev, İzmir Torbalı Ayrancılar’da Form Mukavva ve Ambalaj fabrikasında Selüloz – İş sendikasına üye oldukları için işten atılan ve 15 gündür direnişte ki işçilerin Ankara’ya yürüyüş hazırlıkları, kimi hastanelerde taşeron sağlık işçilerinin eylemlilikleri ve daha devam eden onlarca eylemlilikler…

Türk-İş’in verilerine göre açlık sınırının 878 lira, yoksulluk sınırının 2 bin 860,53 liraya ulaştığı bu günlerde asgari ücrete yapılacak zammın 29 lira olacağının açıklanması.

Daha insanca bir yaşam için, insanlık dışı koşullarda yaşam mücadelesi veren insanların, iş cinayetleriyle ölmeye devam etmesi. Sadece Haziran ayında 52 emekçinin iş cinayetleriyle yaşamını yitirmesi durumun vahametini açıkça gösteriyor.

Özellikle yaz aylarıyla birlikte inşaat ve mevsimlik tarım işlerinde çalışanların maruz kaldığı kazalarda artış yaşanması. Tarım ilaçlarından zehirlenmeler, tarım işçilerinin olumsuz hava koşullarına maruz kalması, ölümlerin nedenleri arasında yer almaya devam etmesi. Bir ayda 52 işçinin yaşamını yitirdiği iş cinayetlerinde, yaralanma sayısının 355 olması. İş cinayetlerinin en fazla yaşandığı yerin Malatya gibi Kürdistani illerin olması…

Burjuva medyanın manşetlere taşıdığı, ilk çeyrekte Türkiye’nin yüzde 11 büyüyerek dünya birincisi olduğu dezenformasyon ve yalandan başka bir şey değil. Çünkü bahsedilen büyüme özünde; tüketim, rekor kıran ithalat, devasa dış ticaret açığı, zıvanadan çıkan cari açık ve oluşan ekonomik şişkinlikten başka bir şey değildir. “Büyüme”nin sıcak para ve ithalat olduğu ya da 11 puanlık büyümenin özünde 9 puanının “abartılı iç tüketimden” kaynaklandığı saklanıyor. Çünkü “büyüme” denilen üretim ve istihdamla ilintili bir şeydir. Oysa “büyüme”nin olduğunun söylendiği süreçte ne ciddi verimli yatırımlardan ne de üretim ve dolayısıyla istihdamdan söz etmek mümkün değildir. Zaten burjuva medya ve iç kamuoyunun tersine dış piyasalarda Türkiye’nin ‘ekonomik kırılganlığına’ dikkat çekiliyor.

Evet, bu kısa örneklerden de anlaşılacağı üzere tablonun ikinci tarafı asıl gündemi işgal etmesi gereken taraf olmasına rağmen henüz ciddi bir ağırlık oluşturamıyor. Çünkü ülke seçim ve onun sonucu oluşan parlamento boykotuna (yemim krizine) endekslenmiş durumda.

Oysa emek hareketi küçük küçük eylemliliklerle de olsa özünde alttan alta bir kaynama halinde. Aslında bunu görenlerde var. Bu kıpırdanmaları gördükleri için daha baştan gelişecek hareketliliğin önüne geçmek için kimi manevralar yapıyorlar.

Geçtiğimiz günlerde Türk-İş'e bağlı 10 sendika, genel merkez muhalifliği temelinde bir deklarasyonla İstanbul Taksim’de basına ve kamuoyuna bir açıklama yaptılar. Bu açıklama “Demokratik, mücadeleci ve güçlü yeni bir sendikal hareket için bir araya geldik, yola çıkıyoruz” başlığını taşıyordu.

İlgili açıklamada, “Türk-İş’in güçlü, mücadeleci, demokratik bir yapıya kavuşmasını sağlamak öncelikli hedefimizdir. Bu, yüzü sınıfa dönük, mücadeleci, birleşik bir sendikal hareketi yaratmak yolunda atacağımız önemli adımlardan biri olacaktır” ifadeleri yer alıyordu. Bu açıklamayı duyan, mevcut girişimin, çürümüş, tıkanmış ve tekelleşmiş sendikal bürokrasiyi alaşağı etmek, sınıfın mücadelesinin önünü açmak üzerine mi kurulduğu sorusunu herhalde kendisine sorar ve belki de biraz heyecanlanırdı. Ya da çağrı metni altında yer alan sendika genel başkanlarının bugüne kadarki mücadele içerisindeki konumları, yaklaşımları bilinmese, açıklamada kullanılan argümanlar insanı ikna edebilirdi. Ama ne yazık ki gerçeklik hiç de öyle değil.

Eğer bu açıklama mevcut sendikal anlayışı alaşağı edecek, tabandan gelişen ve emek hareketinin sorunlarına gerçekten sahiplenen ve bugün içerisinde bulunduğu sorunlara yanıt verecek bir örgütlenme olsaydı kuşkusuz önemliydi. Fakat “yeni bir sendikal hareket yaratmak” iddiasında bulunanların ‘platform’u adına açıklamayı okuyan Hava-İş başkanı Atilla Ayçin’in 21 yıldır başkanlık koltuğunda oturması yapılan açıklamanın tüm inandırıcılığını ortadan kaldırıyor. Ve bütün dertlerinin tabandan gelişecek hareketin önünü kesmek olduğu çok açık bir şekilde anlaşılıyor.

Evet, ‘platform’ u oluşturan sendikalar; [Atilla Ayçin (Hava-İş), Mustafa Türkel (Tek Gıda-İş), Osman Gürsu (Tez-Koop-İş), Nihat Yurdakul (Belediye-İş), Bilal Çetintaş (Kristal-İş), Kenan Öztürk (TÜMTİS), Musa Sevi (Deri-İş), Mustafa Öztaşkın (Petrol-İş), Yakup Akkaya (Basın-İş), Ercan İpekçi (TGS)]. Bu tabloya bakıldığında aslında hiçbirinin yukarıda belirttiğimiz gibi Atilla Ayçin’den farkı yok. Ülkeyi sarsan Tekel direnişi sırasında Tek Gıda-İş başkanı Mustafa Türkel’in tavrı hatırlanacaktır. Bu tavır hatırlandığında yapılan açıklamada Türk-İş yönetiminin “İşçi sınıfından yükselen dayanışma ve mücadele çağrılarına arkasını dönerek, temsil ettiği kesimlerden giderek uzaklaşmıştır” eleştirisinin ayaklarının ne kadar havada kaldığı ya da asıl bu eleştirilerin muhatabının Mustafa Türkel gibi yöneticiler olduğu ortadadır. Yani tam da yukarıda belirttiğimiz gibi yapılmak istenen, emek hareketi içerisinde oluşan kıpırdamaların önüne barikat örme taktiğidir. Onlarca yıldır emek hareketine karşı oynadıkları oyunu bir kez daha oynama taktiğidir.

Sonuç olarak kimileri özellikle adına “platform” denilen bu gelişmeyi alkışlayabilirler. Ama unutulmamalı ki bu özünde emek hareketine yapılacak en büyük kötülüktür. Bugün için yapılması gereken emek hareketinin yeniden ete kemiğe bürünmesi anlamında gerçekten tabandan gelişecek ve mevcut sendikal hareketi sorgulayıp onu aşacak bir mücadele hattı örmektir.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006