Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Reel ve formel/Ferhat BARAN
Ferhat BARAN

NEWROZ

Formelin hükmü, onu hala yükümlü sayan kesimlerde geçerlidir. Pratik olarak formelin karşısına çıkan ve kendi varlığını yükselten yerlerde formel olan gizlenmek zorunda kalıyor. Aksi takdirde muhatap alınmaması gündeme gelebilir.

 

Seçimlerin hemen ardından ortaya çıkan ‘kriz’, adeta beklenmedik bir vaka olarak algılanıyor. Bu durum, mevcut rejimin, geldiği yer itibariyle, her türlü ‘olmaz’a açık hale geldiğini hesaplayamayacak kadar ‘yönetmeye yabancılaşmış’ eski egemenlerin gerçekten kaybetmeye mahkum olduklarını da gösteriyor. Doğrusu, ‘yeni’lerin, eski kurtların bile akıl erdiremediği yöntemler icat etmesi, ancak ‘boynuz kulağı geçer’ ile açıklanabilir. Kimin aklına gelirdi ki ‘millet iradesi’ ile seçildikten sonra ‘yargı’, yeni düzenin aklı açısından ‘tehlikeli’ bulunan kimi insanların tutukluluk hallerinin devamı yönünde karar verir! Mevcut hukuk, içtihatlar, teamüller, somut örnekler, rejimin mantalitesi vb neyi ölçü alırsanız alın, böyle bir olasılığın ortaya çıkmasına imkan vermiyordu. S. Tuncel örneğine bel bağlamakla anlaşılan ‘eski egemenler’ bir hesap hatası yaptılar. Hem de ‘terör örgütüne üye olmak’tan yargılandığı halde milletvekili seçildikten sonra elini kolunu sallayarak cezaevinden çıktığına göre, Haberal – Balbay - Alan gibi ‘devletine ve milletine hizmet etmiş’ insanlar da pekala bırakılır diye düşündüler ama gerçek aksi yönde tecelli etti.

Gel gör ki ‘zaman’ artık eskisi gibi akmıyor. ‘Eski çamlar bardak oldu’ ve dün ile bugün arasında gezinip duran, gelecek denilen ‘şey’ konusunda henüz karar verememiş bir ‘geçiş süreci’ söz konusu ise bu türden ‘sürprizler’ sürpriz sayılmaz; tam tersine en akla gelmedik davranış biçimleri ve hukuksal kılıflar gayet normal biçimler olarak boy verirler. Artık ne ‘hukuk’ gerçek anlamda bir hukuk olarak işleyebilir ne ‘rejim’ dayandığı yasallık çerçevesinde hareket edebilir ve ne de geleceğe ilişkin hesabı kitabı olan güçler, kendilerini bağlı hissettikleri ‘yasal, hukuksal, moral’ değerler bütününe bağlı kalabilirler. Güç dengesi çerçevesinde olacaktır her ne olacaksa ve diğer her şey buna göre biçimlenecektir.

Tanık olduğumuz bütün ‘sürprizler’, gitmekle kalmak arasında bocalayan, ya da ‘araf’ta tökezleyip duran bu ‘ömrünü doldurmuş’ ama birilerini de beraberinde götürmeye and içmiş köhne rejimin gayet normal davranışlarıdır. Bu şekilde ele alınmaz ise gidişatın yönü ve olası ‘yeni performanslar’ daha da anlaşılmaz olur. Öyle ki rejim, belki de atacak son bir kurşuna hala sahiptir ve onu kullanmadan savaş alanını terk etmek istemeyebilir. Böylesine bir hamle, günümüz koşullarında, geleneksel güçlerin düşlediği günleri geri getirmeyebilir fakat kurulmakta olan ‘yeni rejim’ yara bere içinde kurulmaya çalışırken, aynı zamanda kendisini tartışılır kılan bir toplumsal psikoloji de oluşturabilir. İşte bu ‘sakatlanmış toplumsal psikoloji’, bugün yeşermesi mümkün olmayan geçmişe ait düşüncelerin, gelecekte yeşermesi için bir zemin oluşturabilir.

Değişen ne?

Tanık olduğumuz bu ‘sürpriz tutum ve davranış’ların temelinde yatan, bir savcının çok iyi açıkladığı gibi, eski yönetme zihniyeti ile yeni toplumsal meşruiyetin bir arada bulunmasıdır. Aslında formel olarak değişen hiçbir şey yok; TC’nin dayanmış olduğu yasalar külliyatı olduğu gibi duruyor. 12 Eylül referandumuna rağmen bu böyledir. Erki tutan ‘el’ler dışında neredeyse her şey aynı. Ama diğer yandan hayat, bir başka biçimde filizleniyor. Yasaların ‘suç’ saydığı bir ‘durum’ her gün herkes açısından daha çok ‘hak’ biçimini alıyor. Hayatın ‘normal’ saydığı bir davranış türünü yasanın suç sayması, ancak ve ancak, toplumun meşru görebileceği bir ‘zor’ sayesinde olabilir. Formel olan, bu zor kullanmanın meşru dayanağını yitirdiğinden, hayat tarafından getirilip kapısının önüne konan ‘suç’a ‘hoşgörüyle bakmak’ zorunda kalıyor.

Hatırlanacaktır, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı Durdu Kavak, Dicle Üniversitesi’nde düzenlenen bir törende öğrencilerin Türkçe, Kürtçe, Zazaca, Ermenice şarkılar söylemesine eşlik ettikten sonra şöyle bir açıklama yapmıştı: “2006 yılında buraya ilk geldiğimde böyle bir programa katılmış olsaydım ve burada böyle bir parça söylenmiş olsaydı, bu töreni terk eder, bu parçayı söyleyen herkesi gözaltına alır, tutuklatırdım. Diyorlar ya, değişmeyen tek şey değişimdir…”

Durdu Kavak sadece bir değişimden söz etmiyordu; bu zaten ‘malumun ilanı’ydı ve belki de çok orjinal bir tespit değildi. Fakat şunu da söylüyordu savcı: ‘Aklı başında olan herkes, değişimin önünde durmaz.’

Rejim, bütün kriz ve bunalımlarına karşın, hala ‘aklı başında’dır ve her gün kendisini kuşatan ve giderek ‘gereksiz’ kılan hayatın akışı karşısında ‘hoşgörülü’ davranmak dışında çare olmadığını biliyor. Hayatın akışı karşısında Diyarbakır Başsavcısı D. Kavak nasıl ‘akıntıya karşı kürek çekmenin akıllıca olmadığını’ biliyor ve hala otorite olarak kalmanın ‘aslında ben de aynı fikirdeyim’ demekten, değişime karşı durmakla değil, onun önünü daha sonra değiştirmek amacıyla şimdilik açmaktan geçtiğini de biliyorsa ve böyle davranmak için de nasıl herhangi bir ‘yönetmelik’e veya ‘yönerge’ye ihtiyaç duymuyorsa, rejimin kendisi de pekala, mevcut koşullarda reeli yok saymanın kendi egemenlik alanını daraltacağını biliyor. Bu bir ‘yönetme içgüdüsü’dür. Tehlike karşısında nasıl bir insan, karşısındakini sakinleştirmenin bir çaresini arıyorsa TC rejimi de egemen olarak kalmanın, her gün biraz daha ayaklarının altından kayıp gitmekte olan toprağı gördükçe sakinleşmekten, mümkün olduğu kadar reeli ‘kabullenmek’ten geçtiğini ‘içgüdüsel olarak’ biliyor.

Bir zamanlar ensesinden tutup meclisin kapısının önüne koyduğu Dicle’yi, hem de yasalara göre ‘suç’lu olduğu halde, meclisin kapısından nasıl içeri alabileceğini düşünmesi bu yüzdendir. Aynı şekilde, Çiller’in deyimiyle, ‘bu devlet için kurşun atan ve yiyen’lerin içerde tutulması için kılıflar bulunması da bu yüzdendir. Rejimin aklı, bir zamanlar kendisi uğruna ‘kurşun atan’ları ortalık yerde bırakmanın pek akıllıca bir davranış olmadığını biliyor. Şu sıralar, her ne kadar kendisini mevcut haliyle tanımasa da giderek uzaklaşan kesimlerin yeniden ‘sınırlar’ içine çekilmesini daha öncelikli buluyor. Leyla Zana Kürtçe bir söz söyledi diye yıllarca cezaevinde kaldı; şimdi yeniden seçildi; üstelik seçim propagandası sürecinde, rejimin hoşuna gitmeyecek, ‘yer ile gök arasında’ söylenecek ne kadar söz varsa söylediği halde… Bu sözleri söylerken L. Zana, rejimin akıl hocaları tarafından takdir bile edildi. Burada Konfüçyüs’ü hatırlamak lazım.

Egemen kalmanın yolu

Zaman zaman başka haberlerde de görüyoruz: ‘Şimdiki valiler artık eskisi gibi değil, vatandaşın diline karışmıyorlar’. Vatandaşın diline karışmamak, Kürtçe türkü söyleyenleri gözaltına almamak yeni davranış biçimidir ve ‘reel’dir, hayatın kendisidir ama bu algının oluşması ve devleti temsilen görev ifa eden ‘yetkililerin’ de bunu ‘normal’ sayması, binlerce insanın canına, on binlerce insanın yerinden yurdundan olmasına ve milyonlarca insanın coğrafya değiştirmesine mal olan elle tutulur gözle görülür, hiç kimsenin görmezden gelemeyeceği ölçüde somut bir ‘yaşanmış hakikat’lerin eseridir. Formel, yani ‘eskiden olsaydı’ ile ifade edilen yasal tutum, artık hayatın bu gerçeği karşısında ikincildir. Talidir. Her yerde ve zamanda etkinliğini gösterebilecek kadar ‘cari’ değildir. Formelin hükmü, onu hala yükümlü sayan kesimlerde geçerlidir. Pratik olarak formelin karşısına çıkan ve kendi varlığını yükselten yerlerde formel olan gizlenmek zorunda kalıyor. Aksi takdirde muhatap alınmaması gündeme gelebilir. Çok güzel izah edildiği gibi, iyi komutan, yerine getirilmeyecek bir emir vermez. Formel olan, bu zamanda, hükmünü dinlemeyecek olan reeli kabul ediyor, kendisini dışlasa bile… Ya da formel olan, kendi varlığını, ancak reel olanı tanımakla koruyabileceğini biliyor. Bu nedenle, artık geçmişte kaldığı halde hâla cari olarak kalmayı başarıyor.

Gidenler ve gelenler-güç dengesi

Şu anda tanığı olduğumuz kriz, bu durumun eseridir. Gidenler ile gelenler, kendilerine göre uygun olanı yürürlükte tutmayı ya da yürürlüğe sokmayı deniyorlar. Doğal olarak bu mücadele, gelenekseli, içtihadı ve hatta hukuk denilen kılıfı güçlere göre biçimlendiriyor. Eğer rejim kendisini yeniden tarif edecekse, bu elbette ki, kavgasız gürültüsüz olmaz. TC geleneğinde, Osmanlı hanedan geleneğinde olduğu gibi, ‘kardeş kavga’larına sıkça rastlanır. İç çatışmalar neticesinde uzlaşarak iyi kötü bir ‘demokrasi’ kurmuş olan Batı’nın aksine TC, kendi iç kavgasını hiçbir zaman yapamamış, her kavgayı adeta erteleyerek, bu arada geleneksele boyun eğerek sürdürmüştür. Yeni güçler, eskinin temel karakterini alarak hükmetmeyi, bir tür ‘ara yol’ olarak kabul etmişlerdir. Mevcut kavgada bir tarafın, şimdi içerde olan ve daha da içerde kalacağa benzeyen tarafı, kendi egemenlik tarzını kabul edinceye kadar zorlayacağı kesindir. Bu iki taraf arasındaki ‘çekişme’, Kürt cephesinin daha ‘geniş’ hareket etmesini sağlasa da asla üzerinde yürüyeceği ve amacına engelsiz bir şekilde varacağı bir kulvarın açıldığı anlamına gelmez. Çünkü bu nokta veya konu ya da reelin daha çok ve aşırı derecede kendisini hissettirdiği alan, göründüğü boyutta serbest. Kesinlikle kontrollü bir akıştır bu. Yeni ‘egemenlik ilişkisi’nde cereyan ettiğinin belki de ayırdında değildir. Bu nedenle zaman zaman, bir hayli sınırlandığını bilen ama hala egemenlik iddiasından vazgeçmeyen rejimin hassas noktalarına dokunduğunda ummadık seslerle karşılaşmaktadır. O her zamanki tehlike, ‘milletin bakiyesi vatanın birliği’ histerisi karşısında hareketlenen parçalanmış güçler, bu konuda rahatlıkla birlikte hareket etme şuurunu hala taşımaktadırlar. Her hangi bir ‘hesapsızlık’ hala büyük trajedilerin doğmasına müsaittir. CHP’deki ‘dönüşüm’e mukabil AKP’deki yeni yönelim, bir türlü gün yüzü görmeyen Kürtlerin önüne özgürlüğün kapısını açmıyor, aslında geniş bir yay çizerek ortak bir eksende buluşan güçlerin örgütlü hareket tarzını ifade ediyor.

Milli tüfek

‘Silahın millisi olur mu’ diye sormayın. Yaşadığınız ülke Türkiye ise, üstelik güvensizlik üzerine kurulmuş bir mantalite ile yönetiliyor ise bu pekala mümkündür. Basında yer alan bu ‘milli tüfek’ haberi, cephede savaşan iki kesimi mevzilerinden çıkardı, bir milletin iki kanadı olduklarını kanıtlarcasına ortak kıvançta birleşmelerini sağladı. Bu ‘milli tüfek’ haberi, zaten uzun zamandır ‘milli uçak’ projesini anlatıp duran Başbakan’ın yanı sıra, devlet başkanı A. Gül ile O’nu ‘ABD-MOSSAD’ işbirlikçisi yapan Perinçek’i aynı ‘milli kıvanç’ta birleştirdi. Ulusalcısından milliyetçisine, Osmanlıcısından İslamcısına kadar bütün ‘milli ve muhafazakar güçler’, kendilerini ‘millet’ yapan bu ‘ulusal haslet’ karşısında ateşkes ilan ettiler ve hep birlikte sevindiler. Hem sağ elle hem de sol elle kullanılabilen bu ‘milli tüfek’, hem sağcısını hem de ‘sol’cusunu bir araya getirdi.

‘Milli tüfek’, mevcut güçlerin nelerde birleştiğini nelerde ayrıldığını, aralarındaki kavganın neye dayandığını, bu ‘meclis krizini’nin nasıl çözüleceğini gösterdiği için de iyi bir örnektir. 4 Temmuz itibariyle basına bakıldığında, mevcut rejimin sağında ve solunda yer alan ama bu arada birbirine düşman olduğunu gizlemeyen kesimlerin, üzerinde birleştiği bir ortak sevinç noktasıdır ‘milli tüfek’. İkisinin ‘ortak sevinç’ noktası olan ‘milli tüfek’, ne kadar çatışır durumda olurlarsa olsunlar, hiç kuşkusuz rejim dışı olarak kabul edilen diğer tüm kesimler karşısında kullanılabilecek bir silahtır. Her iki tarafın da kutsadığı böyle bir silahı kendilerine doğrultacak değiller.

Bu reel durumdan hareketle olaya bakacak olursak, şu anda ‘yapacak bir şey yok’ denilen konularda bile ‘yapılacak bir şeyler mutlaka vardır’ ya da şu anda topun ağzına doğru itilen Demirel’in ifadesiyle ‘demokraside çareler tükenmez’. Bir yolu mutlaka bulunur ve gerek duyulursa bütün olmazlar bir anda olur, ‘milletin iradesi’ galebe çalar ve ‘herkes’ meclisin kapısından içeri girer. Olmaz da durum böyle sürerse, bu aynı zamanda uzlaşma noktasının bulunmadığı anlamına gelir; milletin iradesini gasp etmeye çalışanlar, milli iradeyle seçilmiş olsalar bile asla özgür kalmaz, cezaevinde kalmaya devam ederler.

Fakat daha önemli konu şudur: Neden kavgalı olduklarını, nerde aynı ‘hasletin’ taşıyıcısı olduklarını bilen çatışma halindeki güçler, hiç beklenmedik bir anda, ‘milli tüfek’te olduğu gibi, gerçekten tehlike olan bir olguyu bertaraf etmek konusunda anlaşabilirler. Birilerinin hatırlattığı gibi TC ordusu ve bu arada AKP hükümeti, uluslararası güçlerle, Libya ve Suriye’de görüldüğü gibi, daha çok aynı yolun yolcusu haline geliyor. Bu, tarihsel olaylar konusunda büyük bir tecrübe edinmemiş olanların önüne çok ciddi bir soru koymaktadır. Gerçekten, şu anda olan, olması gereken midir? Bu büyük kavgada sonucu belirleyecek derecede ciddiye alınan bir taraf mıyız? Yoksa sadece taktik babından değerli kılınmaya çalışılan bir unsur mu?


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006