Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Sosyal öfke ve direnişi siyasallaştırmak!/S. Çiftyürek
S. Çiftyürek

NEWROZ

Ekonomik krize ve önemlisi kriz yükünü işçi emekçilerin sırtına yükleyen kemer sıkma politikalarına karşı sokakların ısınması, ekonomik krizi sosyal krize doğru derinleştiriyor ki şu anda Avrupa’da yaşanan budur.

 

Son yıllarda küresel çapta ücretli emekçilerin, yoksulların, ezilenlerin öfke ve isyanları yaygınlaşıyor. Kime karşı? Kapitalizme, neoliberal politikalara ve baskıcı rejimlere karşı!

Sermaye basını da küçük puntolarla da olsa bu direnişleri haber olarak vermek zorunda kalıyor. Son 4–5 ayda basını takip edenler şu yazı başlıklarına illaki sıklıkla rastlamıştır:

“Dünya kaynıyor”, “Ürdün’den Peru’ya, Mısır’dan Brezilya’ya, Portekiz’den Suriye’ye dünyanın nerdeyse her noktası öfkeli kitlelerin eylemine tanıklık ediyor.” “Grev dalgaları Avrupa’yı vuruyor.” “Mısır Tahrir Meydan’ındaki özgürlük ateşi Akdeniz’i aşıp Yunanistan ve İspanya’ya ulaştı.” “İspanya’da muhalifler bu kez Katalanya Meclisini bastı”, “Yunanistan’da grevler hayatı felç etti.” “Çinli işçiler yine sokağa döküldüler.” “Bu kez İngilizler grevde, 750 bin memur 24 saatlik işi bıraktı. İngiltere’de 1926’dan bu yana yaşanan en kapsamlı grev.”

Gerek basından seçerek aktardığım bu alıntılardan, gerekse kendi yaşadıklarımızdan hareketle şunu saptayabiliriz: Dünya işçi emekçilerinin, ezilenlerin, baskı altındaki halkların eylem ve direnişleri gittikçe hem yayılıyor hem de kitlesel boyut kazanarak derinleşiyor. Son yıllarda işçi emekçi halkların eyleminde artan eylemliliğin temelinde birden fazla neden bulunuyor ama özetlemek gerekirse şunlar öne çıkar:

a – Kapitalist ekonomideki kriz ve kırılganlık aşılamıyor dahası derinleşen küreselleşme süreciyle paralel kırılganlığın bulaşıcı karakteri de derinleşiyor ve domino etkisi misali hızla küreselleşiyor. Yunanistan çökse, İspanya, İrlanda, Portekiz ve bir adım geriden takiple İngiltere, İtalya sırada, derken çöküş zincirleme olarak esas AB’nin patronları Almanya ve Fransa’ya varır. Küresel çapta artan ve birbirini tetikleyen eylemliliğin temelinde başta bu etken bulunur.

b – Kapitalizm gelişiyor, ülkeler “kalkınıyor” ama dünyanın en borçlu ülkelerinin başında ABD, Japonya, İngiltere, Almanya gibi gelişmiş ülkeler gelmektedir. Sanayi ve tarımda teknoloji sayesinde üretkenlik artıyor, ülkelerin milli gelirleri büyüyor ama bununla paralel yoksulluk da büyüyor ve küreselleşiyor. AB’nin patronları Almanya ve Fransa bunun tipik örneğidir.

“Ancak Köln’deki Alman dilenciler gerçekten gözümüzü korkuttu. Çünkü Almanlar Avrupa’nın en zengini. Düşünün her sekiz Alman’dan biri yoksul. Sosyal yardımlar da olmasa bu oran dörtte bire çıkıyor. Üstelik bu rakamlar 2007 sonunu yani kriz öncesi tabloyu yansıtıyor” (Erdal Şafak 2- 03- 2010 Sabah Gazetesi). Fransa’da da tablo farklı değil. Fransız kamu kurumu olan “Yoksulluk Ve Sosyal Danışmanlık Ulusal Gözlemevi”nin raporuna göre; Fransa halkının %13,4’ü (8 milyon kişi) yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

Burada şu tespiti yapabiliriz: Fransa ile Mısır ya da Tunus ile Yunanistan’daki halk direnişlerinin elbette farklı talep ve hedefleri, farklı kalkış noktaları var ama açlık ve yoksulluğa isyan gibi giderek küresel düzeyde büyüyen bir ortak yanı da vardır.

c – Teknoloji sayesinde daha az işçi ile daha fazla üretim mümkün iken ya da geçmişe göre daha az çalışma saatleriyle daha fazla üretim yapmak mümkün iken, dolaysıyla işsizliğin giderek küçültülmesi gerekirken tersine adım adım büyüyor ve çalışma hayatının en büyük sosyal yarası olma özelliğini koruyor. Sadece kriz yıllarında değil, iyileşmenin gerçekleştiği, ekonominin canlanıp büyüdüğü yıllarda da işsizlik aşılamıyor çünkü teknoloji işsizliği derinleştiriyor. Küresel çapta giderek emekçi kitlelerin büyüyen isyan ve eylemliliklerinde, sermayenin kar hırsıyla işçiye karşı kullandığı teknoloji silahının işsizliği büyütmesinin de önemli rolü vardır.

d – Bütün bunların yanı sıra kapitalizmin son yıllarda İMF ve DB gibi kurumları aracılığıyla küreselleştirdiği neoliberal politikaların yol açtığı sonuçların emekçi kitlelerin canına tak ettiğini de eklemek gerekiyor Örneğin: Kamu kuruluşlarının özelleştirilerek sermayeye peşkeş çekilmesi, mezarda emeklilik olarak anılan emeklilik yaşının her yerde ardı ardına yükseltilmesi ve önemlisi “bütçe dengesini sağlamak” adına hükümetlerin işçi, emekçilere dayattığı kemer sıkma politikalarının halkı artık canından bezdirdiğini de eklemek gerekir.

Sosyal krizi, siyasal krize doğru derinleştirmek!

Küresel çaptaki eylem, direniş ve ayaklanmalar farklı açılardan irdelendiğinde:

Birincisi; bunlar, ekmek yani ekonomik, sosyal talepler kadar siyasal hak ve özgürlüklerinde beslediği direniş ve ayaklanmalardır. İkisinin bir arada yaşandığı somut örnek, Arap halklarının devam eden isyan ve ayaklanmalarıdır. Arap ayaklanmalarında bazen siyasal özgürlükler, bazen de işsizlik, gıda fiyatları yani ekonomik talepler bir adım önde seyreder fakat aynı süreçte ikisi birbirini karşılıklı beslerler. Bununla birlikte, Arap ayaklanmalarının en belirgin özelliği, öncülük eden muhalefet zayıf da olsa isyan ve ayaklanmanın hedefinde siyasal iktidar değişikliği hedefi vardır.

İkincisi; AB’de yaşanıyor. Neoliberal politikaların ağır ekonomik, sosyal sonuçlarına ve somutta dayatılan kemer sıkma politikalarına, işsizliğe, mezarda emekliliğe karşı grev ve direnişlerdir. İngiltere, Yunanistan, Fransa’da seyreden grev ve eylemlerin hedefinde şimdilik siyasal özgürlükler bulunmuyor, çünkü burjuva demokrasisinin sınırları hali hazırda bu tür eylemleri taşıyabiliyor. İngiltere’de 1926’dan bu yana en kitlesel grev olarak 1 milyona yakın insan yürüyor ama doğrudan siyasal iktidar hedefleri yok, en azından şimdilik bulunmuyor.

Üçüncüsü; burjuva iktisatçılar, “2008’in finansal kriz yılı, 2009’un ekonomik kriz yılı, 2010’un ise sosyal kriz yılı olacağını” belirtip “en tehlikeli bu” diyerek sosyal krize dikkat çektiler. Burjuvazi için tehlikeliydi çünkü ekonomik krizin sosyal krize dönüşmesi sosyal patlamaların habercisi demektir ki öyle olmaya da başladı.

Ekonomik krize ve önemlisi kriz yükünü işçi emekçilerin sırtına yükleyen kemer sıkma politikalarına karşı sokakların ısınması, ekonomik krizi sosyal krize doğru derinleştiriyor ki şu anda Avrupa’da yaşanan budur. Kitlesel grev, direnişlerle ekonomik kriz sosyalleşiyor.

Bir sonraki adım sosyal krizin siyasallaştırılmasıdır ki burada siyasal irade yani devrimci siyaset ve partinin rolü belirleyicidir. Başta Avrupa’da olmak üzere grevler, direnişler on binleri hatta yüz binleri kucaklayan kitlesellikle sosyal eleştiri silahına dönüşüyor. Küresel komünist hareketten beklenen, sosyal eleştiri silahına dönüşen grev ve direnişlerin devrimci siyasal içerik kazanması için dinamik bir öncülük geliştirebilmektir.

Dördüncüsü; SSCB ve Doğu Avrupa sosyalist rejimleri yıkılınca, dünyada geçerli tek siyasal rejimin “liberal demokrasiler” olduğu üzerine epey tez üretildi(!) Her şey bir yana Avrupa sosyal demokrasinin ve rejimlerinin sosyal devlet yöneliminde, sorunlu haliyle bile SSCB ve sosyalist toplumların temel bir girdi olduğu bilinmesine rağmen, bilinçli olarak üstü perdelendi. Zaten sosyalist rejimlerin yıkılmasının ardından Avrupa’da geliştirilen neoliberal saldırı ile sosyal hakların bir bir geri alınmaya başlanması bunu çıplak olarak gözler önüne serdi.

Burada esas belirtmek istediğim, burjuva demokrasinin sınırları olup, bu sınırlar, kapitalizme ve iktidarlarına karşı muhalefetin çerçevesini çizer. Bu çerçeve sistem içi ekonomik, sosyal talep ve eleştirilerle sınırlandırılmıştır. Bu sınırı zorlayan her hamle, burjuvazinin “dur” düdüğü çalmasına ve faşizme davetiye çıkarmasıyla sonuçlanacaktır. Küresel düzlemde süreç bu yönde gelişiyor.

Beşincisi; sosyal krizin siyasallaştırılması süreci geliştirildikçe, bununla paralel siyasetin karşıt iki kutbu da güçlenecektir. Komünist hareket yeni zeminlerde yeniden güçlendikçe bunun en keskin karşıt ucu olarak, faşist hareket de yeniden güçlenecek, dahası sermaye bizzat demokrasi oyununa kendisi son vererek faşizminde yeniden bir seçenek olarak siyaset sahnesinde aktif yer almasını destekleyecektir. Bu ikisinin de ipuçları var. Örneğin;

- Sosyal krizin giderek siyasal bir içerik kazanmaya başlaması ile paralel Yunan Komünist Partisi de (YKP) yeniden güçlenme sürecine giriyor ki son anketler YKP’nin kitle desteğinin %11’e yükseldiğini gösteriyor.

- “Fransa ve Almanya’da yeni aşırı sol (Troçkistler, komünistler, anarşistler) yeniden siyasi bir güç haline gelmek yönünde küllerinden doğuyorlar.” (Guy Sorman 5-1-2009 Radikal) Ama aynı süreçte, Yunanistan’da Milliyetçi Ortodoks Halk Partisi’nin oyları da yükselerek % 8’i buldu. İngiltere’de “Britanya’daki işler Britanyalı işçilere” sloganı ile yabancı işçi düşmanlığı geliştiriliyor, aynı yaklaşımla Avusturya ve Hollanda’da ırkçı faşist hareketin nasıl güçlendiği biliniyor. Kısacası ekonomik krizin sosyal krize doğru derinleştiği Avrupa’da, komünist hareketin yanı sıra ırkçı nasyonalizmi de güçlendiriyor.

Genel olarak sol, sosyalist hareket, özelde komünist hareketin küresel çapta yeniden güçleneceği bir sürece giriliyor. Komünist hareket kendiliğinden güçlenmeyecek güçlenmesi için düne göre daha uygun koşullar oluşuyor. Komünist hareketin güçlenebilmesi için ekonomik, sosyal kriz koşullarında dinamik mücadele geliştirmesi ilk koşuldur ama bu da yetmez. Komünist hareket 20. yy. komünist hareketinin gölgesinden kurtularak kendisi olmayı başarabilirse, siyasal iktidar perspektifine sahip olabilirse ve önemlisi 21. yy. sosyalizmini daha net tarif edebilirse, o zaman güçlenebilir.

Kürdistan özeli ve ÖSP’nin tarihi misyonu

Yukarıdaki ekonomik, sosyal tablo, Kuzey Kürdistan özelinde daha da ağırlaşır. Ulusal özgürlükten yoksun olmak gibi her şeyi belirleyen başat siyasal bir sorun var ve bu sorun üzerinden kitlesel siyasal direniş sürüyor.

Ekonomik, sosyal açıdan da tablo tam anlamıyla vahim! İşsizlik malum büyük sosyal yara olma niteliğini koruyor. Toprak ve tarımda kopartılan büyük kitlelerin kentlerde istihdam edilememesi bu sosyal yarayı ağırlaştırıyor. Yoksulluk diz boyu her adımda adeta insanı kuşatıyor. Bunlar yaşanırken Kürt ulusal demokratik siyaset elitleri mekânsal-yaşamsal olarak emekçi halktan kopuyor. Mekânsal kopuşa son olarak basında da tartışılan Kırklar Dağı Konakları eklendi. Bu koşullarda “eski düzeni sürdürmek yoksullara kalırken, zenginleşen Kürtler başka bir düzende yaşamaya mı başlıyor?” ‘Ece Temelkuran 22- 06-2011 Haber Türk)

Bugün değilse bile yakında Kürt işçi emekçi halkı “daha eşit, daha adil, daha özgür bir dünya (toplum) kurulmayacaktıysa bütün o bedeller niye ödendi?” diye soracaktır.

Kürdistan’da sosyal eleştirinin ve sosyalizmin sesi olmak, komünist parti olarak ÖSP’nin ulusal demokratik partilerden ayrı kuruluşunun varlık gerekçesidir.

Kürdistan’a dönük özetlediğimiz tablo, ÖSP’nin politik hattının çerçevesini ana hatlarıyla belirliyor. Bunun üzerinde somut politik eylem planını hem genel hem de kentler bazında geliştirmeliyiz.

Önümüzde 6-7 Ağustos’ta ÖSP Kurucular Kurulu toplantısı var, toplantıda üzerinde durup netleştirilmesi gereken konulardan bir bu olmalıdır.

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006