Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

“LİBERAL” YANILSAMALAR!/SİBEL ÖZBUDUN
Sibel Özbudun

NEWROZ



 

“Hareket etmeyenler,

zincirlerinin farkında olamazlar!”[1]

Bir rastlantı mı, yoksa İslâmcı kesim ve onun siyasal (baş)temsilcisi AKP’ye ilişkin liberal beklentilerin sonunu mu işaret ediyor, kestirmek zor, ama son günlerde sol kökenli liberallerin düşkırıklıklarıyla bezeli itirafları birbiri ardı sıra anaakım basını süslemeye başladı.

Ezgi Başaran’ın Murat Belge ile yaptığı ve “Bu hükümetten beklentilerim kalmadı artık” manşetiyle ‘Radikal’de (4 Temmuz 2011, s.16) yayınlanan söyleşisinden söz ediyorum elbette; ama başkaları da var.

Sivas katliamıyla ilgili, Madımak otelini ve içindeki 33 canımızın bedenlerini saran alevlerin sıcağında kaleme aldığı satırların, yıllar sonra su yüzüne vurmasından kaynaklanan “vicdan sızıltı”sı ile Cengiz Çandar’ın kaleme aldığı, 18 yıl rötarlı “özür” örneğin…

Murat Belge’den başlayalım, dilerseniz. Onun düşkırıklığı bir hayli yeni. Ezgi Başaran’a 13 Haziran sabahı seçim sonuçları (ya da AKP’nin yüzde 50’ye yakın oy alması) nedeniyle hayatından memnun uyandığını açıkladıktan sonra, üç gün içinde yoğun bir düşkırıklığına savrulduğunu ifade ediyor: AKP ile BDP’nin “dövüşmesi”nden dolayı yeise kapılmış Belge.

AKP’nin Türkiye’nin “bütün sorunlarının anası” olarak gördüğü askerî vesayetin geriletilmesi konusundaki uygulamalarını “takdir etmek”le, hatta bu alanda yaptıklarını bir “devrim” olarak nitelemekle birlikte, bunun bir “sınır”ı olduğunu fark etmekten kaynaklanıyor Belge’nin yeisi esasında… AKP’nin yeni anayasayı “kendilerinin iktidar olması için neyi gerektiriyorsa onunla yetinecekler”ini keşfetmesi umutsuzluğa sevk etmiş ünlü “düşünür”ü. Bu keşif canını o kadar acıtmış ki, “seçimden ve bu geçmişten ötürü yine AKP’ye oy verecek kafada” olmasına karşın, seçim sabahı uyandığında “AKP’ye oy veremeyeceği”ni hissetmiş. Ve de oy kullanmamış.[2] Çünkü “yetmez ama evetçiler ölen adamların ölümünden sorumludur” diyen arkadaşı Sırrı’ya oy verecek hâli de kalmamış![3]

Oysa Murat Belge’nin AKP’ye tanıdığı “avans” o denli bonkörce ki… Örneğin, parasız eğitim için pankart açan öğrencilerin hâlâ hapiste olmasına “morali bozulsa” da, AKP’nin şu “askerî vesayet” karşısındaki sallantıları olmasa, bunu da sineye çekecek gibi. Tıpkı Hopa’da Başbakan’ın seçim mitingi sırasında HES’leri protesto ederken polis gazıyla yaşamını yitiren Metin Lokumcu’yu ya da bakana yumurta atan öğrencileri Ergenekon’a bağladığı gibi:

“- (…) Yalnız Hopa’daki gariban adamın bu kadar heyecanlanacağı bir durum yoktu. Biraz da yapay olarak pompalanan, ucu Ergenekon’a uzanan bir gerginlikti.

- Emekli öğretmen Metin Lokumcu’yu Ergenekon’a mı bağladınız?

- Kendisini değil ama onun bir çevresi var, çevresinin çevresi var. Toplumda her şey böyle olur. O kişiyle sınırlı değil. Bir bakana yumurta atan öğrencileri düşün… Niçin darbeler iyidir diyen Süheyl Batum’a atmıyorlar?”[4]

“68’den beri bu hareketlerin içinden gelen biri olarak (!)” Belge protestocu gençlerin “eğitimden aldıkları faşizmin” oyuncağı olduklarını bilmeyecek de ben mi bileceğim?

Ama bir dakika, yine de bir kısmımız, 12 Eylül darbesinin hemen ertesindeki o meşum günleri hatırlayacak yaşlardayız. Bugün “Ergenekonculuk”la suçladıklarının bedenlerinin işkence tezgâhlarında parçalandığı o günlerde, o yıllarda Murat Belge’nin “askerî vesayet rejimi”ne olan onca öfke ve tepkisini (örtülü de olsa) dile getirdiğini hatırlayanınız var mı? Yoksa entelektüel yerli turistler için İstanbul’un tarihî ve turistik mekânlarına turlar düzenlemekle mi geçiriyordu günlerini? Ve de gazetedeki köşesinde lezzetli yemek tarifleri vererek?

Her ne hâl ise… Devam edelim.

Murat Belge’nin AKP’ye olan inancı ve güveni, görüldüğü üzere, sarsılmış gibi. Ama olsun, onun bir güvencesi var. “Ergenekon’cu” solculara güvenecek değil ya, O bir “liberal” (kendisi “komünist” olduğunu söylüyor ya, neyse biz o kadar “ileri” gitmeyelim…) olarak Türkiye’nin muhafazakârlarına, Müslümanlarına güveniyor: hükümetin “Tamam artık, ben yapacağımı yaptım, muhafazakâr olma hakkım var,” dediği anda, Türkiye’deki Müslüman kitlelerin kaplarına sığmayarak liberal reformları sonuna dek iteceklerini umuyor. Üstelik bu salt “sosyal” değil, aynı zamanda “kişisel” bir güvence. O, “bir komünist (?!!) olarak ‘Ya bu kız başına bez bağladı diye nasıl almazsınız üniversiteye,’diye bağırdığı” için, “başına bir şey gelmesi hâlinde” o kızlardan 30 bin kadarının “bu iyi bir adamdı, niye böyle davranıyorsunuz?” diyeceğine güveniyor.

Murat Belge’nin “başına bir şeyler gelirse” o kızlar bunu der mi, demez mi bilmiyorum; ama Türk liberalinin şifresinin Belge’nin bu sözlerinde gizli olduğunu düşünüyorum. Evet, Türk liberali, nihaî olarak Sünni Müslüman Türk kitlenin “sağduyusu”na güveniyor, daha doğru bir deyişle bu kitleye “yatırım” yapıyor. “Demokratikleşme”yi ve liberalleşmeyi tarihsel olarak muhafazakâr siyasaları beslemiş bu kitleden bekliyor.

* * *

Hemen burada, Cengiz Çandar’ın “özür”üne geçiş yapabiliriz.

Önce olayı hatırlayalım. Sivas katliamının 18. yıldönümü vesilesiyle, olay üzerine sıcağı sıcağına medyada çıkan haber ve yorumların bir derlemesi, geçtiğimiz günlerde Bianet’te yayınlandı. Derlemede, Cengiz Çandar’ın ‘Sabah’ gazetesindeki köşesinde “Sivas Faciası: Provokasyon ve Gaflet” başlıklı makalesindeki, Madımak’ın ve onunla birlikte yakılan aydınların, gençlerin külleri soğumadan yazdığı şu satırlar da yer almaktaydı: “Devletin vurdumduymazlığı ve aczi ‘birey’in provokatörlüğü olgusunu ortadan kaldırmaz... ‘Türk milletinin yüzde altmışından fazlasının aptal olduğu’ kanaatini her yerde tekrarlayan Aziz Nesin'in bu saptamasında doğru bir husus var: Eğer seksenine dayanmış Aziz Nesin bunak değilse, Türk milletinin bir aptal ferdi.”[5]

Salt ‘Bianet’te kalsa yazarının umursamayacağı bu satırları, Yıldırım Türker’in ‘Radikal’deki köşesinde suratına çarpması Çandar’ı etkilemiş olmalı. ‘Radikal’ gazetesinde kendisine ayrılan köşede bir “özür” yazısı kaleme aldı geçenlerde.[6]

Anlamlı, açıklayıcı bir yazı… Bu vesileyle Çandar’ın “Katliamın kitlesel çatışma potansiyeli taşıdığının farkında olarak ‘İslâmcılar”ı özellikle bilinçli olarak hedef kılmadı”ğını öğrenmiş olduk. Ve bu çevrelerden “dikkatli” ve “sorumlu” olarak nitelenen yazısı dolayısıyla övgüler aldığını. Ama daha da önemlisi, söz konusu yazıyı “vicdanının sesini dinleyerek” değil de “siyasî denklem kurma” hesabıyla yazdığını…

Şimdi gelin, Çandar’ın metnini, yukarıda Türk liberallerinin şifresine ilişkin saptamayı sınayacak şekilde yeniden kurgulayalım: “O zamanlar ‘siyasal denklemler’in peşindeydim. Bu denklemler, Aziz Nesin’in “provokatör” ilan edilerek İslâmcıların hedef kılınmamasını gerektiriyordu. Bu nedenle vicdanımın sesini dinlemedim. Bu yazı sayesinde de İslâmcı çevrelerden ‘aferin’ aldım…”

Muhafazakâr Sünnî-Müslüman kesimlere bir “yatırım” örneği daha… “Katliam potansiyelleri”ni bile bile failleri es geçip, katliam kurbanlarını kendi ölümlerinden sorumlu kılacak kadar “hesaplı-kitaplı” bir yatırım… Getirisi salt İslâmcı çevrelerce “dikkatli”, “sorumlu” nitelemeleriyle sırtları sıvazlanmak mıydı diye sormadan edemiyor insan?

Cengiz Çandar Sivas katliamı üzerine yazdıklarına “nedamet getirmiş” olsa da, AKP konusundaki nikbinliği, örneğin Murat Belge’den farklı olarak, süregidiyor. “Geldiğimiz noktada Tayyip Erdoğan’ın yanında durmak, Türkiye’nin demokrasi mücadelesinde doğru tavır almak demektir,” diyerek BDP’lilere talkını verecek kertede: “BDP’lilerin AKP ile temas kurarak TBMM’ye giriş yoluna koyulmasının zamanı gelmiştir. (…) Türkiye’nin ve Kürtlerin (…) AKP’ye muhatap bir BDP’ye ihtiyacı var.”[7]

* * *

Diyeceksiniz ki, bunların hepsi, CHP’nin “tepeden inmeci”, “Cumhuriyetçi”, “Jakoben”, “halka rağmen” modernizmine karşı tabana dayanan bir demokratikleşmeye olan inançtan, kısacası demokrasi aşkından kaynaklanıyor. Her ne hikmetse, “kurucu parti” olarak aynı CHP’nin tanımladığı homojen [hani Baskın Oran’ın “Lahasümüt” (Laik-Hanefî-Sünni-Müslüman-Türk) dediği] kitleye, -Alevîleri gözden çıkartacak, gayrımüslimleri ka’le almayacak, Kürtlere sürekli nizam-intizam çekecek, devrimcileri “Ergenekon’cu ilan edecek kertede- tekyanlı bir bağlılık da olsa, “demokrasi aşkı” samimi olsaydı, yine amenna… Bu ülke askerî rejimlerden de, siyasal elitizmden de gerçekten çok çekti…

Ama ne menem bir “demokrasi aşkı” bu?

Bir başka “liberal demokrat”tan, mesela Ömer Laçiner’den öğrenelim mi nasıl bir “demokratlık” olduğunu?

Taraf gazetesindeki söyleşisinde Neşe Düzel’in (CHP ve BDP’li milletvekillerinin yemin etmemesinden kaynaklanan krizin nasıl çözümlenebileceği yolundaki) sorusunu şöyle yanıtlıyor, Laçiner: “İki ihtimal var. Ya, yargının içinde çözüm bulunur. Yargıya, “Bu işi uzatmayın” derler ve yargı, tutuklu milletvekillerini serbest bırakır. Tahliyeyi reddeden hâkimler fikirlerini değiştirirlerse kimse sesini çıkarmaz.”[8]

Bir daha okuyalım: “Ya yargıya, ‘Bu işi uzatmayın’ derler…”

Kim der?

AKP hükümeti.

Bir başka deyişle hükümet yargıya müdahale ederek krizi çözer. Bu da fevkalade demokratça bir iş, en azından Ömer Laçiner’in “normal” karşıladığı bir olay olur. AKP’nin yargıya direktif vermesi, hiç de “antidemokratik” filan değildir… Hatta siyaset sahnesinin “normalleşmesi” için elzemdir…

* * *

O zaman gelin bu yazıyı başka bir saptamayla kapatalım. Kemalizm’in özünde ve nihayetinde, bir “sermayeyi Türkleştirmek, Türkleri burjuvalaştırmak” projesi olduğu bilinir. Osmanlı bakiyesi etnik-dinsel çeşitlilik, İttihat-Terakki’den kalma bu hayalin somut ve uygulanabilir bir projeye dönüştürülmesi sürecinde bu nedenledir ki hoyratça tasfiye edilmiş ve Anadolu nüfusu “Laik-Hanefî-Sünni-Müslüman-Türk” bir kütle hâlinde mütecanisleştirilmeye tabi tutulmuştur…

AKP ise, bu projenin -belki başta öngörülemeyen, ama doğal- bir ürünü, sonucudur. Çünkü bu parti Laikliği yeniden yoruma tabi tutan, “Hanefî-Sünni-Müslüman-Türk” sermayenin partisidir. Burjuvalaşmayı ise, Konya’ya senfoni orkestrası, Erzurum’a opera ve bale götürmeye çabalayan öncellerinden farklı bir “gusto” çerçevesinde yorumlamaktadır, bu doğru; ama ciklet çiğneyerek de olsa tiyatroya giden, haşemalarıyla Marmaris sahillerinde denize giren, tesettür defileleri düzenleyip mizansen olarak “cenaze namazı” kıldıran,[9] mukabelelerle Divan Pub arasında mekik dokuyan, 4x4’leriyle Bağdat Caddesi’nde fink atan Chanel eşarplı tazeler ile, Rayban gözlüklü, jöleli saçlı cemaat mensubu delikanlıların “yeni-tip burjuvalar” olmadığını kimse iddia edemez.

Şu hâlde, süregen ve çatışmalı bu geleneğin bir ucunu “jakoben”, öbür ucunu ise “demokrat” ilan edip bizleri birinciye karşı ikincinin yanında saf tutmaya çağırmak, nemalanan bir kastın dışavurumu değilse eğer, en koyusundan yanılsamadır…

Hepsi yeri geldiğinde “eski tüfekliği”yle övünen yaşını başını almış “liberallerin” kalemlerinden döküldüklerinde gülünç bile olamayan zırvalara dönüşen…

6 Temmuz 2011 / Çeşme Köyü.

N O T L A R

[1] Rosa Luxembourg.

[2] Tam burada Aytunç Altındal’ın bir dizesi geldi aklıma, nedendir bilinmez… “Dokunursa güllere dokunur hüznü… ve soldurur.

[3] Murat Belge’nin “oy verecek hâli kalmadığı” için desteklemediği BDP İstanbul milletvekili Sırrı Süreyya Önder ise bu sözler karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor: “Durduğu yerin hiçbir kıymeti, anlamı, gerçekle alakası da yok. İki şey beni çok şaşırttı: Bir, komünist olduğunu zannetmesi... Bir komünist neleri savunmaz diye soru sorulsa, ne cevap verilecekse, Belge’nin röportajında hepsi var. Ne olduğunu ben tanımlamam, müdahil olmam ama komünist gibi düşünmediği kesin. İkincisi de, hiçbir yerde söylemediğim ve yazmadığım bir sözü bana mal etmesi. Söylediğim şeylerden dolayı başımda yeterince dert var. Murat Belge buna bir de söylemediğim şeyleri ekledi.” (“Belge’nin Komünist Gibi Düşünmediği Kesin”, Birgün, 5 Temmuz 2011, http://www.birgun.net/actuels_index.php? news_code=1309856853&year=2011&month=07&day=05)

[4] Ezgi Başaran, “Bu Hükümetten Beklentim Kalmadı Artık”, Murat Belge ile söyleşi. Radikal 4 Temmuz 2011, ss.16-17.

[5] Kaynak: http://bianet.org/biamag/diger/131199-18-yil-once-gazetelerde-madimak

[6] Cengiz Çandar, “Madımak’ı Unutmamak”, Radikal, 5 Temmuz 2011, s.15.

[7] Cengiz Çandar, “Nasıl Bir BDP Gerekiyor?”, Radikal, 2 Temmuz 2011, s.17.

[8] Ömer Laçiner: BDP Tıpkı Doğu’nun CHP’si Gibi”, Neşe Düzel-Taraf Gazetesi, http://www.taraf.com.tr/nese-duzel/makale-omer-laciner-bdp-tipki-dogu-nun-chp-si-gibi.htm

[9] “Tesettüre uygun kıyafetler üreten Tekbir Giyim’in 2012 Sonbahar-Kış Koleksiyonu önceki akşam İstanbul Yeşilköy WOW Otel’deki defileyle tanıtıldı. ‘Posta’ gazetesinden Emir Söylemez’in haberine göre defileyi 1000 davetli izledi. Her yıl olduğu gibi bu yıl da podyuma önce tesettür kıyafetli mankenler çıktı. Tekbir Giyim’in yeni üretmeye başladığı erkek kıyafetleri de ilk kez bu defilede tanıtıldı. Defilenin ilk bölümlerinde mankenler tempolu müzik eşliğinde yürüdü. Son bölümde ilahiler çalmaya başladı. Podyuma çıkan 3 erkek manken ayakta kılınan cenaze namazının hareketlerini yaptı. Bu sırada arka plana projeksiyonla takke, tespih gibi dini unsurların görüntüleri yansıtıldı. Böylece Türkiye’de bir defilede ilk kez namaz kullanılmış oldu. Tesettür defilesinin baş kadın mankeni ise yaşadığı ilişkilerle gündemden düşmeyen Ece Gürsel’di.” (“Defilede cenaze namazı!” http://www.gercekgundem.com/?p=383773)

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006