Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

MAMAK TUTUKLULARININ ''SESSİZ VE TEPKİSİZ'' KARŞILADIĞI TEK İNFAZ: EKMEKÇİYAN'IN İDAMI -6/Samet ERDOĞDU
Samet ERDOĞDU

NEWROZ



 

 

Ben, Ekmekçiyan gerçekten de itirafçılık yaptı, davasına, yoldaşlarına kendi ağzıyla küfürler etti ise bunların onun özgür iradesiyle yapılmadığı ve bunun sadece vaatlere kanmakla alakalı olmadığı kanaatindeyim. Ekmekçiyan, bizzat Evren'in devreye girip ''devlet seviyesinde'' yemin billah etmesiyle birlikte; yalnız yaşayan annesiyle ilgili evladi duyarlılıkları suistimal edilmek yoluyla tuzağa düşürülmüş görünüyor. Hiram Abbas nam kontrgerillacının Lübnan'a kadar gidip Ekmekçiyan'ın annesiyle görüşmesinin ne sebebi olabilir?

Ekmekçiyan'ı son kez hücresinde ziyaret eden gazeteci Nergis'in anlattıklarını izlemeye devam edelim:

“… Eski arkadaşlarımı artık sıkıyönetim duruşmalarında görebiliyordum. Kız arkadaşımla ara sıra kaçamak bakışlar, hüzünlü gizli bir gülücükler... El sallamak yasak; ‘İşaretleşmek yasah hemşerim!..’

‘Karıştır-barıştır’ günlerinde, Mamak Cezaevi’nde, asker denetiminde röportaj yapmamıza izin verdiler. DEV-YOL davasından yargılanan TÖB-DER (Türkiye Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği) Ankara Şubesi Başkanı Ali Başpınar ile Savcı Doğan Öz’ün katili ülkücü İbrahim Çiftçi’yi aynı hücreye koymuşlardı.

Esenboğa Havalimanı’nı bombalamaktan idam edilen Ermeni kökenli Levon Ekmekçiyan’la idamından önceki en son röportajı ben yaptım. Adana’nın Saimbeyli ilçesinden göçüp Suriye’ye gitmiş bir Ermeni ailesinin çocuğuydu. Ne ilginç! Onlar gitmiş, biz gelmişiz. Ekmekçiyan’ın babasının çocuk olarak yaşadığı o topraklarda yıllar sonra benim de çocukluğum geçmişti. Benim yaşadığım yıllarda, ilçede hiçbir Ermeni kalmamıştı.” (İSVEÇ'TEN... 13 Eylül A. HAYDAR NERGİS, alihaydar@acikgazete.com, 13-09-2005, Salı)

Asker denetiminde, Ekmekçiyan'la idamından önceki en son röportajı yapan Nergis, Ekmekçiyan ailesinin Adana'nın Saimbeyli (Haçin) ilçesinden göçüp Suriye'ye gitmiş olduğunu, babasının çocukluğunu Haçin'de yaşadığını yazıyor. Ekmekçiyan'ın babası ve (muhtemelen) annesi de Haçin'den göçüp gitmişlerse oğullarına biraz Türkçe öğretmiş olduklarını; dolayısıyla Ekmekçiyan'ın kendine ezberlettirilenleri söyleyecek kadar Türkçe bildiğini varsayabiliriz. Fakat mahkemede tercüman kullanılması onun yeteri kadar Türkçe bilmediğini de gösteriyor. O halde Ekmekçiyan adına televizyonlarda yapılan konuşmaların gerçekten de ona ait olup olmadığı henüz tam aydınlatılmamış olarak durmaktadır.

***

Ekmekçiyan 7 Ağustos 1982 tarihinde Ankara Esenboğa Havaalanında yaralı olarak yakalanmış; 7 Eylül 1982 tarihinde Ankara 3 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi'nde tek celsede ölüm cezasına çarptırılmış; cezası 28 Ocak 1983 tarihinde Ankara'da infaz edilmişti.

Ekmekçiyan'ın basın mensupları karşısına çıkarıldığı tarih 5 Ekim 1982'dir.Yani tek celselik mahkeme sonucunda idam cezasına çarptırılmasıyla basının karşısına çıkarılması arasında bir aylık bir süre vardır. Dosyası henüz Askeri Yargıtay'da kesinleştirilmeyi beklemektedir. Ekmekçiyan Askeri Yargıtay'ın karar tarihinden bir gün önce basın karşısına çıkarttırılıp kendisine ezberlettirilen sözleri söyler. Besbelli ki oyuna getirilmiş; aldatılmıştır. Pişmanlık göstermesi halinde idamdan kurtulacağı; Beyrut’ta yaşayan annesini evlat acısından kurtaracağı sözü verilmiştir. Söz DEVLET SÖZÜ’dür, ASKER SÖZÜ’dür; muhatabın buna kanmaması, inanmaması için sebep yoktur. Öyle ya koskoca TÜRK DEVLETİ yalan söyler mi? Tutmayacağı sözü verir mi?

TC devletini tanımayan genç bir eylemci için böyle bir sahtekarlık düşünülemez bile. Oysa TC devleti yalan, inkar, adaletsizlik, ihanet üzerine kurulmuştur. Kendi halkını, dünyayı aldatır. Hatta kendine bile dürüst değildir. TC Devletinin kurumları, görevlileri sadece ''yurttaşlar''ı değil; birbirlerini de kandırır, kazıklar, arkadan hançerlerler. İşte küçük bir örnek, 2007 yılında yayınlanmış bir makaleden bir pasaj:

MİT'çi Mete Bey de Meclis'i kandırmış

Tam 10 yıl önce TBMM Susurluk Komisyonu, ifadesine başvurmak için MİT görevlisi Mete Günyol’u davet etti. Günyol, 1965-1986 arasında MİT’in İstanbul Bölge ve Dış İstihbarat Başkanlığı’nda aktif olarak çalışmış devlet görevlisiydi.

O tarihte hakkındaki iddia şuydu: Abdullah Çatlı’yı ASALA eylemlerinde kullanmak üzere yurtdışına gönderen ‘Mete Bey’ kod adlı MİT görevlisi. Çatlı’nın eşi Meral Hanım’ın 22 Ocak 1997 günü Susurluk Komisyonu’na verdiği ifade, bu şahıs üzerindeki şüpheleri arttırmıştı.

...

Ve Günyol, 2 Mart 1997 günü Meclise geldi ve şöyle dedi: ‘Ben devletin bazı kişileri ASALA veya PKK’ya karşı kullandığını bilmiyorum. MİT, Abdullah Çatlı gibi insanları operasyonlarda kullanmaz. Abdullah Çatlı, Oral Çelik gibi kişileri tanımam.’

Komisyon Başkanı Mehmet Elkatmış ve üye Fikri Sağlar ısrar ediyor: ‘Mete Bey’ kod adı ile Çatlı’yı yurt dışına çıkaran, pasaport temin eden siz misiniz?’ Mete Günyol’un cevabı: ‘Mete Bey’i tanımam.’

Yani o zaman, ‘O Mete Bey, ben değilim’ diyor. Ya şimdi?

Ercan Çitlioğlu’nun ‘Ölümcül Tahteravalli’ kitabı için konuşan Mete Günyol, 10 yıl sonra bakın ne diyor: ‘Viyana’da bir kahvehanede buluşarak konuştuk. Bize çevreyi bilen, devletle ilişkili olmayan, rahat hareket edebilecek, ülkesine bağlı, çıkarlarını düşünmeyen, ketum insanlar gerekiyordu. Çatlı’nın geçmişini ve dosyasını biliyorduk. Daha ziyade istihbari ve lojistik anlamda görev teklif ettim. Kabul etti.’

Daha sonra? Mete Bey devam ediyor: ‘Fransa’ya yerleşmesini sağladık. Kontrolümüzde iken hiçbir yanlışını görmedim. Görevi bittikten sonra da bir kez görüştüm. Benim gerçek kimliğimi hiçbir zaman bilmedi. Bana ‘Albayım’ derdi, çünkü beni askerlikten ayrılmış sanıyordu.’

23 yıl aktif istihbarat elemanı olarak çalıştıktan sonra MİT İstanbul Bölge Başkanlığı’ndan emekli olan Nuri Gündeş de Susurluk Komisyonu’nda ASALA’yı kendi iç çekişmesinin bitirdiğini açıklamış, Can Dündar’ın NTV’de sunduğu programda derin devlet tartışılırken ASALA’yı kendilerinin bitirdiğini söylemişti.

Cevabını aradığım soru şu: Görevdeyken her türlü yalan mubah ise yapılan resmi açıklamalara nasıl inanacağız?

PKK ve Hizbullah itirafı ne zaman gelecek?

Emekli MİT görevlilerinin bu itiraflarına bakıp da sanmayın ki, sadece Ülkücü gençlik kullanıldı. Yakın tarihimiz PKK ve Hizbullah açısından objektif bir gözle irdelendiğinde daha neler görürüz neler...

(Star - Şamil Tayyar,)

(Kaynak: http://www.candundar.com.tr/_old/index.php?Did=5671)

Mili bilirsiniz. Mil, cıvık bataklık çamurudur. Çok pis kokar. Bu Mete Günyol, Nuri Gündeş nam şahıslar milli - çamurlu bataklıklarda yaşayan timsahlardır. İşleri güçleri çamura gömülüp ırmak kıyısına su içmeye gelen ceylanları avlamaktır. Bunlardan ''Mete Bey'', Çatlı gibi bir katille Viyana'da kahvehanede buluşup, onu Fransa'da Ermenilere karşı kirli işlerde kullanılmak üzere görevlendiriyor ve ''görevi (!) bittikten sonra da bir kez (?) görüşüyor''. ''Üstelik geçmişini ve dosyasını'' teşkilatça bildikleri halde!

Zaten geçmişini ve dosyasını bildikleri için ilk Susurluk soruşturmalarında sahip bile çıkmadılar. İlişkilerini inkar etti, soruşturmalarda bin bir yalan söylediler. ''Milli'' (!) istihbaratın milli-çamurlu elemanları milli Meclisin milletvekillerinden oluşan soruşturma komisyonlarını parmaklarına dolayıp kukla gibi oynattılar.

Maharetleri bundan ibaret olan bu zevatın Ekmekçiyan gibi birini kandırmaları çok mu zor?

Ekmekçiyan’ın ''yeni bir Ermeni kırımına fırsat vermemek için ASALA'ya küfrettiğini'' kimselere anlatabilme şansı olmadı.

***

Ekmekçiyan devletin en yüksek katlarının verdiği sözlere inanarak ''elden geldiğince yaşamasının daha doğru olacağına kendisini ikna etmiş'' miydi? Bilemiyoruz. Fakat Ekmekçiyan'ın ''barışçı kişiliğini, halkların kardeşliği ve barış içinde bir arada yaşamasından yana olduğunu'' gösterme fırsatı olmadı. Çünkü idam ettiler.

Ölüm tehdidi karşısında yaşama sarılmak; yaşamak istemek doğal bir içgüdüdür. Yaşamak için kimi kaçar, kimi savaşır, kimi de olduğu yerde siner kalır. Kimi kendini kasabın insafına terkeder, kimi celladına yalvarır, kimi de çırpınır, karşı kor. Ölüm tehdidi karşısında bazıları korkar bazıları da dik durur. Bazıları yolundan, davasından döner, bazıları her şeye rağmen yolundan, sözünden dönmez. Ölüm pahasına inat eder.

Korku da cesaret de insana özgüdür. Cesur olana saygı duyulur. Korkak davranana pek saygı duyulmaz. Ama korkağı da cesuru da yaşatacak olan asıl şey onların ait oldukları topluluğun onlara sahip çıkıp çıkmamasıdır. Bir toplum, mücadele içinde zor duruma düşen, mağdur olan, işkence gören, hapis yatan, can veren üyelerine sahip çıkıp onları yücelttiği zaman bütün anlık korkaklıklar, tereddütler, geri adım atmalar, teslimiyetler, uzlaşmalar ufak kusurlar olarak kalır.

Ekmekçiyan idam tehdidi altında geri adım atıp, inançlarından vazgeçen, düşmanla uzlaşan ve onların dikte ettirdiği sözleri tekrarlayan ne ilk ne de son insan değildir. Biz karakol kapısından girer girmez ''ben devrim için lazımım; yaşamam lazım, onun için de sorgucuların dediklerine uymam lazım'' diyerek dilinin dizginlerini düşmana teslim eden nice önderler gördük. Bu önderler gerçekten de hayatta kalmayı başardılar(!) Önderliklerine de toz kondurmadılar. Hatta içine düştükleri perişanlıkları meziyet gibi sunmayı becerenler de oldu. Bu konuda kimi sivri örnekleri başka bir yazıda ele almak kaydıyla şimdilik bu kadarını söylemekle yetinelim.

Ekmekçiyan idam sürecinde cesur davranmamış olabilir. Bu, çok da büyük bir kusur değildir. O, devrimci inançlarından ve eylemlerinden ötürü faşist cunta tarafından idam edilmiştir. Devrimcilerin bu gerçeği gözardı etme hakkı olamaz.

Peki Ekmekçiyan'ı unutmamıza neden olan kusuru ne boyutta bir kusurdu ki; biz devrimciler onu ''şehitler listemize'' dahil etmedik? Bu, onun cunta basını karşısında söylediklerinden ibaret bir kusur. Ekmekçiyan tek celselik mahkemede idam cezasına çarptırılmasından bir ay sonra 5 Ekim 1982'de basının karşısına çıkarılıyor. Bir gün sonra dosyası Askeri Yargıtay'da karara bağlanacaktır. Muhtemelen eğer bu açıklamaları yaparsa ertesi günkü kararın lehine bozulacağı sözü verilmiştir. Bu görüşme hakkında bir kaynakta şu bilgi veriliyor:

''5 Ekim 1982

- Esenboğa baskınının idama mahkum edilen sanığı Ermeni terörist Levon Ekmekçiyan, Ankara'da basın mensuplarıyla görüştü. Görüşme sırasında, Asala'nın ailesiyle görüşmesine engel olduğunu, yaptığından bin kere pişman olduğunu söyleyen Ekmekçiyan, ‘Şimdi amacım tüm dünyada yaşayan Ermeni vatandaşlarına seslenmektir. Ermeniler iyi bilmelidir ki, onların düşmanı Türkler değil, ASALA köpekleridir.’ dedi.

6 Ekim 1982

18- Esenboğa Havaalanı'na bir arkadaşıyla baskın yaparak on kişinin ölümüne neden olan Ermeni terörist Levon Ekmekçiyan hakkında verilen ölüm cezası, Askeri Yargıtay 1. Dairesi'nce onaylandı.

(Başbakanlık basın yayın enformasyon genel müdürlüğü Kaynak: http://www.byegm.gov.tr/ayintarihidetay.aspx?Id=329&Yil=1982&Ay=10'')

Evet, Başbakanlık kaynakları bu bilgileri veriyor. Ekmekçiyan'ın söylediği bildirilen sözler, pişman birinin kendine ait sözlerinden ziyade; iradesi çökertilmiş veya aldatılmış bir kişinin kendisine ezberlettirilen sözlerine benzemektedir. Bu sözler sadece biçim ve üslup olarak kendi sözleri; içerik olaraksa tam tamına resmi makamların ağzıdır. Bunları ''ölüm kararı Demokles'in kılıcı gibi başında sallanan ve bu koşullar altında ruhun büyük yükselişini, anlamın büyük gelişimini artan bir huşu ile karşılayan'' idam mahkumlarının anlaşılabilir, doğal davranışları olarak yorumlamak ve algılamak gerek. Ne daha fazlası, ne de daha azı...

ASALA, Ekmekçiyan'ın ailesinin kendisiyle görüşmesine neden ve nasıl engel olabilir ve olsa bile Ekmekçiyan bu engellemenin ASALA tarafından yapıldığını idam hücresinde nasıl bilebilir? Hele Ekmekçiyan'ın ''Ermenilerin düşmanı ASALA köpekleridir'' diye bir cümle kullanması; hiç de normal bir durum değildir ve bu açıklamaları duyan, dinleyen, yayınlayan basın mensupları, izleyici ve okuyucuların bu anormalliği hiçbir süzgeçten geçirmemesi, bunun nedenini sorgulamaması en az bu olayın kendisi kadar tuhaftır. ASALA'ya köpek sıfatını olsa olsa Türk ırkçı, tırkçı faşistleri, gizli devletin kirli - milli - çamurlu emir kulları ve bu devletin devşirme ocaklarından yetişmiş bağımlı ''aydınlar''ı (!) yakıştırabilir. Çünkü bu tür küfürlü, ağzı bozuk konuşmalar ancak onlara yakışır. Ekmekçiyan bu yakıştırmayı olsa olsa başındaki sorgucuları taklit ederek yahut onların dikte etmesiyle söylemiştir. İdam edilmesinden sonra artık bu tür sözlerin, gerçekten de bunları söylemişse bile, hiçbir hükmü, geçerliliği, değeri yoktur; kısacası: ''hükümsüzdür''!

İdam cezasının uygulanmayacağı şeklindeki söz; bir gün sonra çiğnenip, rafa kaldırılıyor. Çünkü Askeri Yargıtay 1. Dairesi, bu kararı Ekmekçiyan'ın basın toplantısının ertesi günü onaylıyor. Akla gelen soru şudur: Ekmekçiyan, kendisine verilen sözün tutulabileceğine nasıl ikna oldu veya edildi? İkinci soru: idam edecekleri kesin olan bir kişiyi umutlandırıp, idam edilmeyeceği sözü verenler onu bile bile neden utanç verici açıklamalar, itiraflar yapmaya gayret ettiler?

Birincisinin cevabı gerçek bir ''adil'' yargılamada, o zamanki kanunlar çerçevesinde bile Ekmekçiyan'ın idam edilemeyeceğidir. Çünkü Ekmekçiyan hiç kimseyi vurmamıştır; daha baştan yaralı yakalanmıştır; gerek Zohrap Sarkisyan ve gerekse Levon Ekmekçiyan esasen Bülent Ulusu'yu kaçırmak maksadıyla harekete geçmişler ve çatışmak zorunda kaldıklarında da kimseyi vurmamaya gayret etmişlerdir. Ölen ve yaralananların çoğunluğu ''emniyet'' güçlerinin mermileriyle vurulmuş; bu güçler Zohrap Sarkisyan'ın sivilleri oradan uzaklaştırma çağrısına ateşle yanıt vermişlerdir. Dolayısıyla bütün bu gerçekleri göz önünde bulunduracak bir yüksek yargı kurumunun idam cezasını bozması için yeterli dayanak vardır. Eğer üst yargı kurumu delilleri sanık lehine kullanırsa varacağı sonuç bu cezayı bozmak olacaktır. Öte yandan sadece öz ve esas bakımından değil, biçim, usul bakımından da Ekmekçiyan davası emsallerinden farklı ele alınmış, kaptıkaçtıya getirilmiş bir davadır. 12 Eylül'ün bütün diğer idam hükümlerinde zorlamalar, usulsüzlükler olduğu gibi Ekmekçiyan davasında da bu vardır. Tek celselik bir mahkeme ile idam cezasına çarptırılıp bir ay sonra da üst mahkemede onaylanması ve yine yıldırım hızıyla MGK denen faşist cuntanın onayından geçirilip infaz edilmesinin hukuki bakımdan normal olmadığını bilmek için hukuk tahsili almaya gerek yok.

Dolayısıyla böylesi bir yargılama sonucunda verilmiş olan idam cezasının bozulabileceğine dair birilerinin inandırıcı kanıtlar ve bilgilerle Ekmekçiyan’ı ikna etmesi ve ''karşılığında ufak bir açıklama rica'' edip ona da rızasını sağlaması akla yatkın görünüyor.

İkinci sorunun cevabı birden fazla. Akıl yürütelim ve bazılarını bulalım: Bir kısmına daha önce değinmiştik; cunta, itirafçılığı, pişmanlığı kendi halkına karşı yürüttüğü savaşta ve iktidarını sürdürmede bir araç olarak kullanıyordu. İktidarın en tepesinde yer alan Kenan Evren konuşmasını bilmeyen, karaktersiz, hasbelkader başa geçmiş bir kalın kafalı askerdi. Yanındaki ve emrindekilerin ondan kalır yanları yoktu. ''Tencereyi pisletenlerin'' pisliğini ben temizleyeceğim diye darbe yapıp memleketin tek kudretli adamı haline gelince ahir zaman Mustafa Kemal'i gibi havalara bürünmüş; memleketi ikinci bir istiklal savaşıyla memleket içi hainlerden kurtarmak üzere başkomutan sıfatıyla taarruza geçmişti. Gazetelerde, tek kanallı TRT televizyonunda Mustafa Kemalvari pozlar takınıyordu. Kemal Atatürk mezarından doğrulmuş, yeniden işbaşına geçmişti adeta. M. Kemal, vakti zamanında, ekibiyle birlikte memleketi, memleketten İngiliz- Fransız yardımlarıyla nasıl kurtardıysa; Kenan Evren de Amerikan desteği ve icazetiyle gene kurtarmaktaydı. Topyekun savaş, seferberlik, alarm halindeki memleket TSK ve öteki silahlı devlet güçlerince gün gün, saat saat taranıyor, işgal ediliyordu. Savaş hali vardı. Siyasal tutuklular asker sayılıyordu. Savaşı kazanmak için sadece terör, şiddet ve cinayet değil, her türlü kirli, ahlaksız, pis yol kullanılıyordu. Hile, yalan, propaganda bu savaşın gözde araçları durumundaydı. Tutsak edilen, ele geçirilen kimselerin fiziken ortadan kaldırılmasından önce manen öldürülmesi temel bir taktik olarak uygulanıyordu. İşte Ekmekçiyan'ı itirafçı ve pişman yapmak istemenin bir diğer nedeni buydu. Öte yandan Ekmekçiyan'ın idam cezası gerektirmeyecek bir konumda olduğunu kendileri de biliyorlardı. Tıpkı o dönemde idam edilen pek çok devrimci gibi Leon Ekmekçiyan (Aslan Ekmekçioğlu) da cuntanın gazabı, ilahların kurban ihtiyacı sebebiyle idam ediliyordu. Bu yüzden bu idamı meşrulaştırmaları, en azından kendilerini buna ikna etmeleri gerekiyordu. Nasıl ki Erdal Eren’i asmak için yaşını büyütme ihtiyacı duymuşlarsa; Ekmekçiyan'ı asmak için de ona kendi suçlarını kendi ağzından itiraf ettirtmeleri ve pişmanlığını beyan etmesini sağlamaları gerekiyordu. Suçlu adam pişmanlık beyanı yapar; pişman olduğunu söyleyen kişi suçlu olduğunu da kabul etmiş demektir. İşte bu nedenle de Ekmekçiyan'a zaten idam cezası almış olmasına, bu cezanın mutlaka infaz edileceği peşinen kabul edilmiş, kararlaştırılmış olmasına rağmen kendisini kandırarak idam edilmeyeceği garantisi ile pişmanlık beyanı yaptırılmıştır.

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006