Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Ortadoğu’ya yeni dizayn ve Arap dünyasındaki isyan rüzgarları-6/Sait Çetinoğlu
Sait ÇETİNOĞLU

NEWROZ



 

Göğün altında büyük bir kaos var, bu şahane bir durum!

Zedung

 

 

2008’de New York Times’ta çıkan bir yazıda Brzezinski, elit tabakaya ve onların çıkarlarına gelen bu tehditlerle başa çıkmanın çok yönlü stratejisini vurguladı ve “yeni başkanı bekleyen en büyük görev, daha kapsamlı bir küresel idare sistemi için ortak çabaya önderlik ederek Amerika’nın küresel meşruluğunu yeniden kazanmaktır” diyerek açıkladı. Böylece Brzezinski’nin stratejisi, ‘küreselleşme’ sürecini daha güvenceye alma ve kurumsal olarak, ‘küresel yönetim’ evrimine ya da kendi deyimiyle “küresel idare”ye genişletmeye dayanmaktadır. Brzezinski dört maddelik yanıt stratejisini açıkladı: “birleştir, genişlet, angaje et, yatıştır.

‘Birleştir’me yanıtı, DİK raporunun kabul ettiği “Amerika ve Avrupa arasındaki ortak amaç duygusunu yeniden yerleştirme çabası”nı kastetmektedir. ‘Genişlet’me “karşılıklı dayanışma prensibine bağlı ve daha etkili küresel idareyi desteklemekte önemli rol oynamaya hazır, daha geniş bir koalisyon yetiştirme için planlı gayret”i kasteder.

Brzezinski G8’in “foksiyonunu tamamladığını” anlattı ve onu, sonunda 2009’da G20 olarak ortaya çıkaracak genişletmeyi önerdi. G20 daha sonra “bakanlar, yöneticiler, devlet ya da hükümet başkanları düzeyinde küresel ekonomik yönetim için birincil grup” oldu. Burada, Türkiye’nin de G20 içine alındığını ekleyelim.

Brzezinski’nin tanımladığı maddelerden diğeri ‘angaje et’, “özellikle Amerika, Avrupa üçlüsü, Çin, Japon, Rusya ve belki de Hindistan gibi ana güçler arasındaki resmi olmayan görüşmelerden baş görevliler çıkarmak” ve özellikle de Amerika ve Çin arasında “Çin olmadan topluca karşı karşıya olduğumuz problemlerin çoğu halledilemez” anlamındadır. Son madde -‘yatıştır’- da Brzezinski, “Amerika’nın, Süveyş’ten Hindistan’a kadar ulaşan geniş alanda tıkanıp kalmaktan planlı bir şekilde kaçınma gayreti” gereksinimine değiniyor.

Brzezinski, “bu dinamik olarak değişen dünyada, Amerikan liderliğinin krizi, küresel dengenin krizi haline gelebilir” diyor. Yani Brzezinski’nin görüşüne göre “Amerika’nın oynadığı yapıcı role tek alternatif küresel kaostur.” Yani “küresel idare”nin tek çözüm olduğu bu stratejinin anahtarı “kontrol”dür. Oysa ki, Brzezinski’nin kendisinin de tanımladığı gibi, ki bu ‘Uyanış’ ın doğası, yayılışı ve harekete geçmesini değerlendirirken önem kazanır, “Açık söylemek gerekirse: Önceleri bir milyon kişiyi kontrol etmek, bir milyon kişiyi fiziksel olarak öldürmekten daha kolaydı. Bugün, bir milyon kişiyi öldürmek, bir milyon kişiyi kontrol etmekten son derece daha kolaydır. Yani ‘Uyanış’ı inşa etmek, kullanmak ve ‘kontrol’ etme girişiminde bulunurken, şunu da kabul etmek gerekir ki, Amerika ateşle oynamaktadır ve istediği gibi idare etmek için kontrollü ateş yakmaya çalışırken, ateş, kontrolden çıkıp yangın haline gelebilir. Böyle bir durumda, Amerika’nın “askeri gücü”nün “öldürücülüğü” muhtemelen devreye sokulur. Kendisinin de söylediği gibi “Amerika’nın oynadığı yapıcı role tek alternatif küresel kaostur”.

Devrimci hareketleri ya da “demokratik rejim değişikliklerini” inşa etmek, kullanmak ve kontrol etmek Amerikan stratejisini belirleyen çevrelerde yeni bir taktik değil; fakat bu taktik, geçmişte belirli bölgelere ve uluslara, daha hassas, düzenli ve kontrollü üstlenebilmek için, aralarında büyük zaman bırakarak uygulandı. Sırbistan’da 2000’de başlayarak, Gürcistan’da 2003’de, Ukrayna’da 2004’de ve Kırgızistan’da 2005’de devam eden ve Amerika’nın temel demokrasi reklam örgütlerinin (Demokrasi için Ulusal Bağış, International Republican Institute, USAID, Freedom House, the Albert Einstein Institute ve öteki Amerikan hayırsever vakıflar) kendilerini ve stratejilerini “demokratik rejim değişimi” için daha güvenle kabul ettirdikleri Doğu Avrupa’daki ABD’nin sponsorluğunu yaptığı ‘renk devrimleri’ böyle olmuştu.

Arap dünyasındaki bu stratejideki başka temel bir sorun da yerli orduların oynadığı roldür. Otoriter Arap rejimlerinde ordular çoğunlukla Amerika tarafından desteklenip, paraları ödenip, eğitilip, silahlandırıldığı gibi, (Mısır’da Tunus’tan daha fazla olarak) kendi başlarına güçlü bir siyasî, toplumsal ve iktisadî rol oynarlar. Bu yüzden, Amerika, bir yanda sivil toplum ve muhalefet gruplarını destekleme süreciyle diğer yanda askerî yapılanmayı desteklemek ve güvende tutmak süreçlerini dengelemek zorundadır. Eğer askeriyeler konumlarının güvenli olmadığını ya da tehdit edildiklerini hissederlerse, basitçe idareyi ele alıp bir darbe yapabilirler. Bu ise, bu askerî yapıların temel sponsorluğunu Amerika’nın yaptığı yaygın olarak bilindiğinden, sonunda, bölgedeki Amerikan çıkarlarına karşıdır. Bunun anlamı da, Amerika’nın, askeriye, sivil toplum ve muhalefet grupları arasında, köklü despotları atmayı koordine edebilmek için çok hassas bir dengeleme rolü oynamasıdır.

Amerika’nın stratejik hedefleri, nihayetinde, Arap dünyasındaki organik devrimci isyanları bastırmaya ve şekillendirmeye yöneliktir. Amerika, yaklaşık altı yıldan beri, “devrim değil, evrim” politikası kapsamında bir “demokratikleştirme” süreci teşvik ederek ‘Arap Uyanışı’nı’ yönetme stratejisi geliştirmektedir ve bu stratejiyi uygulamaya başlamıştır. Ancak, Arap rejimleri altında yaşayan halklar için evrim kavramının yeterince hızlı olmadığı âşikâr ve bu bölgede etrafa bir devrim havası çoktan yayılmıştır.
Görüldüğü gibi gerici bloğun ve ABD’nin gönlünde yatan, geliştirilmek istenilen politik model, Pakistan modelidir. Yani, ordunun geri çekildiği -ama hep son sözü de söyleyecek bir konuma sahip olma kaydıyla- İslamcıların hükümet olduğu bir model. Zaten ve daha şimdiden mevcut hükümet İslamcılara çoğunluğu garanti edecek, solu dışlayacak bir seçim hazırlığı yapmakla, bu yönde önlemler almakla meşgul. Tabii açıkça anti-sosyal bir politika yürüttüğünü de bilmek gerekir. Grev karşıtı bir yasa oylandı bile. Artık yeni Mısır’da grevcileri bir yıl hapis cezası bekliyor...

ABD Filipinlerde ve Endonezya’da olanı Mısır’da da tekrarlamak istiyor: Hiçbir şeyi değiştirmemek için her şeyi değiştirmek! Bu iki ülkede de halk hareketi diktatörleri defedince, ABD onu mevcut olanı, kendi açısından önemli olanı korumak üzere manipüle etti

Türkiye bunun neresinde

1995 Barselona Deklarasyonu yaygın ekonomik yeniden yapılanma, piyasanın serbestleştirilmesi ve Avrupa Birliği ile Arap Dünyası arasında serbest ticaret bölgesinin kurulması çağrısını yapmıştır. ABD, Ortadoğu Serbest Ticaret Bölgesi (MEFTA) projesi, Avrupa Birliği’nin attığı adımlara paralel seyreden bir ekonomik projedir. Bu açıdan bakıldığında, ABD ve Avrupa Birliği’nin sponsor olduğu, AB ülkeleri, İsrail, Türkiye ve Arap ülkelerinin muhtemelen entegre olacağı bir yol haritası vardır. “Yeni Ortadoğu” projesi böylesi bir hedefi amaçlamaktadır.

Muhtemel entegrasyonun önüne set çekmek üzere, toplumda kaosun yaşatılmasının prim kazandırdığı bu devletlerde, projeye uygun istikrarlı bir entegrasyona olanak vermek için, gelişme sağlamak amacıyla demokratikleştirme sürecine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu açıdan, günümüz Türkiyesi bu ülkeler için model teşkil etmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından bu yana, Ankara’da devlet yönetimi otoriter hükümetler veya silahlı kuvvetler tarafında yürütülmektedir. Ancak, şekil itibariyle, Türkiye nispi liberal denilebilinecek demokrasiye dönüştürülmüştür. Geçirdiği şekli değişim ve dönüşüme rağmen, Türkiye hala örgütlü sermayenin çıkarına hizmet eden kleptokrasi yönetimidir. Türkiye ile Ürdün, Lübnan ve Suriye arasında yapılan geniş kapsamlı bir seri ikili anlaşmalar aracılığıyla, Ortadoğu’da bölgesel bir pazar ve bir blok oluşturmada Ankara ön plana çıkmaktadır.

Ankara aynı zamanda, Zbigniew Brzezinski’nin ABD yönetiminin destek vermesi gereken bir adım olarak açıkladığı, İran ile bağlarını güçlendirmektedir. Brzezinski’ye göre Türkiye ile İran arasındaki bağların güçlenmesi uzun vadede Amerikan çıkarına olacaktır. Türkiye bu doğrultuda, İran, Suriye ve de Ortadoğu ülkeleri ile ekonomik entegrasyonu sağlamaya çalışmaktadır.

Türk hükümeti, Doğu halkları arasında, gelecekte bölgesel muhtemel bir lider figür olduğunu göstermek amacıyla, kamuoyuna karşı, bir program doğrultusunda İsrail’e karşı muhalefet yaparak şov yapmıştır. Bu bağlam dâhilinde, Türkiye bütün Arap coğrafyasından ve İran’dan çok yakın ilgi görmüştür. Türkiye 2010 yılında, devlet yönetiminde Arapça yayın yapan bir TV kanalı kurmuştur. Türkiye, İran ve Suriye resmi makamları nezdinde bir müttefik, stratejik bir ortak veya “Direniş Bloğu’nun” üyesi diye anılacak kadar İran ve Suriye’ye yakınlaşmıştır. Atılan bütün bu adımlar, Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da bölgesel bir bloğun kurulmasına yönelik adımlar olduğunu göstermektedir.

Gerektiğinde Müdahale

Kaddafi bağımsız bir Arap diktatörü olup, Bin Ali ve Mübarek gibi “yönetilen diktatör” değildir.
Mısır ve Tunus’ta “statüko” hakim olup, askeri aygıt ve neo-liberal yapının dokunulmazlığına devam edilmektedir. Bu süreç ABD ve Avrupa Birliği’nin çıkarları doğrultusunda işlemektedir. Bundan dolayıdır ki, ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri Libya’daki mevcut düzenin yıkılmasını hedef almaktadır.
Avrupa Birliği ve ABD, daha önce hiç elde edemedikleri güçlü bir pozisyonu oluşturmak amacıyla Kaddafi ve kurmuş olduğu diktatörlük yönetimine karşı başlanmış olan bu isyandan faydalanmayı düşünmektedir. Silahlar, isyanı teşvik etmek üzere, Libya’nın güney sınırından içeri sokulmaktadır.

Albay Muammer Kaddafi’nin yokluğunda, yerini kimin alacağı konusunda, Libya’da her zaman ciddi korkular yaşanmıştır. Kaddafi, geçen zaman sürecinde, aile bireylerinin dışında, Libya’da kendi otoritesine karşı çıkacak şekilde güç kazanmak üzere, oluşabilecek herhangi bir muhalefet ihtimalini köküne kadar kazımıştır.

Libya’da kullanılan silahlar nereden gelmektedir? Sorusunu sormaya başlamışlardır. ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinin Libya’ya yaptığı silah satışlarının mercek altına alınması gerekir. Bu satışlar ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinin demokrasi programlarının gereği verilen promosyonun bir parçası olmasın mı?

Libya’daki iç savaş karşısında doğru tavır [duruş], müdahale etmemektir. Oraya bölge ülkelerinin dahlini teşvik etmek gerekir. Afrikalılar ve Araplar, sorumluluklarının gereğini yapmalıdırlar. Uluslararası tugaylar gerekiyor. Bunlar devletlerin özellikle de emperyalist ülkelerin müdahalesinden çok farklı bir şeydir. Acilen müdahaleye son verilmesi ve Afrika Birliği ülkelerinin ve Arap Ligi’nin görüşmeleri zorlaması gerekiyor. Sorun onları ilgilendirdiğine göre, tabii çözmesi gerekenler de onlar olmalıdır...

Libya, yıllardan beri Pentagon’un müdahale ajandasında yer almaktadır. NATO eski Komutanı, emekli General Wesley Clark’e göre, kendisinin görevde bulunduğu sıralarda, Taliban’ın kontrolünde bulunan Afganistan’dan sonra, Libya işgal edilecek ülkeler listesinde yer almaktaydı. İşgal edilecek ülkeler listesinde Irak, Somali, Sudan, Lübnan, Suriye ve İran vardır.

Listede yer alan bütün ülkelere, Suriye ve İran hariç, direk veya dolaylı bir şekilde saldırı yapılmış ve bu ülkeler ABD ve Müttefik güçlerine yenilmişlerdir. Tekrar ediyorum: İran ve Suriye istisna olarak kalmıştır. Lübnan’da ise ABD kısmen kazanmıştır. Çünkü Hariri yönetimindeki 14 Mart İttifakı’nın bozulmasından sonra sürecin seyrinde gerileme meydana gelmiştir.

İsyanın manipülasyonu

Mısırda 25 Ocak’ta başlayan hareket tam bir devrimci hareket değil ama devrimci gelişme istidadı da taşıyan bir başlangıç. Aslında orada söz konusu olan önemli bir sosyal eğilime de sahip, güçlü bir demokratik ve anti-emperyalist harekettir. Tabii tüm dinamikleri de bünyesinde toplamış bir hareket.
Ocak ve Şubat aylarında hareketin asıl aktörü ve sürükleyici gücü soldu. Halk nezdinde önemli bir etkileri olduğunu gösterdiler. Nitekim tüm ülkede 15 milyon insanı sokağa dökebildiler.
Gençler, komünistler, demokrat orta sınıf fraksiyonları bu hareketin omurgasını oluşturdu. Müslüman Kardeşler ve İslamî akımlar harekete geç ve oportünizm gereği dahil oldular. Başlarda hareketi kınadılar zira başarısız olacağını sanıyorlardı. Hareketin gücünü görünce dahil oldular.

Mısırlıların sadece %41’i – seçmenlerin %77’si anayasa reformu lehine oy kullandı. Oy kullananlar kimlerdi? Esas itibariyle Müslüman Kardeşlerdi ve kampanyaları Körfez ülkeleri tarafından yoğun bir şekilde desteklendi. Yaklaşık %23 seçmen ‘Hayır’ dedi. Bu ilerici bir ‘Hayır’dır...

Tunus’ta protestolar yatışmıştır. Eski rejimin yapısı hala da varlığını korumaktadır. Eskiden görev başında bulunan birçok bakan ve bürokrat makamlarını korumaktadır. Amerika’nın olaylara müdahil olduğunu gösteren açık bir girişim sırasında ABD’nin, Yakın Doğu konularında sorumlu Dış İşleri Bakan Yardımcısı Jeffery D. Feltman, yeni hükümetin kurulma çalışmaları devam ederken, resmi makamlar ile görüşmeler yapmak üzere Tunus’a gitmiştir. Jeffery Feltman, Beyrut’taki görevi sırasında, Lübnan’ın çıkarları aleyhine çalışmalar yürüten ABD Büyükelçisi olarak bilinmektedir.

Daha da önemlisi, Tunus’taki yönetim Bin Ali’nin diktatörlüğüne dayalı olup, örgütlü yabancı sermaye çıkarları doğrultusunda işleyen çark hala da devam etmektedir. Tunus’ta başlayan protesto hareketi dünya halklarına ilham kaynağı olmuş, ancak sosyo-ekonomik değişim yaratacak devrim sürecine evirilmemiştir.

Halkın protesto hareketi sonucunda, yüzeye çıkabilecek başkaca bir “alternatif” ise, Arap hükümetleri görünüş itibariyle demokrasi rejimleri şeklinde kendilerini gösterecektir. Bu yüzeysel görüntü altında, aslında bir avuç sosyal azınlık için var olan kleptokrasi durumunu korumaya devam edilecektir.

Bu durumda, statüko galip gelecektir. Açık bir diktatörlük yönetimi yerine, demokrasi rejimi veya demokratik yönetişim kisvesi altında sömürü düzenine devam edilecektir.

Demokrasi, halkın sandık başına gidip, oy atmanın bir ritüel haline geldiği durumda, seçim yapma anlamına gelmemektedir. Demokrasi uygulaması aynı zamanda, ekonomik alanda sağlanan demokrasinin yanında, fikir hürriyeti ve yaşam hakkı konularında da odaklanmalıdır.

Demokrasi rejiminin su yüzüne çıkabilmesi amacıyla, Arap coğrafyası halklarının, yabancı çıkarlara hizmet eden otoriter rejimlerin sayısı ne olursa olsun, kendi siyasal sisteminin gerçek yapısına dayanarak, küresel kapitalizmin etkisini bertaraf etmeleri gerekmektedir.

Başta da söylediğimiz gibi bir kere daha altını çiziyoruz:

Özgürlük dürtüsü en derin ihtiyaçlarımızdan ve özgür toplum vizyonu en eski rüyalarımızdan biridir. Bu rüyaların ikisi de asla tam olarak baskı altına alınamaz ve her ikisi de yöneticilerden ve onların devletinden daha uzun yaşayacaktır.

Yararlanılan Kaynaklar:

Ahmet el Kutsi, Arap Dünyasında Milliyetçilik ve Sınıf Mücadelesi, çev. Orhan Koçak, Köz Yayınları, 1975

Noam Chomsky, Dünya Kime Ait ? Küresel Dünyanın Sınırları, http://www.ozguruniversite.org

Samir Amin, ABD ve Mısır burjuvazisi ülkedeki demokratik hareketi desteklemeyecek http://www.ozguruniversite.org

Mahdi Darius Nazemroaya, arap aleminde 1848 Avrupa Devriminin Tekrarı mı? http://www.ozguruniversite.org

Andrev Gavin Marshal, Amerikanın Kuzey Afrika ve Küresel PolitikArap uyanışına Karşı stratejik Baskısı (II.bölüm) http://www .sendika.org

Fanian Cunningham, Sen Hiç Sahili olmayan Ada Gördün mü? http://www.sendika.org

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006