Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

DÜŞ KURARDIK ÖNCEDEN!/Enver ALPŞAR
Enver ALPŞAR

NEWROZ



İnsan maddi yaşamın ürünü ve toplamıdır. Düş kurmak, hissetmek durumu, fiili, dışsal olanın içsel yansıması ya da maddi olanın soyut tezahürüdür. Maddi olan ile soyut olanın arasındaki ilişkide temel olan şey birincisidir. Yani var olanın üzerinden hesap yapabilir insan. Ya da düş kurmasını, hayal etmesini sağlıklı somut koşullar üzerinden var edebilir insan. Düş kurmak geleceğe bakıştır. Geleceğe bakmak için bugün yere sağlam basmak gerekir. Yaşamsal dayanak noktalarını yitirmiş herhangi birisi için, artık gelecek, "ölsem de kurtulsam" yakarışına dönüşmüştür. Bu durumda ki bir insan düş kuramaz artık.

"Düşlerin sonsuza koştuğu yerde" diye başlıyordu şair dizelerine. En zor koşullarda, en dayanılmaz tufanlarda bile düş kurmak gerekirdi. Yaşamanın ve insan kalmanın bir diğer adıdır düş kurmak. Ama bu telkin henüz mayasını tutmadı. Düşleri vardı gençlerin, anaların, babaların, işçilerin, emekçilerin, Kürtlerin. Düşleri vardı bütün dünya halklarının, sınıfsız sömürüsüz bir dünyaya dair.

Hani demiştik ya düşleri var eden maddi olgulardır diye. Evet, dünde vahşiydi kapitalizm bugünkü kadar. Ama dün Marks vardı, Engels vardı. Paris komünü, Sovyetler vardı. Çin, Küba, Arnavutluk vardı. Dün bütün sıkıntılarına rağmen insan vardı, insan ilişkileri vardı. Che, Lenin, Mao, Fidel, Sverdlov, Mahir, Deniz ve İbolarımız vardı. Dün göğe akın edenlerin romantizmi vardı. Birbirlerinden farklı düşünseler de birbirleri için ölenler vardı. Dün önümüzde dövüşenler ve düşenlerimiz vardı. İnancımız, düşlerimiz, umudumuz vardı. Özetle dün tarihin davetine evet diyenler vardı.

Şimdi? Yıkıntıların altında kalan hayallerimiz, hayal kırıklıklarına dönüşmüş inançlarımız var. Bakışlarımızda bir donukluk, sözlerimizde kekemelik, adımlarımızda sallapati var. Tarihe yeniden yön verecek, içi boşaltılmış kavram ve değerlere yeniden içerik katacak öznelere ve kendisi olabilmeyi başarmış iradelere ihtiyacımız var.

Devrimci potansiyelin yoğun olduğu bir emekçi mahallesindeyim. Gazete verdiğim esnaf bir amca. Hoşbeş faslı geçtikten sonra "ne olacak bizim bu halimiz" diye soruyor medet umarak. Anlaşılan o ki bu soruyu binlerce kez sormuş kendisine. Kendisi gibi ben de cevapsız kalıyorum bu soruya. Gözlerimiz kısılıyor karşılıklı. Çünkü onu inandıracak ne söyleyebilirdim ki. "Yarın devrim olacak amca hiç moralini bozma kurtulacağız bu zulümden" diyemem ki. Her gün onlarca kez duyduğu bu sözleri birde benden duymasın istiyorum. Ya da ne diyeyim bilmiyorum ki.

Şöyle mi desem acaba: "Amca sokağa çıkmak lazım, hani emperyalizm, bağımsızlık, grev, direniş, eylem, sendika, boykot, sosyalizm". Yok yok o da olmaz. Karşılıklı kısılan gözler birbirinden kaçar duruma geldi bir anda. Birbirini beslemeyen bakışlar, birbirine nasıl bakar ki? İşin içinden nasıl sıyrılsam diye düşünürken bir başka siyasetin dergisini satan genç bir bayan giriyor içeriye. Gazetesini verdikten sonra tok bir sesle "amca yarın eylem var" diye çağrıda bulunuyor ve hemen çıkıp gidiyor. Çok kolay. İşte benim en çok anlamadığımda bu. Çağrılara amade bir insan yığını var sanki. Bizim amca sadece kafa sallıyor. Anlayın işte. Ama amca yarın eyleme gitmeyecek. Her halinden belli. Oysa bir inansa bir şeylerin değişeceğine, inansa, inandırılsa ah kim tutabilir o zaman amcayı. Koyu bir sohbete dalıyoruz amcayla.

"Bu işler böyle olmaz" diyor amca. Nasıl olur peki diyorum. "Birlik olmalı, bütün halk birleşmeli, ama önce sizler birleşmelisiniz. Ben hanginizin arkasından gideyim” diye bana gönderme yapıyor. Diyecek bir şey bulamıyorum doğrusu. Peki, nasıl birleşeceğiz amca? "İşte onu bende bilmiyorum. Ne var aranızda alıp veremediğiniz” diyor. Evet, bir alıp veremediğimiz var ya da verip de alamadığımız. İşin doğrusu bende bilmiyorum amca. Bilememek. Bilememek kötü bir şey ya amca. Ama en kötüsü de ne biliyor musun amca? Biliyormuş gibi yapmaktır.

Bilememek kötü bir şey amca. Yarına dair bir öngörü de bulunamamak. Düş kuramamak. Bugünden yarına “ne olacak” sorusuna bir cevap verememek. Sanki dipsiz bir kuyunun içindeyiz ve sürekli düşüyoruz. Ve ışık gittikçe kayboluyor. Görüşmek üzere deyip ayrılıyorum yanından. Çaresiz bakışlarıyla geride bırakıyorum amcayı. Nasıl yapmalı diye iç geçiriyorum kendi kendime. Sonra gözüm iç içe girmiş duvar yazılarına ilişiyor. “Halkız, haklıyız, kazanacağız”. Bu duvar ile bizim esnaf amca arasında nasıl bir bağ kurabilir diye düşünmeden edemiyor insan. Yoksa esnaf amca halk değil mi? Bellekleri körelmiş, bakışları anlamını yitirmiş, düşleri uçup gitmiş olan sadece amca değil, amcayı dayanaksız bırakanlardır.

Şimdi geride kalan sadece yalnızlık, parçalanmışlık ve cevabını arayan sorular kalmış. Gazeteyi bırakan da duvarlara yazan da amca da yalnız. Belki de en büyük talihsizliğimiz, böylesi bir tarihsel evrede yaşıyor olmamız. Her tarihsel dönemin insanlara yüklediği bir misyon vardır. Her devrin bir geçiş evresi. Bu misyonu üstlenmek kadar hakkını vermekte gerek. Ama yaşam her şeye rağmen hala capcanlı. Yeniden düşler kurmaya başlarsak heyecanlı, işte o zaman başak boy verecek. İşte o zaman amcanın bakışları anlam kazanacak. Ve işte o zaman yeniden düşler kurmaya başlayacağız.

 

 

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006