Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Yargı, Siyaset, Demokratik Özerklik!/S. Çiftyürek
S. Çiftyürek

NEWROZ

“Demokratik anayasal çözüm” söylemi son aylarda devlet ve hükümetin yanı sıra BDP’nin de söylemi haline geldi ama herkes bu söylemden farklı şey anlıyor ve öneriyor.

 

1 - Yargı Türkiye’de daima Demokles’in Kılıcı misali siyaseti germenin ötesinde onu baskılamıştır. Günün hâkim siyasal aktörü kim ise, yargı onun kılıcını sallamıştır demek abartı değildir. Özellikle de söz konusu Kürtler ve Kürtlerin ulusal özgürlük hakları olunca, Türk yargısının safını zaten hukuk normları değil, “vatan ve milletin bölünmez birliği” ekseninde aldıkları siyasal duruşları belirler. Kürt, Kürdistan sorununda Türk yargısı siyaseten bir taraftır ve öyle davranır. Buradan bakılınca Yargının Hatip Dicle ve diğer KCK tutukluları hakkındaki tavırları az çok anlaşılır.

Yargının siyaseti germesi, 12 Haziran seçimleri öncesi olduğu gibi sonrasında da devam etti. AKP’nin seçimlerde %50 oy alması, yargının hükümetin gözlüğünden bakarak siyasal kararlar alması, örneğin “Erdoğan’ın önünde ayağa kalmayan” General Engin Alan başta olmak üzere Ergenekon tutuklusu vekillerin bırakılmaması böyle okunabilir. Ama aynı şey KCK tutuklusu vekiller için söylenemez, zira belirttiğimiz gibi mesele Kürtler ve mücadeleleri olunca, yargı hükümet eksenli siyasal davranmayı aşan bir tutumla devlet merkezli bakar ve öyle davranır, pratikte yaşananda budur.

Uygulamanın salt biçimine bakılırsa, yargının, KCK ve Ergenekon davası tutuklu vekillere aynı muameleyi yaptığı söylenebilir fakat görünür olanı değil de özüne bakıldığında durum farklı. Ayrıca KCK ile Ergenekon tutuklusu vekillere görünürde aynı muamelenin yapılması, Türk devlet sisteminin, bölge ve küresel denklemdeki yeni rol alışına uygun dizayn edilmesinin bir gereğidir de. Devlet ve hükümetleri, elbette Ergenekon tutuklularını KCK tutuklularıyla aynı tutmuyor, tutmaz ama asıl düşman gördükleri “bölücü” hareketle savaşırken, bunun Ergenekoncuların yöntemleriyle olmayacağının en azında mevcut siyasal iklimde olmayacağının da mesajını veriyorlar.

Seçim sonrasında yargı tarafından, Ergenekon ile KCK davası tutuklu vekillerine görünürde aynı muamelenin yapılması, BDP’nin yanı sıra CHP’nin hatta MHP’nin de uygulamaya karşı çıkmasına neden oldu ki bu durumla hatlar da yer yer karıştı.

BDP, “36 vekil olmadan meclise girmem, tutuklu vekiller bırakılıncaya kadar meclisi boykot “ediyorum” derken; CHP “tutuklu vekillerime yemin etme yolu açılmadan yemin etmem” diyerek meclise gitti ama yemin etmedi. MHP, “bölücülerle aynı safta yer almamız yanlıştır” diyerek salt görüntüde de olsa BDP ile aynı safta yer alıp yemin etmemeyi kendi devlet algısına sığdıramadığından ilk günden itibaren yemin ederek meclis çalışmalarına katılmıştır.

CHP’nin mecliste yemin etmemesi (ki CHP’liler bir süre sonra yemin ettiler) devletin kurucu partisi olması nedeniyle daha fazla siyasi gerilime neden olmuştur.

Yemin etmeyi geciktirme tavrı CHP yönetiminin ayağına dolandı ve gerçektende kendi kazdıkları kuyuya düştüler. Bu fırsatı iyi değerlendiren Erdoğan tam anlamıyla kedinin fare ile oynaması misali CHP ve lideri ile oynarken; devlet erkânı, CHP’nin bir an evvel ikna edilerek yemin etmesi için harekete geçti. Sonuçta “ne şiş yansın ne kebap” misali bir çözüm arayışı ile CHP girdiği ama kendi başına çıkamadığı kuyudan hükümet eli ile çıkartılmıştır. Cemil Çiçek’in yönettiği bir operasyonla, hem devletin partisi tarafından çıkartılmış olan yapay “kriz” aşıldı hem de “bölücülük gibi zor sorunlarla yüz yüze olan devlet ve siyaseti iç bütünlüğünü sağladı!

2 – BDP seçim propagandasını “demokratik özerklik” üzerinde kurmuştu. BDP yönetimi Mayıs 2011 toplantısında “ikili hukuka uyum” çağrısı yapılarak “15 Haziran’da ikili hukuka fiilen geçeceğiz”, “anayasanın etnik içerikten arındırılması yetmez, statü gerekir” vb denildi. Seçimlerde bu propaganda ile BDP beklenenin üzerinde başarıda sağladı.

Seçim sonrasında Hatip Dicle ve diğer KCK tutuklusu vekiller bırakılmayınca BDP ve DTK;

“De facto özerklik” geliştirelim, “kendi parlamentomuzu kuralım”, BDP’li belediye başkanları “DTK’yı olağanüstü toplantıya çağırarak demokratik özerklik isteğini” tekrarladı. Tüm bunlarla kamuoyunda özerklik ilan edilecek beklentisi yaratıldı. Hatta öyle ki Selahattin Demirtaş “Meclisi protestoda geri adım atmayacağız, şimdi karar verme sırası AKP ve onun şahsında devlettedir. Biz Diyarbakır’da bekleyeceğiz” dedi.

Başka bir cepheden bakıldığında şunu görmeye başladık. BDP şartlı geçici boykotunu sürdürürken, A. Türk ve Ş. Elçi Köşke çağrıldılar. Cumhurbaşkanı ile görüşen Türk ve Elçi çıkışta “bize pozitif enerji verdi” dediler. Derken BDP TBMM sekreterliğine grup kurmak için başvurdu. Bunlar olurken Öcalan’da devreye girerek;

“BDP daha önceki gibi oyunlara gelmemelidir. Hükümetle bir mutabakata varılarak yemin edebilirler… Yapacakları mutabakat metni, devlete sunduğum protokollerle paralel olabilir veya kendi durumlarına göre yapabilirler. Bu protokollere Hatip Dicle'nin durumu, diğer beş tutuklu vekilin serbest bırakılması… Hatta tüm tutsakların serbest bırakılması, yüzde on barajının düşürülmesi gibi hususlar eklenebilir” dedikten sonra hemen ekliyor:

“Öyle hemen Hatip Dicle meselesi ve diğer meseleler çözülmeyebilir, öyle hemen serbest bırakılma olmayabilir. Ancak bu koşulların yerine getirilmesi için zaman içinde devletin-hükümetin yapacağı şeyler bir yazılı metne bağlanır ve zamanla yerine getirilir” diyor.

Öcalan, BDP’ye meclise dönmelerini söylerken bunu hükümetle bir yazılı metne dayandırmalarını önermiş ve hemen olmasa da en azından gelecekte sorunların çözüleceğine ilişkin metinde belirtilmesini talep etmiş. Ama nasıl ki devlet, Öcalan ile görüşmeleri yine Öcalan’ın tabiriyle “protokoller kamuoyunda yanlış anlaşıldığı gibi bizim ve devlet tarafından karşılıklı imzalanmış bir şey değildir” diyerek devlet resmi bağlayıcılığı olan metne imza koymuyorsa, AKP hükümeti de devlet adına BDP ile resmi bağlayıcılığı olan bir mutabakat metnine imza koymayacak.

CHP’nin yemin etmek için “AKP ile mutabakat imzaladım” söylemi bir avuntudur ki AKP’nin hali hazırda BDP ile böyle görüntüyü kurtarma arayışı bile olmayacaktır. Öcalan’ın 8 Temmuz görüşme notlarının ardından BDP cephesinden bağlantılı iki gelişme dikkat çekiyor: Hem özerklik ilanının geri çekildiği en azından söylemin yumuşatıldığı hem de BDP’nin Meclise KCK tutukluları olmadan döneceği görülüyor.

3 – Daha öncede belirtmiştim, TC’nin bugün esas korkusu; halen bir “iç sorunumuz” dediği Kürt meselesinde dış güçlerin bir taraf haline gelmeleriyle sorunun uluslar arası boyut kazanmasıdır ki bu şimdilik en somut Suriye üzerinden yaşanıyor. Türk devletinin önce NATO’nun Libya’ya müdahalesine “hayır” deyip hemen ardından çark ederek müdahalenin en aktif uygulayıcıları arasında yer alması tam da bu korkudan hareketledir.

Batı’nın Suriye’ye müdahalesini öncelikle engellemek istiyor bunu başaramaması durumunda ise ikinci seçeneğe hazırlık yapıyor. Şayet müdahale güncelleşirse o zamanda en önde tüm gücüyle sınırdan (Kürtlerin yaşadığı coğrafyadan) Suriye’ye askeri müdahale etmeye hazırlık yapan ülke Türkiye’dir. Neden aynıdır: birincisi Kürtlerin Suriye’de bir siyasi statü kazanmalarını, ikincisi Kürt meselesinin uluslar arası bir boyut kazanmasını engellemek!

Kürt/Kürdistan sorunu Kuzey’de siyasi statü olmadan, kültürel haklarla vb. sınırlı olarak çözümlenemez. Ancak TC devlet ve AKP hükümeti halen Kürt sorununda statüye dayalı çözümün çok uzağında bireysel kültürel haklarla sınırlı bir yönelimde ısrar etmektedir. TC devleti; “Kürtler özerklik, federasyon benzeri siyasi statü kazanırsa bu beraberinde Laz, Arap, Çerkes gibi halkları da hareketlendirebilir. Herkes kendi ulusal kimliğine dönerse ‘ne mutlu Türküm diyene” düsturu çöker ve Türklük adına geriye kim kalır” korkusuyla siyasal statüye yönelik her adıma karşı tutum alıyor.

TC, uluslar arası güçlerin taraf olması bir yana kendisi bile resmiyette taraf olduğu algılamasına yol açabilecek hiçbir adımı atmadığı son Öcalan açıklamalarından da anlaşılıyor. Öcalan: “protokoller kamuoyunda yanlış anlaşıldığı gibi bizim ve devlet tarafından karşılıklı imzalanmış bir şey değildir” diyerek devletle varılan anlaşmanın resmi bağlayıcılığının olmadığını belirtme ihtiyacını duyuyor.

KCK ve Öcalan daha önce “15 Temmuz’a kadar adım atılmazsa devrimci halk savaşı gelişir”, savaş tırmanır mesajını veriyorlardı. Fakat Öcalan 08 Temmuz 2011’deki son görüşme notlarında devletle yapılan görüşmelerden hareketle; “Barış Konseyinde anlaştık… Artık benim için 15 Temmuz'un bir hükmü ve bir anlamı kalmamıştır. Zaten şu an devrimci halk savaşını durdurmuş bulunmaktayız.
Ulusal konferansın yapacağı üçüncü ve en önemli şeylerden biri de silahlı güçlerin koordinesidir. Barzani'nin silahlı güçleri veya Irak Kürt federasyonu silahlı birlikleri ve diğer silahlı güçlerin koordinesi sağlanmalıdır. KCK'nın temsilcisi de ulusal konferansta yer almalıdır” diyor. Bu önerilerle iki önemli yönelimin işaretlerini veriyor. Şöyle ki:

İlki Güney’de yapılacak Kürtler arası Ulusal Konferansa “Kürtlerin silahlı güçlerinin koordinasyonu sağlamalıdır” önerisidir. Bundan anlaşılan, PKK’nin silahlı güçlerinin Güney Kürdistan silahlı güçlerine katılma çağrı ve yönelimidir. Diğeri ise, birincisiyle bağlantılı olarak Kuzey’de savaş seçeneğinin devre dışı bırakılma yönelimidir.

“Demokratik anayasal çözüm” söylemi son aylarda devlet ve hükümetin yanı sıra BDP’nin de söylemi haline geldi ama herkes bu söylemden farklı şey anlıyor ve öneriyor. Devlet ve AKP hükümeti bu söylemini Kürt sorununa uyguladığında bireysel, kültürel hakları en ilerisi AB yerel yönetimler şartını anlıyor ki bunu da hemen şimdi değil ilerde düşünüyor. BDP ve KCK Demokratik Özerklik diyor. Burada hem sahici bir anlaşmanın çıkması zor hem de az çok belirli bir siyasal statüyü içermezse, bu saatten sonra Kürt halkınca kabul görmesi mümkün değil.

Sonuç olarak; belki devletin “Kürt yazı korkusu” bu yaz için karşılığı olmayacak ama yakın vadede Kürt ulusal özgürlük merkezli çelişki ve çatışmaların derinleşmesi kaçınılmazdır. Kısacası Kürt ulusal özgürlük merkezli olarak yakın vadede sürecin yumuşamasını beklemek yanıltıcı olacaktır.

canbegyekbun@hotmail.com

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006