Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 30
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
ÖSP


Bilgilendirme


Links

Nasıl bir anayasa?/Ferhat BARAN
Ferhat BARAN

NEWROZ

Türkiye şartlarında ‘demokratik’ diyebileceğmiz bir anayasanın en temel göstergesi, ‘ulusların kendi kaderini tayin hakkı’nı kabul etmesinden geçer.

 

Hükümet programı okunduktan sonra artık yeni bir anayasanın niteliği konusunda daha somut şeyler söyleyebiliriz. Başbakanın konuşması ve deklare edilen program gelecekte neler olabileceğinin ya da nelerle ve nasıl karşı karşıya geleceğimizin güçlü işaretlerini vermektedir. Elbette ki dile getirilenlerin hepsi gerçekleşmeyebilir ya da toplumsal gelişmenin bundan sonraki ‘devinimine’ bağlı olarak beklenmedik düşünceler gelip gündemin kendisi olabilir ve ortaya çıkacak olan anayasa, Başbakanın kendisinin de karşı çıkabileceği bir metin halini alabilir. Fakat mevcut durumda ve mevcut güç ilişkileri çerçevesinde söylenebilecekleri şu şekilde özetleyebiliriz:

Ortak görüşler

Evvela ‘ortak payda’lardan sözedelim. Yeni bir anayasanın yapımı herkes açısından ortak bir görüşü ifade ediyor. Bütün partiler, seçimler öncesinde, her ne kadar içeriği konusunda görüş beyan etmiş olmasalar da yeni bir anayasanın yapılması gerektiği konusunda anlaşmış görünüyorlardı. Sözkonusu anayasaya dokunulması konusunda oldukça kıskanç davranan MHP dahi ‘bir değişiklik ihtiyacı hasıl olmuştur’ noktasına gelmiş durumda. Bu anayasa, artık toplumsal ihtiyaçlara cevap veremiyor. Bu da bir başka ortak görüş ama herkesin aynı şeyi kastettiği oldukça şüpheli. Kimisi özgürlüklerin arttırılması yönünde sonuç çıkarıyor bu tümceden kimisi ise kısıtlanması yönünde...

Hükümet programını okurken Başbakan, bu doğrultudaki ortak paydaları yeniden hatırlattı ve meclisin bu konuyu ivedilikle çözmesi gerektiğini söyledi. “Çözüm yeri meclistir’. Meclisin, toplumun genelini yansıtan bir bileşime sahip olduğunu herkes söylese de öyle olmadığı bilinen bir gerçektir. Bunun yanısıra bir başka ortak görüş ise yapılacak olan anayasanın, en geniş uzlaşmayla yapılması gerektiğidir. En zıt kutuplar dahi, birbirini dışlamıyor; seçim sürecinde BDP ile MHP bu konuda ilginç örnek davranışlar sundular. Bunu ‘tarihsel ortalama görüş’ün oluşmasında ilginç bir veri olarak kaydetmek gerekiyor. Fakat bu “en geniş uzlaşma” tümcesinin aynı zamanda, “dar anlamda bir kesimi” dışlayacağı da unutulmamalıdır. Her anayasada olduğu gibi yapılacak olan anayasa da, mutlak ‘ortak çıkarlar’a yaslanmayacak zaten bu mümkün de değildir; birileri kurban edilecek ama bu kurban edilecekler, ‘toplumsal ortak görüş’ün kurbanı olduğu için kimse tarafından umursanmayacak. Bir tür ‘ortak cinayet’ işlenecek ve bunda ‘suç ortağı’ olan ‘en geniş uzlaşma’ cephesi kimsenin ruhu duymadan maktülü gömecek. Kim olacak bu maktül?

Kararı kim verecek?

Başbakan, bu anayasanın ‘nasıl bir anayasa olacağı’na milletimiz karar verecek diyor ama bundan bizim anladığımız ya da pratik olarak anlaşıması gereken, ‘milleti temsil eden meclis ve o meclis içinde de çoğunluk olan AKP grubu ne isterse o olur’. Şunu bilmeliyiz ki dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de anayasaları niyetler değil, toplumsal ve siyasal güç odakları yapmıştır. Belli bir zümrenin eğemenliği altında tek taraflı eğemenlik koşullarında oluşturulan anayasalar olduğu gibi iç kavgalar neticesinde yorulmuş toplumsal sınıfların uzlaşmasına dayalı anayasalar da vardır. Bu anayasaların özünü ve biçimi belirleyen, meydana geldikleri koşullardır. Her hangi bir gücün ya da partinin öznel niyetlerine göre şekillenen hiçbir anayasa yoktur. Sovyet Anayasası’nın niteliğini belirleyen 1917 Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren ve onu yerleştiren güçlerin dünya görüşü olmuştur. Mussolini, TCK’nın esinlendiği bütün bir faşist İtalya’nın uymakla yükümlü anayasasını yapmıştır. Aynı şekilde Hitler, egemen olmak için esas aldığı anayasayı iktidar olduktan sonra ilk elden değiştirmiştir. Her bir anayasa, doğduğu somut şartlar içinde egemen güçlerin çıkarları çerçevesinde şekillenmiştir. Ne kadar çok taraf ve “güç dengesi” var ise anayasa o ölçüde ‘demokratik’ olmuştur; bundan yoksun koşullarda yapılan anayasalar ise daha çok ve esas olarak hakim gücün rengini taşımıştır. Eğer bir ‘kaza’ olup da anayasanın yapımı kadük kalmaz ise, ‘millet iradesi’ olarak AKP, bu anayasaya ‘dünya görüşü ve sınıfsal çıkarları’ itibariyle rengini verecektir.

Güç dengesi

CHP’liler sık sık vurgularlar; kurucu irade! Yani cumhuriyetin kuruluşunda başat rol oynayan güçler... ‘Kurucu irade’ olarak tanımlanan bu güçler, TC anayasasının oluşmasında belirleyici rol oynamıştır. 1924 Anayasası, kurucu iradenin insiyatifinde ama o zamanın koşullarında farklı kesimleri dikkate alarak oluşturulmuştur. Şimdi ‘özerklik’in M. Kemal’e mal edilerek savunulması burdan kaynaklanır. Oysa M. Kemal ve cumhuriyetin kurucu iradesi, ilk başlarda, Kürtlerin hala diri ve kendi hakları konusunda iddiacı oldukları koşullarda bunu dikkate aldılar. Fakat 1925’ten sonra giderek farklı bir zihniyet gündeme girdi ve tanığı olduğumuz, ultra biçimini yaşadığımız, daha dün Başbakan’ın meclis kürsüsünden evvela Bahçeli’ye, ardından da Kılıçdaroğluna bakarak ‘tek tek’ sıraladığı unsurlardan müteşekkil ‘kurucu irade’ zihniyeti gündeme damgasını vurdu. Cumhuriyetin ‘kurucu irade’lerinden biri olan Kürtlerin iddiasını gündemden düşürdü, onları sindirdi, artık kendi haklarından sözetmek bir yana, kendi varlığını telafuz etmekten korkar hale getirdi. Kürt realitesinin yok edilmesinden sonradır ki ‘kurucu irade’ egemen güç olarak örgütlendi ve kendi çıkarlarını ifade eden bir anayasa yaptı.

Durum değişmiş görünüyor; yeniden ‘kurucu irade’nin kim olacağı tartışılıyor ve doğal olarak verili koşullarda “güç” olan herkes ya da “kendisini ifade edebilecek kadar devlet olan” ya da “en azından devletin egemenlik alanını daraltacak kadar örgütlü savaşçı bir güce sahip olan” herkesin içinde olacağı bir ‘kurucu irade’ tespit edilmeye çalışılıyor.

Mevcut koşullarda yeniden kuruluş yıllarına gidilmesinin sebebi de o zaman yok edilen Kürt kurucu iradesinin adeta ‘hortlaması’ ve yeniden güç ilişkileri içindeki yerini almasıdır. Bu anayasa ihtiyacı, cumhuriyetin yok saydığı, bir zamanlar yok olduğuna inanılan ama şimdi yeniden var olan ya da klasik tabirle kendi küllerinden yeniden doğan “Osmanlı sonrası cumhuriyet öncesi güçlerin”, Kürtlerin, Alevilerin, olduğu kadarıyla diğer etnik azınlıkların, ‘geleneksel’ İslami camianın ortaya çıkmasının sonucudur. Anayasa, bu kesimlerin rengini taşımazsa, yeni bir anayasa olmayacak. Ama bu kesimlerin, yeni anayasadaki renklerinin tonları ancak, güçleri oranında olacak.

Eski zihniyet yeni anayasa...

Nasıl bir anayasa? Başbakan da bu soruyu soruyor ama onun cevabı belli. Kimisine göre, mevcut sorunları ve gerçekleri gözardı etmeden, bütün toplumu kucaklayan, demokratik, insan haklarına saygılı bir anayasa yapılması gerekiyor. Bu genel doğrulardan hareketle hemen herkes, ‘demokrasi’ ve ‘eşitlik’ kavramlarının bolca kullanıldığı bir anayasanın oluşması için içinden geçen temenni ve dileklerini söylüyor.

Gönül isterdi ki yapılacak olan anayasa, herkesi memnun edecek içerikte bir anayasa olsun ve hiç kimse, anayasanın ‘şu’ veya ‘bu’ maddesi gereği acılara gark olmasın. Bu iyi niyetli istem, genel bir ortak duyguyu ifade etse de pratiğe gelince hiç kimse gerçekleşebileceği konusunda güçlü bir inanç taşımaz. ‘Biz ne kadar iyi bir anayasa istersek isteyelim, ama gerçekleşmesi mümkün değildir, bırakmazlar!’

Hem iyi bir anayasa istemek ve hem de bunun gerçekleşmeyeceğini söylemek, ‘ortalama toplumsal görüş’ dediğimiz olgunun sadece bir görüş olmaktan ibaret olmadığını gösteriyor. O ‘ortalama toplumsal görüş’, en az bir kıta asker kadar gerçek ve caydırıcıdır. Bundan dolayıdır ki kitleler, iyi bir anayasa istemekle beraber, onun gerçekleşmesi için mücadele etmeyi göze alamazlar.

Bunda bütünüyle haksız da sayılmazlar. Mesela şu tespitlere bakalım: ‘... bu anayasanın dışlayıcı değil kapsayıcı, ötekileştirici değil kucaklayıcı, ayrıştırıcı değil bütünleştirici, baskıcı değil özgürleştirici bir anayasa olması gerektiğine inanıyoruz.”

Bunlar Başbakan’ın sözleri. Bir başına ele alındığı zaman itiraz gerektirmeyecek kavramlar eşliğinde dile getirilen fikirlerin pratikteki yansımasına bakıldığında ciddi problemler yaşayacağımız kesindir.

Şöyle okursak sorun anlaşılır: ‘Bu anayasa kapsayıcı, kucaklayıcı, bütünleştirici, bir anayasa’ olmalıdır. Bu kavramların karşıtlarının ne olduğu belli. Oysa bize, mevcut toplumu, olduğu gibi gören, her aykırılığı meşru sayan bir anayasa lazım. Yani farklı olanı aynılaştırmak isteyen bir anayasa değil, farklı olanı farklı kabul eden bir anayasa... Mesela şöyle olmamalı: Bizim dünya görüşümüz farklı olabilir ama sorun vatan ise diğer her şey teferruattır. Bu cümle bir ‘haklılığa’ dayansa da özgürlüğün de sınırlarını belirliyor. Dahası, sorun özgürlüğün de sınırlarını aşarak, vatan denilen şeyin hangi düşünce üzerinden kabul edilmiş ise, diğerinin yok sayılmasını da gerektiriyor. Yeni anayasada bu türden aslında ötekileştirici olan birleştirici kavram ve anlayışlar olmamalıdır. Bunun yerine farklılıkları meşru görmeli, onları birleştirmeyi hayatın kendisine barıkmalıdır. Yeter ki birleşmenin önünde herhangi bir engel olmasın. Ama biliyoruz ki birleşmenin ya da zaman içinde ‘aynılaşma’nın önlenmesi için yapılması gereken tek şey, birlik yapmayı görev edinmektir. Nerde bir görev var ise orda bir başka görev oluşur ve birinciyi geçersiz kılmak için ne gerekiyorsa yapar.

Ortak değerler

Dahası var: ‘... milli birliğimizi ve ortak değerlerimizi koruyan; toplumsal çeşitliliği bir zenginlik olarak kabul eden; tek sesliliği değil çoğulculuğu öne çıkaran ve demokratik hukuk devletinin tüm unsurlarını içeren bir metin olmasını savunuyoruz.”

Eğer şu ‘milli birlik’ hasleti hala anayasanın bir hükmü olarak belirtilecekse, kendi adıma ben şimdiden bunu reddeder, anayasanın yeniden yazılması için de çalışmaya başlarım. Benim gibi düşünen herkes bunun karşısında olacaktır. Anayasa, kendi vatandaşlarını belli bir kimlik içine hapsetmekle yükümlü olmamalı, ama her bir kimliği güvence altına almalı. Bir milli kimlik bir başka milli kimliğin ilgası anlamına gelebilir ve bu da daha başından ortadan kaldırılması gereken bir anayasa yapılmasını ortaya koymuş olur.

Ayrıca, ‘ortak değerler’ dediğimiz şeylerde ortaklık olmaz; burda insani değerlerden sözedebiliriz ama bunlar sadece bize özgü değil, bütün insanlığın ortak değerleridir. ‘Yaratılanı severiz yaradandan ötürü’ değil, herhangi bir etmene veya koşula bağlı olmadan, kendimizden hareketle, ‘varolanı’ sevmeliyiz.

Eğer bizim ortak değerlerimiz dersek, kendimizi insanlığın ortak değerlerinin dışında bir yerlere koymuş oluruz ya da içimizden bizimle aynı değerleri paylaşmayan insanları başka bir alana itmiş olabiliriz. Bu değerlerin koruyucusu bir anayasa olmamalıdır. Bayrağını seven de olur ama yakan da olabilmelidir. Özgürlük, birilerinin korktuğu gibi yıkıcı faaliyetlerin ortaya çıkmasını değil, onlar yapılmadan önce, yapılıp yapılmaması gerektiği konusunda insanı sağlıklı bir düşünmeyle karar vermeye sevkeden fırsattır. Ama yasak, insanın elinden bu imkanı alır ve direkt olarak saldırganlığa teksif eder. Bu kadar yaşanmışlıktan sonra Kürt ya da Alevi ya da Zaza dememek için Türk, Laz, Çerkes Arap demeyi de bırakacaksak bu sağlıklı bir dönüşüm olmaz. Bu kez de şimdiye kadar kendisini Türk bilen kuşaklar öyle olmadıklarını anladıklarında nasıl sıkıntıya giriyorlarsa, gelecekte, aidiyetini bilmek için ciddi bir sıkıntıyı göze alması gereken kuşaklar yaratmış oluruz. Bu kavramlar kulağa hoş gelebilir fakat bir anayasa maddesi olarak karşımıza çıktıklarında bu hoşluklarının kalmayacağını bilmek durumundayız.

Dünyadan kendimize bakalım

Bir adım daha ilerleyelim: “Ayrıca, anayasanın temel haklar kısmı düzenlenirken BM İnsan Hakları Bildirgesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi taraf olduğumuz uluslararası insan hakları belgeleri de esas alınmalıdır.”

İşte, sorun da burdan çıkıyor. Ya dünyadan kendimize bakacağız ve buna göre bir anayasa metni yazacağız ki bu da milli, bize ait ortak değerler gibi kavramları gereksiz kılıyor ya da kendimizden hareketle bir anayasa yapacağız ki bu da yukarıda ‘esas alalım’ dediğimiz her şeyi bir çırpıda yok sayıyor. Bir nesirde, evvela olumluluklardan sözedip ama deyip yadsımak gibi bir şey... İç tutarlılık ve sağlam bir hareket noktası olmadan sağlam ve kapsayıcı bir anayasa yapılamaz. Bunu bilmek durumundayız.

Mesela şunları söylerseniz, bir ‘ama’ demiş olursunuz ki o halde bu anayasayı değiştirirsek başımıza ne gelir diye bir kaygının içine girmiş oluruz.

“Bizler ortak bir tarihi ve medeniyeti paylaşan, ortak geleceğimiz birlikte inşa eden tek bir milletiz. Geçmişte tüm insanlığa örnek olacak birlikte yaşama tecrübesi göstermiş bir ecdadın mirasçılarıyız. Ortak değerlerimizi hiçbir şekilde göz ardı etmeden, farklılıklarımızı zenginlik olarak görmek ve çatışma konusu olmaktan çıkarmak hepimizin müşterek sorumluluğu.”

Oysa bu belirlemelerin kendisi, içinde bulunduğumuz boğazlaşmanın sebebidir. Ortak bir tarih olsa olsa kavgalırımızın tarihidir. Farklılıklarımız zenginlik olmasa da ‘meşru’durlar ve öyle kabul edildikleri zaman asıl kavga sebebi olmaktan çıkarlar. Bizim müşterek sorumluluğumuz, birbirimizin özgürlüğü için çalışmaktır. Birbirimizi değiştirmek değil, merak edip birbirimiz gibi olmaya çalışmaktır. Ama sen neden benim gibi olmuyorsun diye de kavga etmek değildir.

Bu da sorunlu bir yaklaşımdır: “Her kimliğin kendisini rahatça ifade edebildiği ve geliştirdiği bir ortamda, ayrıştırıcı kimlik siyaseti yapmadan, kimliklere saygı duyan birlikteliği esas alıyoruz.”

“Bir ağaç gibi hür ve bir orman gibi kardeşçesine...” Her birimizin kendi kökleri üzerinde, selvi, çam, meşe, gürgen ağacı olarak yaşadığı, yaşlandığı ve kuruyup kendi köklerimiz yeşersin diye toprağa karıştığımız bir farklı canlı olarak yaşamalıyız.

“Asimilasyon politikalarını tamamen bitirme yönünde adımlar attık. Bunları devam ettirmeye kararlıyız. Hiçbir insanımızın kendisinin dışlanmış veya ikinci sınıf hissetmediği, kapsayıcı ve evrensel değerlere dayalı bir vatandaşlık anlayışı içerisinde birliğinizi ve bütünlüğümüzü pekiştiriyoruz.” Bir yandan bunu söylemek elbette ki olumlu; iyi tarafından bakarak diyebiliriz ki, gelecekte atılması gereken adımların atılması şartıyla yapılacak olan olumlu her şey desteği hak eder fakat diğer yandan şunu söylemek ne kadar tutarlı: “Tek bayrak, tek millet, tek vatan, tek devlet...”

Hükümetin düşündüğü bu anayasa kapsamı, ne yazık ki onu isteyenleri de tatmin edecek bir noktadadır. Daha fazlasını isteyen yok anlamında değil bu tespit, mevcut koşullarda ancak bu kadar bir değişikilk olabileceğini savunanlar var. Bu genel bir görüş. Bunun değişmesi, mevcut güçlerin siyasal amaçlarının değişmesine bağlıdır. Fakat daha ileri bir talep oluşmadıkça, sadece talep düzeyinde değil, toplumsal bir güç olarak siyasal bir talep mevcut gündemin orta yerine düşmedikçe, halihazırdaki fikirler değişmez ve yapılması düşünülen anayasanın kapsamı genişlemez ya da daha demokratik bir anayasanın yapılması mümkün olmaz. Türkiye şartlarında ‘demokratik’ diyebileceğmiz bir anayasanın en temel göstergesi, ‘ulusların kendi kaderini tayin hakkı’nı kabul etmesinden geçer. Bunu rahat bir şekilde dile getirmeyen bir anayasa hiçbir zaman ‘özgürce yaşanacak bir vatan’ı tarif etmez.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006